Ana Sayfa Bilim Gündemi Çin neden savaşmıyor?

Çin neden savaşmıyor?

463

Ender Helvacıoğlu

Bu soru belki de yanlış bir sorudur; anlamaya çalışalım. Birkaç ay önce katıldığım bir sempozyumda sunuş yapan Çinli biliminsanına sorular yöneltmiştim. Bazı sorularımı geçiştirmesine karşın ikisine çok net yanıtlar vermişti: 1) Kültür Devrimi konusunda ne düşünüyorsunuz? “Yanlıştı”. 2) ABD’nin kışkırtmaları artarsa ne yapacaksınız? “Savaşmayacağız”.

Çin’i anlamak, Batılılar (bu terimi geniş anlamıyla, üç semavi dinin etkilediği bugünkü coğrafya için kullanıyorum; yani Avrupa, Rusya, Müslüman dünya, Kuzey ve Güney Amerika) için kolay değil. Farklı bir uygarlık tarzından, tarihten ve kültürden söz ediyoruz.

Öncelikle Çin ölçütlerini kavramamız gerekir. Biz Çin’den herhangi bir ülkeymiş gibi söz ediyoruz, ama öyle değil. Çin 1,5 milyar nüfuslu bir ülke. Bir karşılaştırma yapmak için şu rakamları verelim: Rusya’nın Avrupa kısmı dahil Avrupa’nın nüfusu 750 milyon. ABD’nin nüfusu 335 milyon. Afrika’nın nüfusu 1,216 milyar. Yani Çin, Afrika’nın tümünden daha fazla, Avrupa’nın iki, ABD’nin neredeyse beş katı nüfusa sahip.

28 yıl önce parti heyeti olarak ÇHC Sanayi Bakanıyla yaptığımız görüşmede, bize 25 yıl içinde İspanya, 50 yıl içinde de ABD düzeyine ulaşmayı hedeflediklerini söylemişti. İspanya düzeyine söylediklerinden daha erken bir tarihte ulaştılar. Bunun ne demek olduğunu yukarıdaki ölçüleri dikkate alarak kavramak gerek. Tüm Afrika + (biz de dahil) Ortadoğu’nun 25 yıl içinde İspanya gibi olması! Çin toplumunun yaşadığı değişimin boyutunu ve bu değişimin dünya modernite süreci içindeki yerini herhalde bu karşılaştırmalı örnek anlatabilmiştir. Böyle giderse 25 yıl sonrası ise en başta ABD’nin kâbusudur.

Vurgulanması gereken ikinci nokta, Batı (“Batı” kavramını yine yukardaki kapsamı ile ele alıyorum) tarihi içinde geliştirilmiş kavram setlerinin, normların ve genel yaklaşımların Çin kültürünü ve uygarlık tarzını anlamakta yetersiz kalacağının baştan bilinmesidir. Yani Çin’i kendi alışageldiğimiz kavram setleriyle anlayamayız; dışardan değil içerden anlamaya çalışmalıyız. Savaş, barış, doğa, din, tanrı, zaman, hile, intikam, namus, ahlak, hatta seks (“Taocu Sevişme ve Seks” adlı kitabı öneririm) vb. kavramların içeriği Çin’de, bizde olduğundan çok farklıdır.

Elbette her toplum gibi Çin’in tarihi de yıkılıp kurulan hanedanlıklarla, iç savaşlarla ve savaşlarla doludur. Yani Çinliler de savaşmayı bilir ve tarihte çok güçlü ordular kurmuşlardır. Öyle ki, antik dönemden bu yana çok önemli savaş kuramcıları çıkarmışlardır. Eski Çin’de askerlik üzerine 4000’den fazla çalışma yapılmış olduğu söylenir. En ünlüleri herkesin “Savaş Sanatı” kitabıyla tanıdığı Sun Tzu’dur (MÖ 4. yüzyıl). Sun Tzu’nun şu sözü Çinlilerin savaş meselesine bakışlarının özeti gibidir: “Mükemmellik her muharebeyi kazanmakta değil düşmanı savaşmadan yenmekte yatar.” Alman sinolog (sinoloji: Çin uygarlığını, dili, kültürü, dünü ve bugünüyle araştıran bilim dalı) Harro von Senger de 36 strategemi tek tek incelediği “Strategemler: Savaş Hileleri” adlı ünlü eserinde aynı noktayı vurgular. Senger, Çin savaş kültüründe, en değersiz olanın savaşarak kazanmak, ondan daha değerli olanın diplomasi yoluyla kazanmak, en değerlisinin ise strategem yoluyla kazanmak olduğunu söyler. Kısacası Çinliler, savaşı savaşmadan kazanmaya büyük değer biçerler. “Strategem” sözcüğünü ancak “savaş hilesi” biçiminde çevirebilmişiz. Ama bu sözcük bildiğimiz savaş taktiklerinden çok daha derin ve kapsamlı anlamlar içerir. Kaldı ki “Çinliler açısından hilenin göstergesi, çok eskiden beri, ‘aldatma’ ve ‘yalan-dolan’ değil, tersine ‘olağandışılık’tır” (HV Senger, kitabın 2. cildinin sunuşundan). Taoculuğun kurucusu Lao Tse (MÖ 6. yüzyıl) da “Tao Te Ching” adlı eserinde şöyle yazar: “Uğursuz araçtır silah / yakışmaz eline kutlu kişinin / ancak başka çare yoksa kullanır onu / huzur ve barıştır en yüce ona / zafer kazanınca sevinmez / kim sevinirse buna / cinayetine sevinir demektir / cinayetine sevinen kimse / hedefe erişemez yeryüzünde / … / savaşta zafer kazanan taraf / ölü evi gibi davranmalıdır”. (Lao Tse, Tao Te Ching, Türkçesi ve yorumu: Ömer Turgan, Yol Yayınları, Kasım 1994, s.49)

Daha pek çok örnek verilebilir. Ama Çin kültüründe savaş, hile gibi kavramlara nasıl bakıldığını göstermek için bunlar yeterli. Elbette çok barışçıl veya bazılarının sandığı gibi “pısırık” ve “entrikacı” olduklarından değil. Kendi aralarında çok acımasız iç savaşlar yaşamışlardır, dış saldırılara karşı savunmada da maharetlidirler, ama Çin hanedanları fetihçi ve sömürgeci olmamışlardır. Hatta bu tür eğilimlere sahip kesimleri (örneğin tüccarları) sürekli budamışlardır. Bunun nedeni zaten büyük zenginliklere sahip yerleşik kadim bir uygarlığı korumayı gözetmeleri olabilir. Etki alanlarını genişletmeyi savaş gücüyle değil, merkezi uygarlıklarının gücüyle sağlama yolunu seçmişlerdir hep. 15. yüzyılın ilk yarısında (yani Avrupa’da kapitalizmin şafağında) Avrupa’ya oranla çok daha güçlü olmalarına karşın, deyim yerindeyse sömürgeciliği ve kapitalizmi reddetmişlerdir. Ming Hanedanlığının ünlü amirali Zheng He, yüzlerce büyük gemi ve tüccarlar-bilimciler dahil binlerce kişilik mürettebattan oluşan filosuyla güney denizlerinde, Pasifik’in bir bölümünde, Hint Okyanusu’nda, Doğu Afrika kıyılarında, Arap/İslam dünyasının yanı başında büyük bir ihtişamla seyrederken, birdenbire bütün bu seferler durduruluyor, büyük boyutlu gemi yapımı yasaklanıyor, dış ticaret en aza indiriliyor. Çin, içine kapanıp yayılmayı reddederken, ortalık yarı-korsan diyebileceğimiz ve gemileri Çin’inkilerin yanında komik kalan, mürettebatları (zaten ölecekler, bari böyle ölsünler diyerek) idam mahkûmlarından oluşan Kolomb, Gama, Macellan gibi maceracılara kalıyor. Çünkü Çin zaten dünyanın ve zenginliklerin merkezidir, mesele bu konumu korumaktır. Yüksek özgüvene sahip, kendine yeterli, yerleşik, korumacı bir feodal imparatorluğun tutumudur bu. Ama “geri” ve “aç” Avrupalılar giderek dünyanın hâkimi olacaklardır.

Neyse, fazla uzatmayalım, Çin kültürünün savaş ve hâkimiyet meselesine geleneksel bakışı budur: Savaşmadan kazanmak, kendini sağlama almak, yüksek caydırıcılık niteliği kazanmak, savaşmadan yayılmak, egemenlik hedefini sabırla zamana yaymak…

Baştaki soruya dönelim: Çin neden savaşmıyor? Savaşmadığını sanıyoruz belki; çünkü biz savaşmaktan ülkeleri işgal etmeyi, halkların üzerine bomba yağdırmayı, oraya buraya füze yollamayı anlıyoruz. Bunlar Batılı paradigmalar; Çin’inkiler farklı. Aslına bakarsanız Çin çatır çatır savaşıyor; ama kendi yöntemiyle, kendi araçlarıyla. Batı’yı ve ABD’yi korkutan da bu. Çin’i ısrarla satranç tahtasına çekmeye çalışıyorlar, ama Çin ısrarla Go oynuyor; Batılıların pek bilmediği bir oyun. İki oyunu da iyi bilen biri şöyle demiş: “Satrançta yenmek için öldürmek gerek, Go’da yaşamak için inşa etmek gerek.”

Yazımızı Lao Tse’nın bilgece sözleriyle bitirelim:

Kapatmakta usta kişi kilit asmaz
Ama kimse açamaz.
Bağlamakta usta kişi sicim kullanmaz
Ama kimse çözemez.

Sanırım dünya, kapatmanın ve bağlamanın bu gizemli yöntemini öğrenmek zorunda kalacak.

NOT 1) Yazımızda esas olarak savaş, hile, egemenlik kavramları üzerinde durduk, ama Çin kültür paradigmasının insan-doğa ilişkisine, yaratıcı kavramına, sekülerliğe, zaman kavramına bakıştaki farkları da çok önemli. Başka yazılarda incelemeye çalışırız.

NOT 2) Kültür Devrimi meselesini de ayrı bir yazıda tartışmak istiyorum. Yazının başında sözünü ettiğim Çinli bilimcinin kesin reddini tartışamamak doğrusu bana dert oldu. Uzun Çin uygarlık tarihi boyunca Taocularla Konfüçyüsçüler arasında bir mücadele var. Tüm devrimci atılımların (çürümüş/yozlaşmış hanedanlıkların isyanlarla devrilmesi, dış işgallere karşı direniş vb.) ardında Taocuları görüyoruz. Düzeni tesis etmek gerektiğinde ise Konfüçyüsçüler öne çıkıyor. Yakın tarihteki Mao-Deng çelişmesinde de aynı durum söz konusu. Uygarlık tarihi boyunca kurtuluşçularla ilerlemeciler arasındaki kadim mücadelenin bir cephesidir Kültür Devrimi. Devrimlerde yaşanan aşırılıkların nedenleri meselesi güzel bir yazı konusu olacaktır. “Üç Cisim Problemi” adlı dizinin çarpıcı girişinde, Kültür Devrimi sırasında bir profesörün karşı-devrimcilikle suçlanıp öğrencileri tarafından öldürülüşü gösteriliyordu. Bu yöntemle her devrim rahatlıkla karalanabilir. Bilimsel devrimin simgelerinden ünlü kimyacı Lavoisier’nin “devrim karşıtı aristokrasiyle ilişkisi” suçlamasıyla 1794’te “Cumhuriyet’in bilginlere ihtiyacı yoktur” diyen devrim mahkemesi hâkimi tarafından giyotine gönderilmesi de Fransız Devrimini karalamanın güzel bir yolu olurdu (oluyor zaten). Neyse, korsan yazı yazmayalım.

Önceki İçerikSeçim sadece seçim değildir
Sonraki İçerikRet bilincinin ötesi