Ana Sayfa 242. Sayı Elem ikizi

Elem ikizi

47

Anıl Ceren Altunkanat

“Başkalarının hayatlarıyla arama koyduğum mesafe, aslında kendimle arama koyduğum mesafe olmuştur her zaman. O başka hayatlara yaklaştıkça, kendime de yaklaşırım sanki. Bunu da istemem. Arada kalan, kat etmem gereken topraklar, alacakaranlıktır çoğu kez.”

Bazen içimizde bir ikizin saklı olduğunu düşünüyorum. Yüreğe yerleşip yıldan yıla palazlanan, sözümüzü çalan bir ikiz. Kendisi büyüdükçe bizi ezen, sesimizi kullanarak bizi gafil avlayan biri. Olmak istediğimiz ama olamadığımız biri; belki de olmaktan en korktuğumuz kişi. Çocukluğumuzu, gençliğimizi avucuna alıp ezen, ezdikçe kendi geçmişini kuran bir ikiz. İnşa ettiği geçmişle bugünü karartan, geleceğimizden beslenip bizi de onu da tüketen ikiz.

Yaşadığımız her şey bozulup ikizin kendi hikâyesine dönüşüyor; en güzel anlar en derin pişmanlıkların tohumu oluyor. Kirleniyor umut, anılar çarpık aynalara düşüp biçimsizleşiyor. Tanınmaz hâle geliyor yaşam; sanki bütün çıkış yolları o aynalarda son buluyor. Bir süre sonra ikizle aradaki sınır bulanıklaşıyor. Kalpteki ur yaşamı ele geçiriyor. Gerisi genellikle suskunluk. Çünkü insan konuşanın kim olduğunu kestiremiyor.

“Sanırım konuşmak da bir alışkanlık. Vazgeçilebilir bir eylem. Yapmaya yapmaya hiç konuşmayan biri olabiliyorsunuz.”

Cahide Birgül Eflatun Koza’da bizi diğer kitaplarından da tanıdığımız o sıkışık odalara, kasvetli evlere, kanserli ailelere götürüyor. Yalnızlığın ve deliliğin kol kola gittiği o bilindik mekânı, o bilindik kıstırılmışlık hâlini bu kez eflatun yansımalarla yaratıyor. Ece ve Evrim’i koyuyor karşımıza; Zarife’nin donuk bakışlarıyla anlatıyor bir ailenin çöküşünü. Aslı’yla tanıyoruz hep dışında kalacağımız başkalarını.

“Ağzından çıkan her kelime geçmişime uzanan yola bir taş daha döşüyor. Adım adım yaklaşıyorum küçücük hâlime. Aslı’nınki ile benim çocukluğum beynimin orta yerinde ölümcül bir kavgaya girişiyor. Çok uzun sürmüyor ama kavga ve bana da ufak bedenimin cesedini taşımak düşüyor.”

Ece ve Evrim’in hikâyesi içimizde yaşayan ve bizi azar azar öldüren ikizin hikâyesi; kanımızdan beslenen, bizi zayıf düşüren, belki delirten o karanlık ikizin hikâyesi. Pişmanlıklarla yayılan, en güvenli kozalara sızıp bütün kelebekleri öldüren bir karanlık ve bu karanlıkla büyüyen, yerimize geçen o ikiz. Yaşanmamış her şeyi sindirip yaşanamaz hâle getiren, konuşmayı olanaksız hâle getiren elem ikizi.

“Düşündüklerini söyleyebilenlerden olmadım, o aşamaya hiç gelemedim. Aklımdan geçenleri eleme dönüştürebiliyorum ancak.”

Eflatun Koza, ana rahminde bile güvende olmayanları, rahimden hiç çıkamayanları anlatıyor; bu rahim bazen eşiğinden dışarı adım atamadığımız evlerimiz, bazen ağırlığında ezildiğimiz anılarımız. Çoklukla anne baba. Kalbi çürüten elem ikizi; geçmişi ele geçirip geleceği hapseden eflatun karanlık.

“Hakkı yendiğinde önce inancı tam olarak yüksek perdeden itiraz ediyor insan, bakıyor ki bir şey değişmiyor, sonra içinden söylenmeye başlıyor, ardından da sanki haksızlık onun başına gelmemiş gibi hepten sessiz kalıp uzaktan bakmayı öğreniyor olan bitene. ‘Uyum sağlamak’ diyorlar buna galiba…”

***

 “Güvenmek, karşıdakinin özgür olmasını istemektir, çünkü bu özgürlük, güven ilişkisine önem ve değer kazandırır.”

Çıtır Çıtır Felsefe serisinin son kitabı Güven ve İhanet, Azade Aslan çevirisiyle Günışığı Kitaplığı’ndan çıktı.

Güven şu hayatta attığımız ilk adımdır, bebek parmaklarımız güvenle uzanır dünyaya; güven duyabilmek için uzanır. Ama ihanet de bir o kadar kaçınılmazdır; er ya da geç yanar o bebek parmakları. Er ya da geç bir çelmeyle kesilir adımlar, güven canımızı yakan ihanete de kapı açar illaki.

“Güven, kapıları kocaman açılan bir dünya kurmaya yardımcı olur.” Dokunmaya, sevmeye, paylaşmaya alan açar; dahası insanın kendini var etmesine temel oluşturur. “İhanet, bariyerler koyar; dünyanın kapıları kapanır.” Genellikle de yüzümüze kapanır o kapılar; bir Osmanlı tokadı gibi iner suratımıza. İhanetin en kötü yanı da budur işte: En çok kendini suçlar insan; güven duyan kalbine lanet okur. Tövbe eder: Şu insanlara bir daha güvenirsem ne olayım.

Ama yeniden güveniriz çünkü ihanetten daha güçlü, daha yerleşiktir güven duygusu. Güven duymadan sakat kalırız; işte, o zaman elem ikizi ele geçirir kalbi. Güven olmadan yaşam havasız bir odaya, bir hücreye dönüşür.

“Güven ve ihanet meselesi tuhaftır: Tarihte ilk kez bir insan diğerine ihanet ettiğinde, bir daha hiç kimsenin birbirine güvenmemesi beklenirdi. Ama hayır, öyle olmadı.

Güven hâlâ hayatta.”

Güven ve İhanet verdiği örneklerle, güven ve ihanet gibi çetrefilli bir konuyu bile son derece anlaşılır hâle getiren, keyifle okunan bir kitap. Çevirisi titiz, akıcı. Çıtır çıtır.

Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.

Güven ve İhanet – Çıtır Çıtır Felsefe 34, Brigitte Labbe, Çev. Azade Aslan, Günışığı Kitaplığı, 2024, 40 s.

Eflatun Koza, Cahide Birgül, Kafka Kitap, 2022, 216 s.

Önceki İçerikDevlet ne kadar güçlü? Ya toplum?
Sonraki İçerikKitapçı rafı