Ana Sayfa Dergi Sayıları 61. Sayı Darwin’in dini

Darwin’in dini

Kapak Dosyası

3731

“Kişisel bir Tanrı’nın var olup olmadığı üzerine, yaşamımın geç dönemine kadar pek kafa yormamış olsam da, bugüne dek ulaştığım muğlak sonuçları sizinle paylaşayım. Doğanın tasarımı ile ilgili ve eskiden bana nihai görünen iddia, bugün doğal seleksiyonun keşfedilmesiyle birlikte çöküyor.” “En uçlara savrulduğum zamanlarda bile Tanrı’nın varlığını reddetmek anlamında Ateist olmadım. Sanırım, (yaşım ilerledikçe daha da artan biçimde), Agnostik’in durumumu tanımlamaya daha uygun bir sözcük olduğunu söyleyebilirim.”

 

Okuyacağınız makale Darwin’in oğlu tarafından hazırlanmış  “Autobiography of Charles Darwin” (Darwin’in Özyaşamöyküsü) adlı kitaptan alındı. Bu eser önümüzdeki günlerde Daktylos Yayınevi tarafından ilk kez Türkçe’de yayınlanacaktır.

 

 

Babam yayımlanmış eserlerinde din meselesi üzerine pek fazla şey söylemedi ve konu üzerine geride bıraktıklarını da yayımlanacakmış gözüyle yazmadı (1).

Onun bu suskunluğunun birtakım nedenlerden kaynaklandığını düşünüyorum. Babam bir insanın dini inanışının özel ve yalnız kendini ilgilendiren bir konu olduğuna yürekten inanmıştı. 1879’da yazdığı mektuptan bir bölüm bunu gösteriyor (2):

“Benim görüşlerimin ne olduğu, yalnız benim için bir anlam teşkil edebilir. Ama sorduğun şekliyle, bu konudaki yargımın sıklıkla değiştiğini belirtebilirim. … En uçlara savrulduğum zamanlarda bile Tanrı’nın varlığını reddetmek anlamında Ateist olmadım. Sanırım, (yaşım ilerledikçe daha da artan biçimde), Agnostik’in durumumu tanımlamaya daha uygun bir sözcük olduğunu söyleyebilirim.”

 

“Konu üzerinde sistematik düşünmedim”

Haliyle, dini konularda duyarlılığı olan kimselerin kalbini kırmaktan çekinirdi. Buna ek olarak, bir kişinin üzerine özel ve sürekli olarak kafa yormadığı bir başlıktaki düşüncelerini yayımlamaması gerektiği bilinci onda fazlasıyla yerleşikti. Bu konudaki özeni, ABD-Cambridge’den Dr. F. E. Abbot’a yazdığı bir mektupta (6 Eylül 1871) açıkça görülüyor. Kötü sağlık koşullarının bünyesinde yarattığı güçsüzlüğün onu, “insan zihnini tümüyle kaplayan en derin meseleye dair en derin fikirlerle başetmekten” alıkoyduğunu açıkladıktan sonra, sözüne şöyle devam ediyor:

“Size yazdığım önceki notların içeriklerini büyük ölçüde unutmuş durumdayım. Birçok mektup kaleme almam gerekiyor ve yazdıklarım üzerine ancak küçük bir yorum yapabilecek durumdayım. Fakat fazlasıyla inanıyor ve umuyorum ki; üzerine düşünmeden yazdığım bir tek sözcük bile yok, topluma verilen her şeyin olgunlukla tartılmış ve dikkatlice dile getirilmiş olması gerektiği konusunda benimle aynı fikirdesinizdir sanırım. Bugüne kadar size gönderdiğim notlardan bir alıntı yayımlamak istemediniz, eğer böyle bir isteğiniz olsaydı, notumun bir kopyasını saklardım. Alışkanlık olarak, üstünkörü yazdığım ve basılmış kimi notlarımı ‘kendime’ saklıyorum. Bunların sayısı çok fazla değil, ancak yayımlanamayacak kadar kötü de değiller. Zaten tersi olsaydı da itiraz edilmezdi. Sana daha önce gönderdiğim notları, senin bana basılmasını düşündüğün bölümlerini işaretleyerek göndermeni beklemek saçma olur; fakat böyle bir şey yapsan da ben derhal itiraz ederdim. Dini konulardaki fikirlerimi toplumla paylaşmak konusunda bir ölçüde isteksizim ve bu konu üzerinde bir topluluğu ikna etmeye yetecek kadar düşündüğümü de sanmıyorum.”

Sırada Dr. Abbott’a yazılmış bir başka mektup var (16 Kasım 1871), babam bu mektupta kendini dini ve ahlaki konularda yazmaya yetkin görmeme nedenlerini daha ayrıntılı anlatıyor: ­­

“Dizin’inize katkıda bulunanlardan biri olmam yönündeki isteğinizden onur duyduğumu ve taslağınız için de fazlasıyla minnettar olduğumu belirtmek isterim. Herkesin gerçek olduğuna inandığı şeyi yaymasının görev olduğu önermesine de tamamen katılıyorum. Sizin bunu büyük bir kendini adamışlık ve gayret içinde yapıyor olmanıza da saygım sonsuz. Fakat aşağıda sayacağım nedenlerden ötürü ricanızı yerine getiremeyeceğim, bu nedenleri bir miktar detaylıca anlatacağım için de kusuruma bakmayın, zira sizin gözünüzde nezaketsiz bir adam olmak beni çok üzer. Sağlığım pek zayıf. 24 saatimi hiçbir şey yapamadığım rahatsızlık saatleriyle geçiriyorum ve bunun istisnası hiç olmuyor. Bu ara, birbirini izleyen iki aylık zamanı böyle kaybettim. Zayıflığım yüzünden ve sık sık yaşadığım baş dönmelerinden ötürü, çok düşünmemi gerektiren yeni konularda uzmanlaşamayacak durumdayım, ancak eski malzemelerle ilgilenebiliyorum. Hiçbir zaman hızlı bir düşünür ve yazar olamadım; bilimde yaptığım her şey, uzun bir kafa yorma, sabır ve meşguliyet sonucu oldu.”

“Şimdiye dek, dinin bilimle ya da ahlakın toplumla ilişkisi üzerine sistematik bir şekilde düşünmedim; ve bu zihnimi bu konular üzerine uzun uzun çalıştırmadığım sürece de, Dizin’de yer almaya değecek bir şey yazmak konusunda gerçekten yetkin olmadığımı düşünüyorum.”

 

“Bilimin İsa ile bir işi olamaz”

Din ile ilgili görüşlerini beyan etmesi birden çok kez talep edildi ve prensip olarak da, bunu özel mektuplarda dile getirmeye bir itirazı olmadı. Örneğin, Hollanda’dan bir öğrenciye verdiği yanıtta şöyle yazıyordu (2 Nisan 1873):

“Yazımın uzunluğunu mazur göreceğinizden eminim, çok zamandır sağlığımın kötüye gittiğini söyleyebilirim, şimdiyse evimden biraz uzakta, dinlenme halindeyim.”

“Sorunuzu kısaca cevaplamak imkânsız ve uzunca yazmış olmama rağmen yanıt verebildiğimden emin değilim. Fakat şunu söyleyebilirim, bilinçli kişiler olarak, bu büyük ve harikulade evrenin, şans eseri ortaya çıktığını varsaymamızın imkânsız olacağı iddiası, bana Tanrı’nın varlığı ile ilgili temel iddiaymış gibi geliyor; bu gerçekten değerli bir iddia olsa da, doğruluğu konusunda henüz bir karar verebilmiş değilim. Bir ilk nedenin varlığını kabul edecek olursak, aklımızın bu sefer de bunun nereden geldiği ve nasıl ortaya çıktığı sorularıyla kıvranacağının farkındayım. Ayrıca dünyanın çektiği büyük acıların yarattığı güçlüğü de göz ardı edemem. Tanrı’ya tam manasıyla inanan bir sürü muktedir kişinin fikrine uymaya teşvik edilsem de, bu iddianın ne kadar zayıf olduğunu da görmekteyim. Bu konuda varılabilecek en güvenli sonuç, meselenin bütününün insan aklının kapsamının ötesinde olduğudur, fakat kişi yine de görevini yapabilir.”

Yine 1879’da, bir Alman öğrenci benzer biçimde kendisine danışıyordu. Mektup, babamın ailesinin bir üyesi tarafından yanıtlandı:

“Mr. Darwin, çok sayıda mektup aldığı için hepsini yanıtlayamadığını belirtmemi istedi.”

“O, Evrim teorisi ile Tanrı’ya duyulan inancın birbiriyle uyumlu olduğunu öne sürüyor, ancak farklı kişilerin Tanrı’dan ne anladıkları konusunda farklı tanımlamalar yaptığını da unutmamanız gerekir.”

Fakat yanıt, bu Alman gencini tatmin etmedi ve bu kez ondan şu yanıtı aldı:

“Ben çok meşgul ve sağlığını yitirmiş yaşlı bir adamım, tüm zamanımı sorulara yanıt vererek geçiremem, – hepsi gerçekten cevaplanamazlar da. Bilimin İsa ile bir işi olamaz, ancak bilimsel araştırma yapma alışkanlığı insanı kanıtları doğru kabul ederken pek tedbirli davranmaya zorluyor. Bana göre, vahiy denen şey hiç gerçekleşmemiştir. Gelecekte herkes gerçekliği kesin olmayan olasılıklara dair kararını kendisi vermelidir.”

 

“Eski Ahit Hinduların kutsal kitaplarından daha güvenilir değil”

Burada sıralanan pasajlar, babamın dinle ilgili görüşlerinin tarihini içeren ve 1876’da yazılan Özyaşamöyküsü’nün bir bölümünden alınarak kısaltıldılar:

“Bu iki yıl süresince (3) din üzerine çok düşündüm. Beagle adlı gemi ile yaptığım gezi sırasında bir hayli Ortodoks idim ve ahlakın bir noktasında İncil’i itiraz edilemez bir otorite olarak alıntıladığımda (yine kendileri de Ortodoks olan) kimi yetkililerin büyük bir içtenlikle güldüklerini hatırlıyorum. Onları neşelendiren şey, iddiamın yeni ve değişik oluşuydu sanıyorum. Fakat bugüne geldiğimde, örneğin 1836-1839 arasında geçen sürede, Eski Ahit’in Hinduların kutsal kitaplarından daha güvenilir olmadığını anlamış bulunuyorum. Zihnimde giderek gelişen bir soruyu defetmek mümkün olmadı. Tanrı şimdi Hindulara bir vahiy indirecek olsa Hırıstiyanlık için Eski Ahit’le bağlantılı olarak düşündüğümüz gibi bunun da Vişnu, Siva ya da benzeri bir inanışla bağlantılı olmasına müsaede etmesi ne kadar inandırıcıdır? Bu bana tümüyle imkânsız görünüyor.”

“Eski zaman insanları bizimle karşılaştırılamayacak şekilde cahil ve safdildiler, ancak bugün aklı başında bir kişiyi, Hıristiyanlığın dayandığı mucizelere inandırmak için çok açık kanıtlara gerek vardır ve doğanın sabit yasaları öğrenildikçe mucizelere inanmak daha olanaksızdır. İncil metinlerinin yaşanan olaylarla eş zamanlı yazıldığı kanıtlanamaz, bu metinler birçok önemli detayda ayrışıyorlar ve daha da önemlisi, bana öyle geliyor ki, bu ayrışmalar, farklı tanıkların arasındaki olağan tutarsızlıklar olarak görülmeliler; – işte, Hıristiyanlığın kutsal bir tecelli olmadığına inanmama bu gibi düşünceler sebep oluyor. Dünyanın büyük kısmında bir sürü sahte dinin söndürülmesi mümkün olmayan bir yangınmışçasına yayılıyor oluşunun da üzerimde bir etkisi olduğu muhakkak.”

 

“Doğal seleksiyon ile birlikte doğanın tasarımına ilişkin iddia çöküyor”

“Ama inancımdan vazgeçmek konusunda pek istekli de değildim; bundan eminim, öyle ki, Romalılar arasındaki eski mektuplaşmaların ve Pompeii ya da başka yerlerde bulunan eski el yazmalarının İncil metinlerinde yazıyor olduğunu teyit edecek gündüz düşleri görüp durduğumu hatırlıyorum. Ancak, kendi kendimi ikna edecek kanıtı yaratmakta gitgide daha fazla zorlandım. İnançsızlık içime yavaş yavaş nüfuz etti ve sonunda beni tümüyle kapladı. Öylesine ağır ilerledi ki, bundan dolayı hiç ıstırap çekmedim.”

“Bir Tanrı’nın var olup olmadığı üzerine, yaşamımın geç dönemine kadar pek kafa yormamış olsam da, bugüne dek ulaştığım muğlak sonuçları sizinle paylaşayım. Doğanın tasarımı ile ilgili Paley’nin ifade ettiği ve eskiden bana nihai görünen iddia, bugün doğal seleksiyonun keşfedilmesiyle birlikte çöküyor. Artık iki güzel istiridye kabuğunun açılıp kapanmasının, kapı menteşesi gibi, bir adam tarafından yapılabilmiş olacağını iddia edemeyiz. Organik varlıkların çeşitliliği ve doğal seleksiyon hareketi ile ilgili rüzgârın esmesinden farklı bir tasarım yokmuş gibi görünüyor. Fakat Hayvanların ve Bitkilerin Çeşitliliği (4) üzerine yazdığım kitabımın sonunda bu konuya değinmiştim ve buradaki iddiam, görebildiğim kadarıyla henüz yanıtlanamadı.”

“Ancak, etrafımızda gördüğümüz sonsuz güzellikteki uyumlulukların içinde şu soruyu sormak mümkün; dünyanın bu faydalı düzeni neye dayandırılabilir? Kimi yazarlar dünyada çekilen acıların boyutlarından fazlasıyla etkilenmiş durumdalar, ancak dünyada yoksunluğun mu mutluluğun mu daha çok bulunduğu, dünyanın bir bütün olarak iyi mi kötü mü olduğu konusunda şüphe duymaktalar. Benim yargıma göre, ispat etmem zor olsa da, mutluluk gözle görülür biçimde üstün gelmekte. Eğer vardığım sonucun gerçekliği ispatlanırsa bu, doğal seleksiyondan beklediğimiz etkilerle de bağdaşır. Eğer bir türün bütün bireyleri ciddi bir oranda ve daimi bir biçimde acı çekiyorsa, türlerini devam ettirmekten çekinecektirler; ancak böyle bir durumun bugüne dek yaşandığını düşünmemiz için bir neden yok, ya da en azından sıklıkla yaşandığını düşünmemiz için. Birtakım başka görüşlerse bilinçli varlıkların genel bir kural olarak mutluluğun tadına varmak için oluştukları fikrine öncülük etmiştir.”

“Varlıkların bütün cismani ve zihinsel organlarının (sahibine avantaj ya da dezavantaj getirmeyenler hariç) doğal seleksiyon ya da en fazla uyum sağlayanın hayatta kalması yoluyla oluştuğuna benim gibi inanan herkes, bu organların, sahiplerinin diğer varlıklarla yarışabilmeleri ve sayılarını artırabilmeleri amacıyla oluştuğunu kabul edecektir. Şimdi bir hayvan, yaptığı bir hareketi, acı çekmesinden ötürü (canının yanması, susaması, acıkması veya korkması), ya da zevk aldığından ötürü (yemek yemesi, su içmesi ya da çiftleşmesi), veya yemek aramak örneğinde olduğu gibi her ikisinin bir araya gelmesinden ötürü, türü için enfaydalı olanı yapmak üzere sürdürüyor olabilir. Fakat her çeşit acı ya da ıstırap, uzun sürmesi halinde depresyona yol açar ve bugüne dek büyük ve ani kötülüklerden kendini korumaya uyumlanmış yaratığın hareket gücünü azaltır. Keyifli duygular ise, uzun süre herhangi bir gerilim yaratmadan devam edebilir, hatta tüm sistemi artan bir harekete yöneltirler. O yüzdendir ki bilinçli varlıkların neredeyse tümü, doğal seleksiyon yoluyla, bu keyifli duyguları doğal birer kılavuz edinmiştirler. Bunu bedenden ya da zihinden doğan büyük çabanın keyfinde görüyoruz, -günlük yemeklerimizin verdiği keyif ve özellikle de sosyalleşmeden ve ailelerimize duyduğumuz sevgiden ileri gelen keyifte. Alışılagelen ya da çoklukla yaşanan tüm bu keyiflerin toplamı, bilinçli varlıkların çoğunda, büyük kısmı ciddi sıkıntılar da çekmiş olsalar, acıya göre bir mutluluk fazlası yaratır. Bu sıkıntılar Doğal Seleksiyon düşüncesiyle de bağdaşır, çünkü bu düşünce, hareket anında kusursuz olmayan ancak her bir türün diğer türlerle mücadelesinde, olağanüstü karmaşıklıkta ve değişken koşullarda, olabildiğince başarılı olması gerekliliğini öne sürer.

“Dünyada büyük acıların varlığına kimsenin itirazı olamaz. Kimileri bu durumun gereğini kişinin ahlaki gelişimine hizmet ediyor oluşuyla açıklamaya kalkarlar. Ancak diğer bilinçli varlıklarla karşılaştırıldıklarında, dünyada büyük acılar çekmiş birçok kişide böyle bir ahlaki gelişimin gözlendiği söylenemez. Acının varlığını akıllı İlk Neden tezine koşut olarak yerleştiren bu eski iddia bana çok güçlü görünmekle birlikte, daha önce de işaret ettiğim gibi, acının var olması, pekâlâ organik varlıkların çeşitlilik ve doğal seleksiyor yoluyla geliştikleri görüşüyle de uyumludur.”

“Bugüne baktığımızda, birçok insanın sahip olduğu derin içsel itikat ve inancın, akıllı bir Tanrı’nın varlığı ile ilgili gösterilen en yaygın kanıt olduğunu görüyoruz.”

 

DİPNOTLAR

1) Bu duruma bir istisna olarak, babamın Dr. Abbott’ın “Zamanlara Göre Gerçekler” (Truths for the Times) adlı eseriyle fikir birliğinde olduğu yönündeki birkaç cümlenin Index’te yer almasına izin vermesini gösterebiliriz.

2) Mr J. Fordyce’e yazılan bu mektup, yine Fordyce’in 1883 yılında yayımlanan “Şüpheciliğin Yönleri” (Aspects of Scepticism) adlı kitabında yer aldı.

3) Ekim 1836 ve Ocak 1839 arası.

4) Babam, insanların evlerini, önceden belirlenmiş biçimde parçalanmış durumda bulunan kaya parçalarını bir araya getirerek inşa ettiklerine mi inanmamız gerektiğini soruyor. Yanıt ‘hayır’ ise, neden evcil hayvanların ve bitkilerin çeşitliliğinin hayvan yetiştiricilerinin yararına önceden belirlenmiş olduğuna inanmak zorunda olalım? “Fakat bu ilkeyi bir vak’a için dahi olsa terk ettiğimiz taktirde… dünyada mükemmel bir biçimde uyum sağlamış hayvanların ve insanların oluşumunda, doğal seleksiyon için zemin oluşturan doğadaki çeşitlilikler ve genel yasaların sonuçlarıyla ilgili, bunların kasıtlı ve özellikle yönlendirildiğine dair duyulan inanışın herhangi bir gerekçesi kalmayacaktır.” (Hayvanların ve Bitkilerin Çeşitliliği, 1. baskı, Cilt: II, s.431.)

 

Agnostisizm nedir?

Agnostisizm ya da bilinmezcilik, tanrının ya da tanrıların varlığının ya da yokluğunun bilinemeyeceğini öngören felsefe akımı. Bu felsefenin takipçilerine agnostik denir.

Kökeni eski Yunan’daki Sofistlere kadar uzanan agnostisizm kelime olarak eski Yunanca’daki agnostos, yani “bilinemez olan” kelimesinden gelir. Gerçekte, bir dinden ya da öğretiler bütününden ziyade bir konsepttir. “Bilinmezcilik” olarak tanımlanması, aslında dinlerin öne sürdüğü tanrı anlayışının gerçekliğinin bilinemezliği değildir. Bu akım, insanın bilme yetisinin sınırlı olduğunu ve bu nedenle, görülebilenin ardındaki hakikati yakalayamayacağını savunur. Thomas Henry Huxley, agnostisizmi tanımlarken insanların ölüm sonrası ve tanrının varlığı konularında akıl yürütmekten kaçınmaları gerektiğini söylemekle kalmamış, bu bakış açısından değerlendirildiğinde değillenemeyecek hiçbir önerme ya da yanlışlanamayacak hiçbir bilgi olmadığını da eklemiştir.

Agnostisizm, tüm dinleri ve dolayısıyla onların tanrılarını kesin olarak reddeder. Fakat Teizmin sundukları dışında; doğaya müdahale etmeyen, belki bilinci dahi olmayan bir Tanrı’nın olup olamayacağını bilemeyeceğimizi öngörür.

Felsefi bir ekol olarak kayıtlara geçmesi 19. yüzyılın ikinci yarısına denk gelir. Batı felsefesindeki başlıca temsilcileri Herbert Spencer, William Hamilton ve Leslie Stephen’dir. Agnostisizm’in Doğu’daki karşılığını ise tasavvufun hemen her kolunda bir miktar bulmak mümkündür.

(Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Agnostisizm)

 

Evrenin bilinmesi imkânını kısmen ya da tamamen inkâr eden bir doktrin. Bu terimi, ilk olarak bilgin Thomas Huxley kullanmıştır. Lenin, agnostisizmin epistemolojik köklerini ortaya koyup, agnostiklerin öz ile görünüşü birbirinden tecrit ettiklerini, fenomenlerden öteye gidemediklerini, fenomenlerin özüne nüfuz edemediklerini, duyumlar dışında otantik olarak hiçbir şeyi kabul etmek istemediklerini söyler. Agnostisizmin tavizci tutumu, agnostisizm taraftarlarını idealizme vardırır. Agnostisizm, eski Yunan felsefesinde şüphecilik şeklinde ortaya çıkar; Hume ile Kant’ın felsefesinde ise klasik şeklini alır. Pragmatizm ile pozitivizmin savunucuları, Kant’ın felsefesinin “kendinde-şey”ini atıp, dünyanın kendinde-varlık olarak ele alınamayacağını ileri sürerler. Agnostisizmin hareket noktası, bilimi sınırlandırmak, mantıki düşünceyi reddetmek, dikkati tabiatın, özellikle de toplumun objektif kanunlarının bilinmesinden uzaklaştırmaktır. Pratik, bilimsel tecrübe ve maddi üretim, agnostisizmi en tam şekilde çürüten şeylerdir. Eğer insanlar, bazı fenomenlere nüfuz edip, bu fenomenleri yeniden meydana getirebiliyorlarsa, bilinemez “kendinde-şey”in işi bitmiş demektir.

(Kaynak: M. Rosenthal ve P. Yudin, Materyalist Felsefe Sözlüğü, Çev.: Aziz Çalışlar, Sosyal Yayınlar, 1972, s.12.)