Okuyacağınız makale, Richard T. Hammond’un “From Quarks to Black Hole: Interviewing the Universe” adlı kitabından alınmıştır (World Scientific Puslishing, 2001). Hammond, evrendeki çeşitli olguları, onlarla söyleşi yapma yöntemiyle açıklıyor. Nisan sayımızda ilk kez “Bir karbon atomu ile söyleşi” bölümünü yayımlamıştık. Bu ay “Bir elektron ile söyleşi” bölümünü yayımlıyoruz. Bu ilginç kitabın diğer bölümlerini de gelecek sayılarımızda okurlarımıza sunmaya devam edeceğiz.
Bana bu söyleşiyi gerçekleştirme fırsatını verdiğiniz için teşekkür ederim. Yola koyulmak istediğinizi biliyorum, bu nedenle…
Hayır, hayır aslında burada biraz durup dinlenmekten mutlu olurum. Zaten hep hareket halindeyim biraz dinlenmek bana da iyi gelecektir.
Peki o zaman lütfen rahat olun. Söyleşimize başlayacak olursak, bize yaşınızı ve nereden geldiğinizi söyleyebilir misiniz?
Yaklaşık elli yıl kadar önce burada ABD’de doğdum.
Peki bu doğum nasıl gerçekleşti?
Doğrusunu söylemek gerekirse oldukça sıradan bir şeydi. Güneşten kopan bir alfa parçacığı…
Alfa parçacığı mı?
Evet, bir helyum atomunun çekirdeği, bilirsiniz iki proton ve iki nötron. Bu parçacık sayısız diğer atomlarla birlikte Güneş’ten ayrıldı ve yaklaşık 250 kilometre yukarıda bir nitrojen atomunun içine girdi. Saniyede yüz milyon metre hızında giderken o atomlardan geriye hiçbir şey kalmadı. Protonlar, nötronlar ve diğer birçok parçacık gökyüzüne dağıldı. Fakat geride hâlâ çok fazla enerji vardı, ben de bu enerjiden yakın dostum olan bir pozitronla birlikte doğdum. Maalesef o başka bir elektronla çarpıştı ve yok oldu. Ben ise yaklaşık 100 kilometre yukarıda bir oksijen atomuna tutundum ve sonra da yeryüzüne kadar indim.
Peki ya sonra?
Sonrası pas.
Pas mı?
Evet bilirsiniz, oksitlenme yani. Teksas’ta terk edilmiş bir petrol kulesindeydi, oksijen molekülüm…
Az önce sanki oksijen atomu demiştiniz ama?
Aslında evet atomdu, ama atmosferde daha aşağılara indikçe Güneş’in ultraviyole ışınlarından korunurken başka bir oksijen atomuyla birleştik ve bir molekül haline geldik. Bundan hiç hoşlanmamıştım açıkçası, gerçekten hangisine ait olduğunuzu bilmeden bir ileri bir geri iki farklı atomun bir birine bir ötekine bağlanmak falan… Yine de bir süre sonra bu yeni hayata alıştım hatta bazen bu heyecanın tadını çıkardığım bile oluyordu.
Anladım, peki… Oksijen molekülünüz diyorduk?
Oksijen molekülüm bunu yaparken ne düşünüyordu bilmiyorum ama bir demir atomuna aşırı yaklaştı, demir atomu da bizi bir kurbağanın sineği yakalaması gibi yakaladı. Eminim o zavallı oksijen hâlâ oradadır.
Peki ne değişti de siz oradan kurtuldunuz?
Aslında benim tüm yaşam tarzım radikal bir şekilde değişti. Oksijenleyken bir evim, iyi komşularım vardı ve zaman zaman belli heyecanlar yaşasak da genel olarak durağan bir hayatımız vardı. Demirin içindeyken ise sürekli bir atomdan diğerine itiliyordum, hiçbir atom bana kalıcı bir ev vermiyordu, yersiz yurtsuz kalmıştım. En küçük elektrik alanı bile beni bir yerlere itiyordu, sabah tren istasyonundaki yolcular gibi sıkış tepiş kardeşlerime çarparak gidiyordum.
Anladığım kadarıyla bir elektrik akışını anlatıyorsunuz, peki petrol kulesinden nasıl kurtuldunuz?
Orada geçirdiğim zaman çok uzun sürmedi. Kuzeyden bir boran geçti ve pozitif yük birikimi oldu. Muhtemelen biliyorsunuzdur, biz elektronların karşı koyamadığı bir şey varsa o da pozitif yüktür; o yüke tıpkı arıların çiçeğe doğru uçması gibi gideriz. Bildiğim başka bir şey de kuzeydeki uğultunun içinde bir zilyon kardeşimle birlikte olduğumdu.
Bir zilyon mu?
Yani hesaplaması zor ama kesinliklecivarı hatta daha fazlaydık sayıca. Çok tehlikeli bir yolculuk olduğunu da eklemeliyim.
Nasıl yani?
Birçoğumuz atomlar ve moleküllerce sıkıştırılmış olduğu için hayatta kalamadı. Neyse olumsuz şeylerin bu kadar üstünde durmak istemiyorum, ben size ev halkıyla maceralarımı anlatayım.
Lütfen.
Dediğim gibi kuzeye doğru giderken yerel güç nakil şebekesinin bir parçası haline geldim.
Bir saniye, ticari elektrik kablolarla gönderiliyor sanıyordum?
Evet ama bunun %30 kadarlık kısmı aslında toprak akımlarıyla taşınıyor, hem beni suçlamayın bunu sizler tasarladınız. Neyse, başta bir konutun yakınında dolaşıyordum başıma ne geleceğini bilmeden, birden evin içine doğru çekildim ve vakum aletlerinden renkli televizyona kadar neredeyse evdeki her elektrikli aletin içinden geçtim.
Bir televizyonun içinde olmayı nasıl buldunuz peki?
Tam bir hayal kırıklığı. Bedavadan yaşamayı hayal ediyordum ama yeniden evin elektrik şebekesine gönderildim.
Bedavadan yaşamak derken?
Biz bu duruma öyle diyoruz. Televizyonun resim tüpünde birkaç bin voltla hızlanıyorsun ve vakuma fırlatılıyorsun ve sonra ekrana gidiyorsun. Ben burada yalnızca bedavadan yaşamayı değil aynı zamanda bir oksijen hatta belki de bir nitrojen molekülüne tutunmayı falan umut ediyordum. Ama yine şebekeye döndüm. Bu da hiç hoş değildi. Siz alternatif akım kullandığınız için bizler de depremin ortasında kalmış jöle gibi bir ileri bir geri sallanıp duruyoruz o akımın içerisinde.
Peki nasıl ilerleme sağlıyorsunuz?
Tamamen irade meselesi.
İrade mi?
Şaka yapıyorum. Ağlarda devamlı potansiyel farkları oluyor yani bu da demek oluyor ki ortalama olarak bir süre bir yönde diğerinden daha çok gidiyoruz. Bir gün bodrumdaki kuyu pompasından mutfağa, içine girdiğim son alet olan tost makinesine geldim.
Orada ne oldu?
Yani tost makinesini sevdim ama sahibi sağ olsun bir simidi sıkıştırdı oraya ve bir kırıntı ısıtma elemanının çok yakınına geldi. Aşırı ısınıp kızgın hale gelen eleman beni daha kendimi toparlayamadan buharlaştırdı ve o kırıntının bir parçası oldum. Bundan sonra işler biraz daha çılgın bir hal aldı. Makinenin sahibi beni yedi ve tabii ki Sibirya’ya sürgüne gönderildim.
Sibirya mı?
Yani adamın saçlarına; biz oraya Sibirya diyoruz. Çorak arazi gibi işte, anladınız ne demek istediğimi.
Evet anladım.
Zaten kafasının arkasında azıcık olan saçını da karısı kesti. Saçla yere düştüm, toprak akımına girebilmek için bir yol aradım ama bulamadım, sonra bir kuş beni aldı ve bu kez de bir yuvanın parçası haline geldik. Çok mide bulandırıcıydı. Neyse, sonunda kuş yuvayı terk ettikten sonra, kış gelmeden Meksika Körfezi’nde Fransa kıyılarına doğru giden bir akımın içindeydim artık. Okyanusta başıma gelenleri anlatan bir kitap yazabilirdim ama kendimi İsviçre’de buldum ve en büyük korkumla yüz yüze geldim: annihilasyon(1). Biliyorum insanlar genelde CERN’deki müthiş olanaklarla övünüyorlar, fakat bu bizim en büyük kabusumuz.
CERN’in Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi olduğunu biliyorum ama anlamadım siz orada ne yapıyordunuz?
Aslında orada olmayı ben tercih etmedim. Emirlere uymak zorunda olduğumuzu unutmayın, elektrik alanları “Marş marş!” dediğinde yürürüz biz. Tabii biraz direnç oluşturuyoruz, öyle her zaman nerede ve tam olarak ne yapıyor olduğumuzu bilmenize izin vermiyoruz ama çoğunlukla bizi yöneten baskın alanların karşısında çaresiz kalıyoruz. Kendi aramızda atış mangası olarak söz ettiğimiz bu projenin adı ALEPH’ti (2). Önce bizi çevresi 27 kilometre olan bu büyük dairenin etrafında, ışık hızına yetişene kadar hızlandırarak döndürdüler. O hızda tüm bu 27 kilometrelik uzunluk bize on-on beş santim gibi geliyordu.
Göreli uzunluk kısalmasını tarif ediyorsunuz değil mi?
Evet, ama asıl mesele şu; yakın dostlarımız pozitronlar zıt yönde gidiyordu. Doğumumu anlatmıştım hatırlayın, ölümümüz de tam bunun tersi şeklinde oluyor. Eğer bir pozitrona aşırı yaklaşırsak bu bizim sonumuz oluyor. İkimiz de o enerjide tüm diğer parçacıkları geride bırakarak yok oluyoruz. Bu arada, pozitron annihilasyonu bizim yok olmamıza neden olan çok az şeyden biri. Normalde kendi halimize bırakıldığımızda sonsuza dek yaşıyoruz.
Oysa ben kafa kafaya çarpışmaların çok nadir olduğunu düşünürdüm.
Evet öyle ve bu tam bir kabus aslında. Onlarca kez delicesine döndürdüler bizi hem de neredeyse hepimiz yok olana kadar. Tam bir katliamdı yani.
Fakat yanlış hatırlamıyorsam bu deneyler…
Deneyler!
Kusura bakmayın ama Z ve W parçacıkları zayıf çekirdek kuvvetleriyle alakalı teoriyi doğrulayacak şekilde yaratılmamış mıydı?
Evet, bu doğru, kimi zaman o dairede kaybetmiş olduğumuz yoldaşlarımızı bulduk.
Doğrusunu söylemek gerekirse hiç sizin açınızdan düşünmemiştim. Belli ki kaçabildiniz oradan. Nasıl oldu bu?
Süper iletken mıknatıslardan biri aşırı ısındı ve manyetik alanı zayıfladı, ben de yolumu kaybedip çarpıştırıcının duvarına, oradan da alüminyum ekranlama kablosuna geldim, sonra bir tesisin restorasyonunda geri dönüştürüldüm ve sonunda kendimi bir uçağın kanadında buldum. O zamandan beri de çok yer gezdim, tüm bunları bir kitap haline getirebilirdim ama sonra sizinle bu söyleşiyi yapmayı kabul ettim işte.
Bize tecrübelerinizi aktardığınız için teşekkür ederim, size gelecekte şans diliyorum.
Ben teşekkür ederim.
Dipnotlar
1) Annihilasyon: Elektron ve pozitronların çarpışarak yok olması. (ç.n.)
2) ALEPH: İsviçre’de bulunan CERN laboratuvarında büyük elektron-pozitron çarpıştırıcısında yapılan parçacık fiziği deneyinin adı. (ç.n.)