Ana sayfa 129. sayı İçimizdeki şeytanı bulmak

İçimizdeki şeytanı bulmak

63
PAYLAŞ

1986 yapımı çizgi film versiyonundan sahnelerini hatırlayabildiğim “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın Tuhaf Hikâyesi” ile kitabevi raflarında karşılaşmam hafızamda kalanları Stevenson’un satırlarıyla birleştirmek için iyi bir fırsat oldu. Hikâyenin sadece kısa ve eğlenceli bir özetini izlemekle yetinmiş olduğumun farkına vardığımı da itiraf etmeliyim bu vesileyle. Ülkedeki “fıtrat” tartışmalarının hafızada bıraktığı hasarı romanı okuyarak onarabileceğime dair bir inanç da oluşmuş olabilir içimde, emin değilim. Bu anlamda insanın içindeki iyi ile kötünün savaşına ondokuzuncu yüzyıldan kalma bir metnin penceresinden bakmak açıkçası sarsıcıydı.

19. yüzyıl Londrası’nda geçen hikâyeyi, çevresinde saygın bir kişi olarak görülen Dr. Jekyll’ın kendi ifadesiyle “hayatın mistik ve soyut taraflarına yönelik bilimsel çalışmalar”ı şekillendiriyor. İçindeki iyi ile kötüyü ayırmak motivasyonuyla yola çıkan doktor, kendi laboratuvarında yürüttüğü araştırmaları sonucunda bir karışım elde ediyor. Çoğumuzun hatırlayacağı üzere, bu karışım sayesinde hem kişiliğini hem de fiziki görüntüsünü değiştirmeyi başaran doktor zaman ilerledikçe karışımın esiri haline geliyor. Peki doktorun bağımlılığını kuvvetlendiren ne? Hikâyenin bilimkurgu yönü bu esaret meselesinin ortaya koyduğu sorularla örtülüyor bir yerden sonra.

Öncelikle karakter tahlillerinin romanın güçlü bir yanı olarak karşımıza çıktığını ifade etmek gerek. Romanın baş karakterinin okuyucuda olağan bir ilgi yarattığını söyleyebiliriz. Olay örgüsüne katkıları bakımından yan karakterlerin tahlili ayrı bir tat katıyor okuma deneyimine. Doktor Jekyll’ın meslektaşı Lanyon’un hikâyenin çözülüşünde üstlendiği rolü ise çarpıcı olarak nitelemek mümkün. Yakın arkadaşı Lanyon’un, Jeykll ile ilişkisinin bir dönem bozulmasının nedenini izah ederken  kullandığı “bilimdışı lakırdılar”ın tüm gerçekliğiyle karşısına dikilmesi sonucunda yaşadığı yıkım ve bu yıkımın sonucu, hikâyeyi bir mesele olarak toplumsal ahlâk tartışmalarının da içine taşıyor. Yaradılışın bölünmesi türünden fikirlerin toplumsal hayattaki karşılığını ya da toplumsalın bu fikirler karşısında nasıl bir refleks geliştirdiğini Dr. Lanyon hadisesi ile birlikte düşünmek zihin açıcı olabilir.

Gelelim hikâyeyi merakıyla şekillendiren bir başka karaktere; Doktor Jekyll’ın yakın dostu ve avukatı Mr. Utterson’a… Utterson kötülüğü zihninde Hyde ile cisimleştirirken bu gizemli adamın ilk vukuatından haberdar olması yetiyor ve bu karanlık hikâyeyi çözmek üzere yoğun çaba sarf ediyor. Bu çabanın ardında yatan merakın toplumsal birtakım şifreler içerdiği düşünülebilir. Utterson’un yaşadığı gelgitler Dr. Jekyll’ın araştırmalarını ve varsayımlarını sosyolojik olarak haklı çıkaracak cinsten. Avukat, Hyde’ı Jekyll ile birlikte anmaktan huzursuzluk duyuyor, Jekyll gibi saygın bir kişiliğin acımasız, çirkin bir adamla arkadaşlık kurabileceği düşüncesinden bile rahatsız oluyor.

Yazar karakterlerin özelliklerini örneklerken karakterleri konuşturarak hikâyeyi çok ince bir şekilde derinleştiriyor aslında. Örneğin Utterson’un hikâyede üstleneceği rolü şu satırlar eşliğinde tahmin etmeye çalışmak okumayı daha da keyifli kılabiliyor: Kendine karşı acımasızdı, (…). Ancak çevresindekilere karşı çok hoşgörülü olduğu herkesçe bilinirdi; (…). “Ben daha çok Kabil’in aykırı düşüncesinden yanayım,” derdi tuhaf şekilde: “Kardeşim Şeytan’a uyacaksa onu kendi haline bırakırım.Dönemin genel ahlak anlayışı, Utterson’un içsel tartışmalarında vücut buluyor bulmasına, fakat Utterson’un hikâye boyunca merakı ile hoşgörüsü arasına sıkıştığını görüyoruz. Olduğu gibi görünmek meselesi ahlak tartışmasına fiziksel bir boyut katıyor hikâye bağlamında. Utterson başta olmak üzere tüm karakterlerce Hyde’ın kötülüğünün çirkinliğiyle ilişkilendirilmesi toplumsal önyargının nasıl şekillendiğine iyi bir örnek olabilir.

Jekyll’ın toplumdaki saygınlığı ve mizacının Hyde ile kurduğu tuhaf ve sıkı ilişkiyle oluşturduğu tezat Utterson’u rahatsız ediyor. Aslında “sıkı ve tuhaf”, Utterson’un Jekyll ve Hyde ilişkisini tanımlarken kullanacağı sıfatlar… Bu nedenle, metnin merkezine oturan çift yaradılış meselesi ve her karakterin hayat görüşüne dair bilgiler hikâyeyi süslüyor. Karakterlerin olaylar sırasında takındıkları tavırlar karşısında zaman zaman taraf tuttuğum hissine kapıldığımı söyleyebilirim. Örneğin, Utterson’un ilk karşılaşmalarında Hyde’dan daha fazla bilgi almak adına ona yalan söylediğine şahit olurken Hyde’ın verdiği tepki de önem kazanıyor. Bu anlamda yazarın hikâyeye karakterler bazında objektif yaklaşmaya çalıştığını düşünüyorum. Hikâyenin bilimkurgu boyutu tam da bu yüzden kısa sürede çözümlenebiliyor. Stevenson bir bilimkurgu hikâyesiyle merak uyandırmaktan fazlasının peşinde olduğunu okura hissettiriyor.

Dr. Jekyll hikâyenin baş karakteri olarak sıradanlığı ve çarpıcılığı birlikte düşündürüyor. Jekyll’ın varoluşsal kaygı ve şüphelerini ortadan kaldırmak uğruna mesleki becerilerinden faydalanması, bulgularının sonuçlarını düşünmeden harekete geçmesi… Ve benim şu an hikâyeyi genel ahlak yaklaşımları açısından değerlendirmeye çalışmam tuhaf değil mi?

Jekyll’ın itiraf mektubuna dek anlatı daha çok yan karakterlerin buldukları ipuçlarıyla ilerliyor ve roman sürükleyiciliğini hep koruyor. Jekyll’ın kötülük meselesine eğiliminin bilimsel bir çalışma olarak şekillenmesi ve içteki “kötü”nün hem ruhsal hem fiziksel anlamda giderek güçlenmesi hikâyenin kırılma anlarından biri. Jekyll’ın Hyde olmak için içtiği karışımın bilimsel ve felsefi bir karmaşaya dönüşerek onu çaresizliğin içine sürüklemesiyle birlikte, kendinizi vicdan üzerine düşünürken de bulabilirsiniz; ama yazar Stevenson belli bir noktadan sonra ne Utterson’un hoşgörüsünden ne de Jeykll’ın iyiliğinden taviz veriyor. Hikâyenin anlamlı bir tartışmayı şekillendirebileceği söylenebilir, fakat yazarın ahlak sorunsalını “iyi” olanın genel tanımlanışıyla kapatmak istediğini düşünmek de bir o kadar mümkün.

Varoluşsal niteliği belirleyen birtakım faktörler bulunduğunu iddia etsek, savaşların, hak ihlallerinin karşısına insanın yaradılışına özgü neyi koyabiliriz bilemiyorum. Bunlar varoluşumuzun niteliğini olumsuz anlamda değiştiren birincil faktörler olarak gündelik yaşamlarımızı altüst etmeyi sürdürüyor. Victoria devrinde kaleme alınmış eseri döneminin toplumsal ve düşünsel bir tezahürü olarak değerlendirmek elbette ki mümkün. Peki mesele gerçekten de dönemle mi ilgili? İnsanın yaradılışı ile toplumsallığı arasında henüz ortadan kalkmadığını bildiğimiz uyuşmazlıkları insanın dünya üzerindeki varoluşundan bağımsız ele almak mümkün mü? Modern hayatın ahlak kalıpları mı “fıtrat”ımızı parçalayan? Yoksa mitleri, masalları ya da gerçekliğine şahit olunmuş tarihsel korkunçlukları ile aslında saf kötülüğün baskınlığından mı ibaret insan fıtratı? Bu “tuhaf” hikâyenin dünya üzerindeki tüm kötülükleri yaradılışa yüklemenin kolaycılığı üzerine fikir yürütmek isteyenlerce dikkatle tekrar okunmasını salık verebiliriz belki.

– Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın Tuhaf Hikâyesi, Robert Louis Stevenson, Çev. Aylin Yengin, Kırmızı Kedi Yayınları, 2014, 124 s.