Ana sayfa 140. Sayı Öykücü tabip Oliver Sacks’ın ardından…

Öykücü tabip Oliver Sacks’ın ardından…

262
PAYLAŞ

Karısını Şapka Sanan Adam, Mars’ta Bir Antropolog, Renkkörleri Adası, Sesleri Görmek: Sağırların Dünyasına Bir Yolculuk, Dayanacak Bir Bacak, Migren, Uyanışlar, Tungsten Dayı: Kimyasal Bir Çocukluğun Anıları, Müzikofili: Müzik ve Beyin Öyküleri, Aklın Gözü, Halüsinasyonlar… Eserleri sevilerek okunup takip edilen bir nörologu kaybettik.

 

Tıbbi vaka öyküsü aktarımı ile zorlu bir ilişki içinde olan alanlardan biri de nörolojidir. Bu zorluğa neden olan birçok etmen bulunur. Özellikle davranış nörolojisi kapsamına giren vakalardaki belirsizlikler deneyimli bir gözün hassasiyetine muhtaçtır. Bir kere en başta nöroloji doktorunun fizyoloji, patoloji, fonksiyonel nöroanatomi ve nöropsikoloji gibi alanlara hem hâkim olup hem de bunların ötesine ustalıkla sıçrayarak kimi zaman hastaya özgü meta-yorum geliştirmesi gerekebilir. Tabii bir yandan psikiyatrik ve sosyal koşulların da göz önünde bulundurulması faydalı olacaktır. Buradaki sıkıntı söz konusu hastalığın yarattığı bulmacayı çözüp çare bulmaya çalışmaktan bir adım öteye geçerken başlar. Pergelin iki ucu arasındaki mesafe hastanın kendini tarif edişindeki öznel bulanıklık ve hastalığın literatürdeki bileşenlerinin doktor tarafından keşfedilmesi ile ilişkilidir. Bu mesafe hiçbir zaman ortadan kalkmaz, ancak kısaltılabilir.

Neyse ki yüzyılımıza uzanan kalemiyle, bu mesafeyi kısaltan çok sayıda örneği önümüze sunmuş nörolog bir yazar tanımış bulunuyoruz. Çalışmalarının büyük kısmını ABD’de gerçekleştirmiş olan İngiliz nörolog Oliver Wolf Sacks (9 Haziran 1933 – 30 Ağustos 2015), sadece dünya tıp camiasında değil geniş bir çevre tarafından da eserleri sevilerek okunup takip edilen bir biliminsanıydı. Peki, meslektaşlarından bir adım öne çıkması ve bu kadar bilinir olmasının nedeni neydi? Migrenden amneziye, görsel agnoziden epilepsiye kadar değişen çeşitlikteki nörolojik bulgu ve belirtiyi canlı örnekleriyle anlattığı kitaplarını sıralayarak bunun yanıtı kısa yoldan verilebilir. (1) Ama tahmin edileceği gibi Oliver Sacks bundan biraz daha fazlasıydı. Kısa özgeçmişine bakılacak olursa Oxford Quenn’s College’tan başlayan tıp serüveninde (1960) önce San Francisco Mount Zion Hastanesinde nörolog, ardından New York Üniversitesi Tıp Fakültesinde nörolojik bilimlerde nöroloji profesörü (1965) ve son olarak da Columbia Üniversitesinde nöroloji ve psikiyatri profesörü (2007-2012) olarak devam ettiği görülür. Yıllar boyunca karşılaştığı her vaka birbirinden belirli farklılıklar içeriyor olsa da aşinalık yaratan ortak bir özelliği en temelinde barındırmaktaydı. İnsan bilincinin bütüncül ve öznel yapısının vektörleri olan duyulara ait bileşenlerin kaybı ile ortaya çıkan uzay-zaman algısındaki bozukluğun tarif edilme zorunluluğu. Bu bozukluk, duyumlar ve dolayısıyla algılar belirsizleştikçe bilincin içeriğinde bir simetri kırınımına neden olmakta ve şikâyeti sunan “dilin” çarpıtılmasına yol açmaktadır. Bu da dolayısıyla -ve maalesef ki- öteki tarafından anlaşılamazlığı içinde taşımaktadır. Buradaki öteki, nörologdur. Sacks’ın yürüdüğü bu yolda mitolojiden çıkmışçasına fantastik, antropolojik bağlantılarla süslenmiş kimi zaman “şeytan ayrıntıda gizlidir” lafını hatırlatırcasına detektiflik bekleyen kimi zamansa parçalarının bir araya getirilmesiyle tamamlanacak yap-boz bir tablonun izleri göze çarpar. Young ve Newton gibi büyük fizikçiler, A. R. Luria gibi nöropsikologların etkileri veyahut Charles Darwin, Richard Dawkins, Sigmund Freud ve William James’in çalışmalarına eşlik ettiği görülür.

Kimlik nörolojisinin gerekliliği

Artık bir “kimlik nörolojisi” disiplininin kurulması gerektiği ve öznel farklılıklar dolayısıyla ortaya çıkan semptomatik dışavurumlardaki farklılıkların bu yolla ayırt edilmesi gerektiğini savunmakla birlikte Karısını Şapka Sanan Adam kitabında yer alan şu ifadeleri de oldukça dikkat çekicidir:

“İnsan öznesinden yana daha zengince olan klinik hikâyeler, 19. yüzyılda en üst noktasına ulaşmıştır ve kişilerden soyutlanmış nöroloji biliminin ortaya çıkmasıyla birlikte bu hikâyeler de yok olmuştur. Luria bir yazısında şöyle der: ‘19. yüzyıl nörologları ve psikiyatristleri arasında çok yaygın olan o tarif etme gücü, şimdi hemen hemen bitmiştir… fakat yeniden canlandırılmalıdır.’” (2)

Örneğin yerinde deneyime de önem vermektedir ve Mikronezya adalarına yaptığı ziyaretlerdeki gözlemlerine dayanan Renkkörleri Adası kitabı, Pingelap ve Pohnpei’de kalıtımsal akromatopsi (Kırmızı ile yeşilin ayırt edilemediği, daltonizmden farklı olarak genel renk körlüğü ) ile Guam ve Rota’da görülen ALS, demans ve parkinsonizmle birlikte ilerleyen ölümcül bir nörodejeneratif bozukluğu inceler. Duymanın fizyolojisi ile hayatımızın bir parçası olan müziği anomali kulvarında birleştirdiği Müzikofili adlı kitabında ise zihne musallat olan müzik parçalarından delirmek üzere olan hastalar da görülür, bu dezavantajı günlük hazzının bir parçası haline getirenler de.

Ama görünen o ki ne akromatopsi ne de migren hastaları amneziden mustarip hastalar kadar uğraştırmaktadır. Belleğimizin düşüncelerimizi, algılarımızı ve deneyimlerimizi bir arada tutan bir yapıştırıcı olmasının yanında, kaybı geçmiş ve geleceğimizin yitirilmesi anlamına gelir, öz farkındalığımız belirsizleşir. (3) Bellek hasarlarında görünen semptomların ardına ancak ufak bir şüphe adımıyla geçebilecektir. Yaşadığı son otuz yılını hatırlamayan 49 yaşındaki bir hastası ile sohbeti sırasında, hastasının o an yaşadığı ‘19 yaş belleğini’ anlayabilmek üzere eline bir ayna verir. Hasta, aynada gördüğü saçları kırlaşmış yüzün kendisine ait olduğunu anlayınca şok geçirir, bu durum Sacks için de üzücüdür. Ne var ki kısa bir süre sonra bu sahne hastanın zihninden buharlaşacak ve yine 19 yaşına geri dönecektir. Bu arada tıbbi anlatıma özgü yanları daha belirgin vaka aktarımlarına oldukça da cömertçe bir sayı ile Migren kitabında tanık olmak mümkündür. 1970’te basılan bu kitabın üzerinden seneler geçtikten sonra ancak biyografisini okuyabileceğizdir. Tungsten Dayı: Kimyasal Bir Çocukluğun Anıları, 2. Dünya Savaşı öncesi çocukluk döneminde kimya elementlerine olan tutkulu merakına değinir. Sacks, ailenin dört çocuğundan en küçüğüdür ve anne ve babasının yönlendirmeleri doğrultusunda kendisi gibi iki kardeşi de tıp alanına yönelecektir. Ölümünden önce bitirdiği bir diğer kitabı On the Move: A Life ise bu sefer tıp alanıyla tanışmasına sahnelik eder. Hastaları görmek ve onları dinlemenin, onların sıkıntılarını anlamaya çalışmanın, onlar için kaygılanıp, sorumluluk altına girebilmenin yeni bir deneyim olduğundan dem vurur. (4)

Bunların ardından akıllara şu soru gelmektedir: Doktor-hasta ilişkisi mahremiyetinin kliniğin duvarları içerisine hapsolduğu, katı etik kuralların hâkim olduğu bir dünyada örnek vakaların öykü formunda topluma anlatılması nasıl bir cesaretin ürünüdür? Sacks bu konuda eleştiriler almaktaydı. Hastalarıyla görüşmelerinden oluşan anekdotların paylaşımında dozu kaçırdığı söyleniyor hatta kimi hasta hakları aktivistlerine göre bunun bir etik ihlale bile işaret etiği dillendiriliyordu. (5, 6) Sacks ise The Guardian’da 10 Mayıs 2002 tarihinde yayınlanan bir röportajında bunun riskli bir iş olduğunu zaten bildiğini söyleyecektir!

Beyin plastisitesinin önemi

Bunlar bir yana, anlattıkları göz önüne alındığında eserlerinde dikkatli bir okuyucunun gözünden kaçmayacak belli bir duygu akışı da hâkimdir. Bilimsel, özdeş ve analitik ilkelerce yönetilen bir dünyada bu kadar öne çıkmış olması belki de “sadece” vaka öyküsü anlatıcılığından ileri gelmediğini düşündürmektedir. Üstü kapalı olarak beyin plastisitesinden söz ettiği bir bölümde, nörolojik hastalık olgusuna bakışının bir özeti ile bunun anlaşılması mümkün olabilir:

“Bir hekim olarak ben, doğanın zenginliğini; sağlık ve hastalık olgularında, insan organizmasının, bireylerin çevrelerine uyum sağlayarak kendilerini yeniden yapılandırdıkları sonsuz ‘uyum’ biçimlerinde aramak gerektiğine inanıyorum… Kusurlar, sakatlıklar, hastalıklar, bu anlamda paradoksal bir rol oynarlar ve onlar olmadan hiçbir şekilde farkında olmayacağımız, hatta hayal bile edemeyeceğimiz gizli güçleri, değişimleri, gelişmeleri, yaşam biçimlerini ortaya çıkarırlar… Hastalıkların ve sakatlıkların gelişimindeki yıkıcı ve tahrip edici unsurlar kişiyi dehşete düşürse de, kimi zaman bunların yaratıcı özelliklerinin bulunduğu da öne sürülebilir – belirli davranış biçimlerinin yok olmasıyla sinir sistemi yeni yollar ve yöntemler keşfetmek zorunda kalır ve böylece beklenmeyen bir gelişme ve evrim süreci başlatılmış olur.” (7)

Dipnotlar

1) Türkçe çevirisi yapılan kitapları -yayınlanma sırasına göre- Karısını Şapka Sanan Adam (1996, YKY), Mars’ta Bir Antropolog (1997, İletişim), Renkkörleri Adası (1998, YKY), Sesleri Görmek: Sağırların Dünyasına Bir Yolculuk (2001, YKY), Dayanacak Bir Bacak (2001, YKY), Migren (2002, YKY), Uyanışlar (2003, YKY), Tungsten Dayı: Kimyasal Bir Çocukluğun Anıları (2004, YKY), Müzikofili: Müzik ve Beyin Öyküleri (2007, YKY), Aklın Gözü (2013, YKY), Halüsinasyonlar (2015, YKY) olup, henüz Türkçeleştirilmemiş eserleri ise Oaxaca Journal (2002), On the Move: A Life (2015), Neuro Tribes: The Legacy of Autism and the Future of Neurodiversity (2015) adlarını taşımaktadır.

2) Sacks, O. W (1995), Karısını Şapka Sanan Adam, 4. baskı, çev. Ç. Çalkılıç, YKY, İstanbul, 2001.

3) Mesulam, M. M. (2000), Davranışsal ve Kognitif Nörolojinin İlkeleri, 1. Baskı, çev. Ed. İ. H. Gürvit, Yelkovan Yayınları, İstanbul, 2004. s.257-283.

4) Sacks, O. (2015). On the Move: A Life. Knopf.

5) Weinraub, J. (1991). Oliver Sacks: Hero of the Hopeless; TheDoctor of ‘Awakenings’, With Compassion for the Chronically III,The Washington Post.

6) Shakespeare, T. (1996). Book Review: An Anthropologist on Mars. Disability and Society 11 (1): 137-142.

7) Sacks, O. W. (1995), Mars’ta Bir Antropolog, 1. Baskı, çev. O. Yener, İletişim, İstanbul, 1997.