Ana sayfa 142. Sayı Biyolojiden sosyolojiye ‘duygular’

Biyolojiden sosyolojiye ‘duygular’

894
PAYLAŞ

Meriç Öztürk

“Duygu teorilerini” evrimsel teoriler ve sosyo-kültürel teoriler olarak iki parça halinde inceleyebiliriz. Evrimsel teoriler, tahmin edebileceği gibi, duyguların evrimsel sürece katkısını ve bu süreç içerisinde gelişimini incelerken, sosyo-kültürel teoriler duyguların sosyal ve kültürel davranışlar tarafından nasıl etkilendiğini açıklar.

 

Ayakkabılarını parlatıp takım elbise giyebilirsin,
Saçını tarayıp pek de hoş görünebilirsin,
Bir gülümseme arkasında yüzünü saklayabilirsin,
Saklayamayacağın tek şey,
İçinde kötürüm olduğun zamandır

John Lennon böyle söylemiş. Doğru değil mi? Günlük hayatımızda, çoğu durumda, ruh halimizi dışarı yansıtmamak için elimizden geleni yaparız, kıyafetlerden, makyajdan, yalan gülümsemelere kadar. Ne yazık ki bir ömrü maske takarak geçirmek zordur. Öyle bir an gelir ki, artık içimizdekileri taşıyamaz hale geliriz. Sinir olsun, sevgi olsun bir şeyler artık fazla gelmeye başlamıştır ve bunları dışarı vurma ihtiyacı hissederiz. Kimimiz duyguların sahibine (ya da bu duygulara sebep olana) döker içini, bazılarımız sanata adar kendini, bazılarımız ise içinde tutmaya devam eder duygu yoğunluğuna neden olan hislerini (işleri ne zordur ama). Fakat ne olursa olsun, ne kadar sürerse sürsün o hisler, o duygular insanda değişimler yaratır. Anne Frank’ın Bir Genç Kızın Günlüğü’nde dediği gibi “hisler asla yok sayılamaz, ne kadar haksız ve nankör görünseler de.”

Aşk, limbik sistemdeki Singulat girus’un uyarılması ile oksitosin ve vasopressin hormonlarının salgılanması sonucu oluşan bir duygu durumu. Ama siz yine de Gustav Klimt’in “The Kiss” (Öpücük) adlı tablosuna bakın.

Sanatın doğuşuna belki de zemin hazırlamış olan bu duygu yoğunlukları, bizi diğer hayvanlardan ayıran ana etmenlerden birisidir aslında. Peki, vereceğimiz kararları etkileyen bu duygular nasıl oluşuyor? Neden varlar? Çoğu durumda mantıklı karar vermemizi engelliyorlarken nasıl oldu da evrimsel süreç bu durumları destekledi? Ya da en kısa şeklinde soracak olursak: “Duygu” nedir?

Şimdiye kadar sizleri belli bir ruh haline soktuysak ne mutlu bizlere. Fakat buradan itibaren işin kimyasal ve biyolojik boyutunu inceleyeceğiz ve sizlere aslında hislerimizin ve duygularımızın basit (ya da karmaşık) biyokimyasal süreçler dizisi olduğunu göstereceğiz. Duyguların maneviyatına hayran olan bazı okurlarımız için anlatılacaklar sinir bozucu olabilir; onlardan şimdiden özür diliyoruz.

Duygu üzerine teoriler

İnsanoğlu kendi varlığını sorgulamaya başladığından beri metafiziksel olguları da sorgular. Bazı duygu durumları da “ruh” ile özdeşleştirildiğinden, sorgulayanların yolları bir noktadan sonra “duygulara” gelmek zorundadır. Platon’un da yolu bahsettiğimiz konuyla kesişmiş. Platon “insanın davranışları üç ana kaynaktan beslenir: Arzu, duygular ve bilgi” diyor. Duyguları ise aklın zıttı olarak düşünüyor. Yani belli bir olayı yargılamaya ve neden-sonuç ilişkisi kurmaya çalışan insanda duyguların ve aklın her zaman çatıştığını söylüyor.

Bu konu üzerine kafa yormuş bir diğer isim ise Charles Darwin. Darwin duyguların karar mekanizmaları üzerine etkisinin, doğal seçilimin zorluklarına kafa tuttuğunu düşünüyor. Ayrıca duyguların verdiğimiz kararlar üzerinde pozitif etkilerinin de olduğunu düşünüyor, tabii ki verilecek karar duygu ve mantık ile birlikte yoğrulduğunda.

Kişisel düşüncelerin ötesinde “duygu teorilerini” evrimsel teoriler ve sosyo-kültürel teoriler olarak iki parça halinde inceleyebiliriz. Evrimsel teoriler, tahmin edebileceği gibi, duyguların evrimsel sürece katkısını ve bu süreç içerisinde gelişimini incelerken, sosyo-kültürel teoriler duyguların sosyal ve kültürel davranışlar tarafından nasıl etkilendiğini açıklar.

Duyguları tetiklemek

Aslında “duygu” dendiğinde hepimizin aklına “aşk” gelecektir. Platon’un söz ettiği duygu-akıl zıtlaşmasının en açık örneğini âşık olduğumuz zaman yaşarız. Onu gördüğümüzde kör olmamız, duygularımızın mantığımızın önüne geçmesinden fazlası değildir. Aslında aşk, hayat gibi, biyokimyasal bir süreçten daha fazlası değildir. Destanlar yazdırmış olan, duyguların efendiliğini korku ile paylaşan aşkı bu kadar basite indirgemek biraz komik kaçıyor, evet. Ancak ne yazık ki gerçekçi olmamız gerekiyor, en azından bu yazıda.

Söz ettiğimiz biyokimyasal süreç merkezi sinir sistemimizin dışarısında tetikleniyor. Duyacağımız bir müzik, alacağımız bir koku, tabii ki en etkilisi olan maşuku görmek bu süreci başlatabiliyor. Duyu organlarımıza gelen uyartılar sinir hücrelerimizin yardımıyla beynimize iletiliyor. İletilen uyartılar limbik sistemimize ulaştığında ise artık hormonlar salgılanıyor ve iş işten geçmiş oluyor. İşte ona karşı olan hislerimizi hatırladık! Hormonların vücudumuzun her noktasına itinayla ulaşabilmesinden ötürü, ne acıdır ki hislerimizi kolay kolay unutamıyoruz, canımızı yakıyor olsalar da.

Hayatta kalmamıza doğrudan etki eden “korku” duygusuna çok şey borçluyuz. (Edvard Munch’un “The Scream” (Çığlık) adlı tablosu).

Peki, süreç bu kadar basit işliyorsa neden farklı duygular mevcut? Limbik sistem duyguları düzenleyen bir beyin bölgesidir. Adından da anlaşılacağı gibi bir sistemdir, yani birçok bölgeyi içerisinde barındırmaktadır. Uyartı limbik sisteme ulaştığında, sistemde ilişkili olan kısma iletilir ve ulaştığı bölgeyi anlık olarak aktive eder. Bu aktivite sonucunda hormon salınımı tetiklenir ve vücudumuz salınan hormona göre fizyolojik tepkiler vermeye başlar. Uyartılara ev sahipliği yapan bölgelerin çeşitli ve birbirinden farklı olması birden fazla duygunun oluşmasına da önayak olur.

Tekrar aşka dönelim. Bu doğrultuda aşk, limbik sistemdeki Singulat girus’un uyarılması ile oksitosin ve vasopressin hormonlarının salgılanması sonucu oluşan bir duygu durumu. Ancak Singulat girus tek merkez değil, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, beynimizdeki ödül mekanizması ile ilişkili kısımların da âşık olma durumunda aktivite gösterdiği biliniyor. Belki de bu yüzden âşık olmak ve sevilmek hoşumuza gidiyor.

Ancak aşk tek duygu değil. Yani hayat aşktan ibaret değil. Hayatta kalmamıza doğrudan etki eden “korku” duygusuna çok şey borçluyuz. Bu duygunun da süreci aşk ile aynı şekilde işliyor. Fakat aşktan farklı olarak korku, limbik sistemin amigdala bölgesinin aktive olması sonucu oluşuyor. Bu bölge, üretimini tetiklediği adrenalin ve nöradrenalin hormonları sayesinde vücudu “savaş ya da kaç” durumuna hazırlıyor ve bu süreçte başarılı olan bireyler, tehlikeli durumdan kurtularak, genlerini sonraki nesle aktarmayı başarabiliyor.

Bazı durumlarda ise kaçmak ne yazık ki işe yaramıyor ve içimizdekileri dışarı dökmemiz gerekiyor. Burada ise jest ve mimikler devreye giriyor.

Duygu yansımaları

Utangaç biriyseniz beğendiğiniz bir insana açılmak sizin için son derece zor bir iştir. Belki de bu yüzden onunla konuşmak yerine gözlerine bakmayı, ona gülümsemeyi tercih edersiniz. Muhtemelen karşıdaki de bunu anlayacak ve belki de ilk adımı o atacaktır. Aslında doğal ortamda olan da bundan çok farklı değil. Tabii çoğu hayvan mimikler yerine vücut dilini kullanmayı tercih ediyor. Karşı cinsi etkilemek için yapılan vücut hareketlerinin geneline kur diyoruz. Eğer kur yapmayı becerebiliyorsanız muhtemelen neslinizi de devam ettirmeyi becereceksiniz. Kuşlarda kur yaparak karşı tarafı etkilemeye çalışmak çok yaygın. Birçok kuş türünde, genelde erkekler olmak üzere, bireyler kanat çırparak, karşı cinse karşı dans ederek ve bazı türlerde ses çıkararak kur yapma aşamasını gerçekleştiriyor. Karşı cins de bu kurdan tatmin olursa artık bir çift oluyorlar.

Havada kur yapan kuş.

Ancak ne yazık ki her türde sadece kur yapmak yetmiyor. Özellikle de memelilerde, çiftleşmek için bir rakiple karşı karşıya gelmek çok yaygın. Ancak türün devamlılığını korumak adına bireyler genel olarak fiziksel temasta bulunmuyorlar. İşe rakibi tartmakla başlanıyor. Tartma esnasında taraflar testosteronun katkılarıyla oluşan sesleri çıkarmaya başlıyor, üreme içgüdüsünün verdiği heyecanla yüz ifadeleri ve duruşları değişiyor, kendilerini olduğundan daha büyük göstermeye çalışıyorlar. Bu sürecin sonunda bir taraf pes ediyor ve dişisini güçlü erkeğe bırakıyor. Elbette zaman zaman iki taraf da pes etmiyor. İşte bu sefer kıran kırana bir mücadele yaşanıyor ve bu mücadele bir tarafın ölümüne dek sürebiliyor. İki durumda da güçlü olan kazanıyor ve neslini devam ettirmeye hak kazanmış oluyor. Cinsel seçilim açısından bakıldığında içerideki duyguları başarılı bir şekilde dışarıya yansıtmak eş bulmak açısından çok önemli. Ancak iş grubu korumaya geldiğinde, mimikler ve vücut hareketleri daha da önem kazanıyor. Grup yok olacaksa üremek neye yarar!

Sadece kur yapmak yetmiyor. Başta memelilerde olmak üzere birçok türde çiftleşmek için bir rakiple karşı karşıya gelmek çok yaygın.

Gruplar halinde yaşamak tamamen güvenli değildir, bireyler tehditle her an karşı karşıyadır. Tehdit durumlarında, içgüdüsel olarak, yavrular korunur. Buna kendi doğamızda da rastlamak mümkün. Karşılaşılan bir tehdidi gruptan, özellikle de yavrulardan uzak tutmak için yine yüz ifadeleri ve çıkarılan sesler devreye girer. Grubun güçlü bireyleri, grubu korumak adına, tehditten kaçmayı değil, onunla savaşmayı tercih ederler. Tabii ki düelloyu fiziksel temasa girmeden kazanmak iki tarafın da tercihi, ancak savunan türün düellodan kaçma lüksü ne yazık ki yok. Bu sefer de adrenalin hormonunun katkılarıyla oluşan sesler ve yırtıcı hareketler tehdide karşı sergileniyor. Bu şekilde veya savaşarak tehdit yuvadan uzaklaştırılıyor ve grup yaşamına devam ediyor. Güç gösterisi yetersiz kaldığında ise hazin son kaçınılmaz oluyor.

Uzun lafın kısası, yüz ifadeleri ve duyguları oluşturan biyolojik süreçler cinsel seçilim ve doğal seçilim ile destekleniyor. Bu yeteneğe sahip olanlar hayatta kalma ve üreme olasılıklarını yükseltiyor, sahip oldukları yetenekleri sonraki nesle aktarmayı başarıyor. Eğer yüz ifadeleri, yeni nesle aktarılan diğer çoğu yetenek gibi, popülasyondaki bireylere bu tarz avantajlar sağlamasaydı muhtemelen evrimleşmezdi, günümüze kadar var olmaya devam etmezdi. Aslına bakarsak, mimikler bu canlıların hormonlarının tetiklemesi sonucu oluşan birer araçlardır. Yani, evrimleşen duygular, zamanla bireylere bu yetenekleri kazandırıyor. Tüm bu verdiğimiz örnekleri duygulara uyarlamak da mümkün. Ancak görüldüğü gibi, duyguların varlığı, kaçmak gibi bir seçeneğinizin olmadığı durumlarda, mimikler olmaksızın pek de avantaj sağlıyormuş gibi görünmüyor.

Sosyalleşen duygular

Duyguların neden var olduğunu evrim ile anlatmak mümkün. Ancak duyguların neden bu kadar çeşitli olduğunu evrimi kullanarak anlatmak, deveye hendek atlatmaktan daha zor olacaktır. Çünkü insanoğlu bir seviyeden sonra artık doğal seçilimi kırmıştır ve evrimin takip edemeyeceği derecede hızlı değişim göstermeye başlamıştır. Nihayetinde Homo sapiens başarılı şekilde sosyalleşmiştir. Sosyalleşen insan grupları zamanla kendi kültürlerini oluşturmuşlardır. Ancak fizyolojik özelliklerin aksine kültürel özellikleri sonraki nesle aktarmak için genleri kullanmak mümkün değildir. Kültürün devamlılığı için yeni doğan bireyler o kültürün değerlerine maruz kalmalıdır.

Pasifik’te küçük bir adada yaşayan Ifalukların sahip olduğu bir duygu var. Antropolog Catherine Lutz bu duyguya “fago” ismini vermiş. Fago merhamet, aşk veya hüzün yerine kullanılıyor bu toplulukta.

Sosyologlara göre duygular toplumun ve toplumun sahip olduğu kültürün oluşturduğu bir fenomendir ve bireyler bu fenomeni deneyimleyerek öğrenirler. Bu açıklama bazı durumları en iyi ifade eden açıklamadır. Örneğin Pasifik’te küçük bir adada yaşayan Ifalukların sahip olduğu bir duygu var. Antropolog Catherine Lutz bu duyguya “fago” ismini vermiş. Fago merhamet, aşk veya hüzün yerine kullanılıyor bu toplulukta. Bizim toplumumuza bakacak olursak bu tarz bir duyguya sahip değiliz. Ancak içimizden birisi Ifaluk’da büyüseydi muhtemelen “fagoyu” deneyimleyecek ve öğrenecekti.

Ayrıca söz ettiğimiz örnekten, çok farklı duyguların var olmasının toplumların çok farklı kültürlere sahip olmasından kaynaklandığı sonucunu da çıkarabiliriz. Eğer başka türler bizlerden daha az duyguya sahipse, bunun nedeni bizler kadar büyük ve sosyal gruplar halinde yaşamıyor olmalarıdır.

Sosyologların bir diğer iddiası duyguların ve onların ifadelerinin toplumsal normlara, değerlere ve beklentilere göre şekillenmesi. Yani biraz önceki örneği göz önüne alırsak Ifalukların sahip olduğu fago duygusu, ya da ifade şekli, onların eskiden beri gelen kültürlerinin ve değerlerinin birikimi sonucu oluşmuştur. Bu da yine çok farklı toplumlarda bazı duyguların çok farklı şekilde ifade edilmesinin nedenidir.

Bunların yanında elbette ki evrensel duygular ve onların evrensel ifade biçimleri de vardır. Aslında bu, din, dil, ırk ayırmaksızın bizleri birleştiren bir olgu. Dünya’nın istediğiniz yerine de gitseniz, bir insanın üzüldüğünü anlayabilir, sevindiğinde siz de onunla bu sevinci paylaşabilirsiniz. Böyle zamanlarda aslında hepimizin “insan” olduğu aklımıza gelecektir.

Duyguların öyküsü kısaca böyle. Başlarda hayatta kalmaya yararken, insanoğlu ile birlikte evrimleşerek sosyal hayvan olmanın en önemli kriterlerinden birini oluşturdular. Araştırmacılar dört koldan diğer hayvanlarda da duyguları ve onları nasıl ifade ettiklerini arıyorlar. Her geçen gün elimize yeni bilgiler geçiyor ve bu bilgiler ışığında Dünya üzerinde var olan her canlının duygulara sahip olduğunu öğreniyoruz. Bizlere düşen görev ise bencillik etmeyerek onları da kanatlarımızın altına almak sadece. Aslında, zor bir görev değil…

Kaynaklar

– http://www.theatlantic.com/health/archive/2014/02/new-research-says-there-are-only-four-emotions/283560/

– http://www.affective-sciences.net/system/files/biblio/1995_Scherer_Genstudies_Plato.pdf

– http://www.iep.utm.edu/emotion/#H4

– https://www.boundless.com/sociology/textbooks/boundless-sociology-textbook/socialization-4/learning-personality-morality-and-emotions-45/sociology-of-emotion-279-8239/

– http://onlinelibrary.wiley.com/store/10.1002/cd.271/asset/271_ftp.pdf;jsessionid=D409DD3C8677A7B47205A2BFF1A9F77E.f04t02?v=1&t=icwcmbfo&s=9c55617b1c02a1ef77592b51e3438c5265f28f41

– http://www.jstor.org/stable/2786901?seq=1#page_scan_tab_contents