Ana Sayfa Bilim Gündemi Göçlerin göçertmemesi için…

Göçlerin göçertmemesi için…

261

Ender Helvacıoğlu

Son 50 yılda Türkiye’nin toplumsal yapısındaki en çarpıcı gelişme kent-kır oranındaki değişimdir. 1970’te halkın yüzde 61,5’u köyde yaşarken kentlerde yaşayanların oranı yüzde 38,5 idi (bu oran 1950’de 75’e 25). 2022 yılında ise köyde yaşayanlar yüzde 17,3, orta yoğun kentlerde yaşayanlar yüzde 14,8, yoğun kentlerde yaşayanlar ise yüzde 67,9. Bu çarpıcı değişim 70’lerde başlıyor, 80’lerde hızlanıyor, 2000 sonrasında ise tavan yapıyor ve bugünkü tablo oluşuyor.

Bu tür değişimler genellikle hızlı endüstri devrimi yaşayan ülkelerde görülür. 19. yüzyıl Batı Avrupa’sı, 2000’li yılların Çin’i örnek gösterilebilir. Fakat Türkiye’de böyle bir endüstri devrimi yaşanmadı. Türkiye bir tarım ülkesinden sanayi ülkesine dönüşmedi. Kır kente, tarım sanayiye dönüşmedi. Tarım çöktü ve insanlar büyük kentlere doluştu. Yoksulluk ve terör bu eğilimin ana nedenleriydi. Sonuçta büyük kentler büyük köylere dönüştü. Kır ortadan yok olurken kentler de kentliğini yitirdi.

Bu veriler son 50 yılda büyük bir iç göç yaşandığını da gösteriyor. Bir istatistiğe ulaşamadım ama rakamların gösterdiği Türkiye’nin mevcut nüfusunun büyük bir çoğunluğunun son 50 yılda radikal bir biçimde yer değiştirdiği. Radikal derken kastım şu: Köylerini ve tarımcılığı bırakıp yakınlardaki kasabaya veya kente (yerel sanayinin gelişmesi sonucu) yerleşmiyorlar. Böyle olanlar da var elbette ama çoğunluk bölge değiştiriyor, yani göç ediyor. Örneğin bugün İstanbul’da 60 yıldır bu kentte yaşayan ailelerin oranı ne kadardır? Küçük bir azınlık oldukları tahmin edilebilir.

Bir sanayi atılımı gerçekleşmemesine karşın yaşanan bu yoğun iç göç olgusu, Türkiye’nin siyasal yapısının son 40-50 yılda çarpıcı biçimde değişmesinin de temel nedenlerinden biridir.

70’lerde, bu iç göç, solun tabanının genişlemesine ve kitleselleşmesine yol açmıştı. Büyük kentlerde pıtrak gibi ortaya çıkan, göç eden yoksulların ve emekçilerin yerleştiği gecekondu semtleri, CHP’nin oy depoları ve sosyalist örgütlerin kadro kaynaklarıydı. 60’lı yılların devrimcileri, genellikle cumhuriyetin yarattığı kentli orta sınıf ailelerin okumuş aydınlanmış üniversiteli çocuklarıydı. 70’lerde buna göçle gelen Anadolu yoksullarının çocukları da eklendi ve sözünü ettiğimiz kitleselleşme yaşandı. Bazı sorunlar çıkıyordu ama bu nispeten dengeli ve uyumlu bir gelişmeydi. Solun güçlü varlığı, eski kentlilerle göçle gelenler arasında doğabilecek çatışmaları engelleyen ve ortak yaşamı destekleyen bir faktördü.

12 Eylül faşist darbesi, sistem açısından çok tehlikeli olan bu gelişmeye müdahale etti, solu ezdi, Türk-İslam Sentezi ideolojini pompalayarak İslamcılığın önünü açtı. İç göç daha da yoğunlaştı ama politik yönü ve etkisi farklılaştı. Elbette dünya çapında yaşanan politik gelişmeler de bu eğilimi güçlendirdi.

AKP, bu toplumsal gelişmenin (endüstri atılımı yaşanmadan iç göç) ve 12 Eylül’ün siyasal müdahalesinin sonucudur. Kalıcı olmasının nedeni de böyle bir sosyolojik ve politik olgudan beslenmesidir. 80 sonrası daha da yoğunlaşan iç göçle gelenler artık solun değil, esas olarak siyasal İslam’ın tabanı oldular (Kürt illerinden gelenlerin farklı bir dinamiği var, ayrıca tahlil edilmeli). Yine içgüdüsel olarak sistem karşıtıydılar, mevcut düzene öfkeliydiler, ama bu öfkeleri solun yokluğunda İslamcılık tarafından temsil edildi. Yeni gelenler artık sosyalist ve aydınlanma değerleriyle değil İslamcı değerler ve temalarla kendilerine alan açmaya, kabul ettirmeye ve “adam olmaya” çalıştılar.

Solun yokluğu, eski kentlilerle göçle gelenler arasında dengeli bir sentezin oluşmasını engelledi ve uzlaşmaz bir çatışmanın doğmasına yol açtı. Öte yandan çarpık bir sosyopolitik olguyu da yarattı. 70’lerin tam tersine, 80 sonrası göçlerle gelenlerin yerleştiği yoksul semtler, siyasal İslam’ın oy deposu ve kadro kaynağı olurken, solculuk, aydınlanmacılık, laiklik, sosyalistlik vb. eskiden merkez sağın elinde olan nispeten orta sınıfların yoğunlaştığı yörelere sıkıştı. Bu, 12 Eylül darbesinin müdahalesiyle oluşan ve günümüzü dahi belirleyen çok önemli bir sosyopolitik değişimdir.

***

Bu tablonun değişmesi ve AKP rejiminden kurtulmak için ya 12 Eylül’ün zıddı bir politik müdahale yapılacak ya da yaşanan sosyolojik sürecin kendiliğinden olumsuzdan olumlu politik gelişmelere yol vermesi beklenecek (Bu mümkündür, hatta büyük olasılıktır, ama zaman alacaktır; böyle bir zamanımız var mı bilmiyorum). Yani ya politika ya da sosyoloji bu meseleyi çözecek. İkisini de biraz açalım.

Son dönemde Cumhuriyet mitingleri ve Haziran direnişi, bu sıkışmışlığı aşmak adına yürütülecek politik müdahalelere yol verebilecek büyük toplumsal hareketlerdi. İlkinin Anadolu’ya ve emekçi kesimlere yayılması ve bir iktidar yürüyüşüne dönüşmesi -nedense- bizzat önderliği tarafından engellendi. İkincisi ise son derece yaygın bir hareket olmasına karşın politik önderlikten yoksundu. Böylece ülkenin kaderini değiştirebilecek çaptaki bu kitle hareketleri politik önderlik iddiasında bulunan muhalif kesimler tarafından göz göre göre harcandı ve bugüne gelindi.

CHP’nin bu sıkışmışlığı aşacak, emekçilere ve Anadolu’ya açılacak bir niteliği ve potansiyeli bulunmadığı defalarca görüldü. Günümüz CHP’si bu sıkışmışlığı kabul eden, hatta ondan güç alan, bu konfor alanını korumakla yetinen bir müzmin muhalefet partisine dönüştü. Son dönemde dikkate değer bir çıkış yapan TİP de henüz bu niteliğe sahip değil. TİP’in son seçimlerde kitlesel bir oy alması çok değerlidir, ama bu durumu değiştirecek bir manivelayı henüz yaratabilmiş değil. TİP’in yüksek oy aldığı yerlere bakıldığında, buraların CHP’nin yüksek oy aldığı yerler olduğu görülür. Yani TİP gericilere kaptırılmış kitlelerden oy almadı, oradan bir parça koparamadı; baraj sorununu aşmanın getirdiği avantajla CHP’nin sosyalist kesiminin ve genel olarak kentli sosyalistlerin oylarını topladı. Bu, politik bir başarıdır ama sosyolojik bir müdahale olmaktan henüz uzaktır.

Ama toplumdan ve politikadan umut kesilmez. Türkiye gibi geçiş dönemini yaşayan çatışmalı ülkelerde aniden gelişebilecek bir toplumsal hareketlenme doğru bir politik önderlik ile birleşebilirse bu handikabı alt edecek bir manivela yaratılabilir.

***

Eğer bu durumu radikal biçimde değiştirecek bir politik müdahale gerçekleşemezse, sorun sosyolojik gelişme süreci içinde, bin bir çatışma ile çözülecektir. Tarihin kılıcı devreye girmezse, tekerleğine kaldık demektir. Tarihin kılıcının ne yapacağı belli olmaz, ama tekerleği genel olarak bizden yanadır. Fakat tekerleğin de yavaş ilerlediğini, zaman zaman durduğunu, hatta geri gittiğini, bazen de batağa saplandığını bilelim. Kısacası, sosyolog bekler belki ama politikacı tekerleği bekleyemez. Sadece karamsarlığa ve umutsuzluğa kapılmamak için bu vurguyu (tekerleğin bizden yana olması) yapmak gerekir. Siyasi tablo şimdilik bizden yana değil ama sosyoloji bizden yanadır.

Elbette ülkemiz gündemine yeni giren dış göç olgusu, bu süreci geciktirebilir, daha da karmaşıklaştırabilir, çatışmalı bir hale getirebilir. Ama sürecin temeldeki akışını değiştirmeyecektir (hatta kim bilir belki hızlandırabilir de).

Geniş sürece baktığımızda, gerek 60’lardan itibaren yaşanan iç göç, gerekse son 10 yılda gündeme giren dış göç, birer “kendiliğinden modernite” akımıdırlar. Bu göçlerle gelen insanlar moderniteyi yıkmayı değil, moderniteye ulaşmayı hedefliyorlar; güvenliğe, huzura, refaha kavuşmayı amaçlıyorlar. Elbette bin bir türlü yükleriyle ve gerilikleriyle birlikte geliyorlar.

Bulundukları coğrafyalarda modernite umudunu yitiren insanlar kendilerini yollara vuruyorlar. 20. yüzyılın devrimler ve ulusal kurtuluş mücadeleleri çağında böyle bir eğilim yoktu; kendi vatanlarını değiştirme umudu taşıyor ve bunu güçlü politik odaklar önderliğinde eylemli olarak gerçekleştiriyordu insanlar. Bu durum 21. yüzyılda (şimdilik) ne yazık ki değişti. Kendi ülkemizde son 60 yıldır yaşanan iç göçün nedeni, toprak reformunun yapılamaması, yoksulluk sarmalının kırılamaması ve Kürt sorununun demokratik bir çözüme kavuşamaması değil mi? Öte yandan iyi yetişmiş gençlerimizin ve nitelikli emek gücümüzün yurtdışına (Avrupa’ya, Kuzey Amerika’ya) gitmeye çalışmasının nedeni de -tıpkı Afganlı, Suriyeli, Afrikalı insanlar gibi- bulunduğu ülkeden umudu kesip, güvenliği ve refahı yurtdışında araması değil mi? Bizim kolejli gencimiz ve yetişmiş doktorumuz da Afganlı yoksul da aynı şeyi istiyor: Biraz daha modernite. Buna kendi ülkesinde erişme umudunu yitirince gözünü yurtdışına dikiyor.

Yaşadığımız geçiş aşamasında, göçler, mevcut moderniteyi tahrip etme eğilimi olarak gözükebilirler; kısa vadede böyle bir etkileri de vardır gerçekten. Ama uzun vadede (kuşaklar geçtikçe) birer modernite akımı olacaklardır ister istemez.

Sol, -elbette bazı tedbirleri savunacaktır ama- bu göç sosyolojisine tepkinin siyasetini yaparsa kaybeder, kendini reddeder. Yazımızın başında çizdiğimiz sıkışmışlık tablosuna da mahkûm olur. Çünkü bu tepkinin esas adresi ya halktan kopuk elitist kesimler ya da etnik milliyetçi, ırkçı, Avrupa-merkezci ideolojik odaklardır. Avrupa’da ve Amerika’da hangi akımların güç kazanmaya başladığını görüyoruz. Türkiye’de de benzer bir tehlike kapıdadır.

Türkiye solu, 70’ler sosyolojisini günümüz koşullarında yeniden üretmenin politik müdahale yollarını bulmaya çalışmalıdır. Büyük çatışmaların önüne geçmenin yolu da budur. Ya bulacağız ya da o sosyolojinin kendi özgün solunu yaratmasını bekleyeceğiz ister istemez.

Türkiye öyle güzel bir ülke ki, sanki minyatür bir dünya gibi. Dünyanın neredeyse bütün çelişkileri bizim ülkemiz ölçeğinde yaşanıyor. Türkiye’de devrimin yolunu bulan dünya devriminin yolunu da bulur. Ya da tersi…

Bu konu daha çok su kaldırır ve ayrıntılarıyla tartışılmaya muhtaçtır. Yapalım bu tartışmaları…

Önceki İçerikBilim insanları artık hangi organımızın ilk önce arıza vereceğini tahmin edebiliyor
Sonraki İçerikAuschwitz tarihi: bir facianın anatomisi