Ana sayfa Astronomi Evrenle söyleşiler 1: Bir karbon atomuyla söyleşi

Evrenle söyleşiler 1: Bir karbon atomuyla söyleşi

1829
PAYLAŞ
Yıldızlarda füzyonla üretilen karbon, süpernova patlamasıyla evrenin uzak köşelerine dağılır. Görsel, Kepler süpernova kalıntısının, çok dalga boylu X-ışını, kızılötesi ve optik bir derlemesi, SN 1604.

Richard T. Hammond

Bu bölümde, Evren’in en temel cisimleri ya da atomaltı parçacıklar hakkındaki pekâlâ teknik olabilecek bilimsel bilgiyi, konuşma dilinin canlılığına, anlaşılırlığına ve yalınlığına ustaca yedirilmiş olarak, gazetelerin pazar eki söyleşilerinin akıcılığında okuyacaksınız. Okuyacağınız metinlerde, insansı özellikler, insan düşünce ve davranışları doğaya yüklenmiştir; ama biraz farklı olarak… Yazar Richard T. Hammord, bir anlatı türü olarak fablı, “Evren çapına” çıkarmış ve “atomaltı ölçeğe” indirmiştir. Evren’in en büyük, en küçük ve en ilgi çekici nesnelerini söyleşi formatında konuşturmuş; kayıt aletini sarmal gökadaya, kara deliğe, Güneş’imize, kuazara, yanı sıra uranyum atomuna, kuarka, sicime ve hatta antimaddeye ve boşluğa da uzatmaktan çekinmemiştir. Küçüklü büyüklü doğal nesneler, kendileriyle yapılan bu söyleşilerde, oluşumları, keşfedilişleri, özellikleri, tarihleri ve kendileriyle ilgili kuramlara dair bilgi verirken; insansı psikolojiler takınmış olarak çıkarlar karşımıza. Jüpiter, bir yıldız olabilecekken ancak bir gezegen olabildiği için, ömrünü bir başarısızlık öyküsü olarak görmeye takılıp kalmıştır; sarmal gökada küçümsendiğini sanarak alınganlık göstermektedir; nötron nötr olmayı özelliksiz olmakla özdeşleştirerek, proton ve elektrona öykünmektedir;  bozon ondan üstün olduğunu göstermeye çalıştığı fermiyonla didişmektedir; bir hidrojen bombası üretimine katılmış olan uranyum atomu insanlıktan umudunu kesmiştir…

Her bir doğal nesne, milyarlarca yıl süren ve Evren’in bir ucundan diğer ucuna yayılan “yüksek enerjili” ve şaşırtıcı olayların özneleridir ve “kişisel” öykülerini tatlı tatlı anlatırlar. Maddenin yapıtaşı olan atomlar ve atomaltı parçacıklar, Evren’in çok farklı köşelerinde, farklı gökcisimlerinde, evrensel olaylarda ve dünyada yaşadıklarını, bir macera filminin yer yer düşük, yer yer yüksek tempolu sahneleri gibi peşi peşine aktarırlar.

Keyifli okumalar…

 

EVRENLE SÖYLEŞİLER – 1

Bir karbon atomuyla söyleşi

Çeviren: S. Cansu Özkan

Karbon atomu bize uzak yıldızlardaki doğumunu, Dünya’ya tehlikeli bir yolculukla gelişini, Dünyamız ve Ay’ın oluşumuna dair gözlemlerini ve canlılık üzerindeki heyecan verici rolünü anlatıyor.

– Size bu söyleşi için çok teşekkür etmeliyim. Bu söyleşi benim için bir ilk; doğru soruları sorup soramayacağımdan emin değilim; dolayısıyla lütfen doğaçlama yapmaktan çekinmeyin. Nerelisiniz diye sorarak başlamak istiyorum…

– Bu size şaşırtıcı gelecek belki ama, çok uzun süre önce ve çok uzaklarda olduğu halde, doğumumu gayet iyi anımsıyorum. Sonsuza dek süreceğini sandığım o bekleyişten sonra, nihayet sıram gelmişti. Sayıca ikiden fazla olan ebeveynlerim, sonunda birleşmek için uygun sıcaklığı hissettiler ve doğanın reenkarnasyonu yoluyla üç helyum atomundan bir karbon olarak doğdum.

– Bir füzyon ürünü olduğunuzu mu söylüyorsunuz?

– Evet, kesinlikle öyle. Ancak yeni hayatımla gelen coşkum, yıldızımın soğuması kadar çabuk sönmeye başladı ve bir sürü karbon kopyamdan oluşan, tembel dev bir yıldızın içine hapsolacağımı fark ettim. Ama, yıldızım o muazzam kütleçekim etkisi sayesinde, eşlikçi yıldızımızdan çok sayıda kız kardeş atomu çekiyordu ve ortalıkta sakin topluluğumuzun çökeceğine dair söylentiler dolaşıyordu.

– Yani yeni karbonlar üretecek helyum kalmayınca füzyon durdu ve siz de yörüngenizdeki bir yıldızın atomlarının aklını çelmeye başladınız, öyle mi?

– Evet, sanırım şanslıydım. Söylentiler bizden daha güçlü ve azimli olduklarını kanıtladılar: Sizin zamanı ölçmeye başlamanızdan çok önce, öldürücü bir anda, kütleçekim alanı o kadar güçlü hale geldi ki, hiçbirimiz buna dayanamadık.

Öyle bir ölçüye çöktük ki, aklıma geldikçe hâlâ tüylerim diken diken oluyor; hiçbirimiz ne olup bittiğini anlamadan, Evren’deki en büyük ve en gösterişli patlamayla paramparça saçıldık. Bu olay beni resmen büyülemişti; sadece ilk kez özgür olduğum için değil. O zamana kadar tüm Evren, hidrojen atomları (benim atalarım), helyum ve karbondan başka bir şey barındırmıyordu; ama şimdi, neredeyse ışık hızına ulaştığım yolculuğum boyunca, bütün ağır ve tuhaf element türlerini görüyordum. Bu yeni oluşmuş, korkunç elementlerin, beni bir an bile duraksamaksızın bütün olarak yutabileceklerini kısa sürede öğrendim ve onlardan uzak durmaya çalıştım.

– Bir süpernovayı ve sonrasını mı tanımlıyorsunuz?

– Evet. Ardından binlerce, milyonlarca ve milyarlarca yıl, bir gün gibi hızla geçti ve ben bir kez daha can sıkıcı bir tekdüzelik içerisinde kaldım. Kendimi, evimden uzakta, daha önceki sıcak çevremin tam aksine soğuk, kasvetli, ıssız bir genişlikte kapana kısılmış buldum. En yakın komşularımdan, hidrojen atomlarından, iletişim kuramayacak kadar uzaktaydım.

– Gerçekten iç karartıcıymış. Bu ruh halinden nasıl kurtuldunuz?

– Aradan geçen birkaç milyon yılda, ardımdan gelen önce tek tük, sonra birkaç tane daha komşumu fark edince, umutsuzluğum kayboldu. Çok geçmeden onlarla yeniden eski dostlar gibi geziniyorduk. Aynen o görkemli olayın, yani çöküşün haberini yayan dedikodu kazanının kaynadığı zamanlardaki gibi.

– Fakat bu sizin daha önce söz ettiğinizden farklı bir çöküş. Şimdi, bir yıldız oluşumuna dair söylentilerin olduğunu söylüyorsunuz.

– Evet, söylentilerin doğru olduğu ortaya çıktı. Sonraki birkaç milyon yıl boyunca, ilerde bir yıldız olacağını hepimizin bildiği şeye doğru, etrafında dönerek yavaş yavaş yaklaşıyorduk. Birçok yeni hidrojen arkadaşım yıldızın içine girebildi, ama ben yörüngede sıkışıp kaldım. Uzaktan yıldızın doğumuna tanıklık etmeme rağmen, kendimi dışlanmış, çok yaşlı ve yararlı olmak için fazla ağır hissediyordum.

– Fazla ağır olmakla kastettiğiniz nedir?

– Yeni bir yıldızın içinde, hidrojen füzyonla helyumu üretir ve daha sonra da helyum aynı yolla karbonu üretir. Benim kütlem, hidrojenin kütlesinin 12 katı; gökcisimleri için gerçek bir yakıttan çok son ürünüm.

– Ne yaptınız?

– Korku, kendime acıyışımın kabuğunu bir fındıkkıran gibi kırıverdi. Yörüngede olmama rağmen yalnız değildim. Birçok ağır element ve hatta şu çirkin moleküller etrafımda toplanıyordu. Yeni güneşin ışıklarını boğarken, elektronlarımı çalmak için uğraşıyorlardı. Kaşla göz arasında katı bir demir ve mineral küresinin derinlerine gömülmüştüm. Her yönden itilip kakılan, sonsuzluktan başka gidecek bir yerin olmadığı, korkunç bir karanlık içine hapsolmuş ve zaman algımı tümden yitirmiş durumdaydım.

– Yani Dünya’nın bir parçası haline mi geldiniz?

– Evet. Milyonlarca yıl, hurda araba mezarlığına atılmış eski tekerlekler gibi, üst üste yığıldı. Ama sonunda, henüz ortada bir şey yokken, devasa bir sismik şok geldi. Sismik şok o kadar güçlüydü ki, içinde hapsolduğum korkunç kürenin karnını yardı. Kendimi bir kez daha uzayda, üstelik bir değil iki cismin birden yörüngesinde buldum. Kısa bir süre sonra yörüngem bozuldu, büyük olan cismin yörüngesine girmiştim; bizi etkileyen diğer cisim de aynı yörüngeye dahil oldu. Bir kez daha, uzaydan çok fazla ziyaretçinin uğradığı tuhaf bir topluluğun içindeydim. Bu ziyaretçiler paniğe yol açabilecek bir hız ve şiddetle gezegenime çarpıyorlardı. Büyük oranda su içerdikleri için, onların kalıntıları daha sonra dev okyanusları oluşturacaktı. Bense her binyılda boğulacağımdan korkuyordum.

– Sanırım Ay’ımızın doğumunu ve gezegenimizi bombardımana tutan kuyrukluyıldızları anlattınız, fakat ben boğulabileceğinizi düşünmekte zorlanıyorum.

– Sadece şairane bir laftı… Sonra bütün bu olup bitenden daha ilginç bir şey oldu. Evren’de şimdiye dek gerçekleşen belki de en heyecan verici projenin içinde yer aldım. Füzyon, süpernova, Güneş Sistemi’nin biçimlenişi, Ay’ınızın doğumu ve kuyrukluyıldız bombardımanı… Hepsi bu eşsiz deneyimin yanında solda sıfır kalır. Önce bir molekülün parçası haline geldim, başta bu beni korkutmuştu; ama sonra biz ve daha birçok molekül, büyük bir karmaşıklıkta biçimlendik. Yukarıya doğru, yani yerçekimine karşı su taşıyan uzun tünelleri ve rüzgârda kanat çırpan yeşil havai sayfaları olan, atalarımın ürettiği güneş ışığını emen, hiç de doğal olmayan bir biçim olduğunu söyleyebilirim. Bu ironiyi sevmiştim ve bu yapının, o ışığa yanıt verecek ve onunla reaksiyona girecek olması gerçeğiyle büyülenmiştim.

– Sanki bir tür bitkinin parçası olmuşsunuz gibi anlıyorum, doğru mu?

– Evet, bir ağacın. Ne yazık ki, bu harika dönem uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra, topraktan özümsenecek su kalmamıştı ve güneş ışığı tepkisiz bir yapının üzerine düşüyordu. Daha önce hiç hissetmediğim kadar büyük, felç edici bir kedere gömülmüştüm. Daha da dibe indim. Evren’deki herhangi bir kuvvet kadar kudretli olan zaman, beni komşularımdan ayırdı. Birkaç hidrojen devşirebilecek (ki, onlardan dördüyle genellikle birlikte gezerdik) olmama rağmen, kendimi güç bela kıpırdanılabilen, koyu siyah bir çamurun içinde buldum. Bu durum, hatırlayabildiğimden çok daha uzun yıllar sürdü.

Bu kara kasvet, basınçtaki ani değişimle bozuldu. Hepimiz aynı anda basıncı hissettik ve körlemesine yukarıya körükledik. Kendimi tekrar yüzeyde, bu kez, doğanın kendini aştığını düşündüğüm, tuhaf, geometrik bir şekil içinde kapana kısılmış bir halde buldum. Fakat bu daha göreceklerim ve yaşayacaklarımın yanında bir hiçmiş. Her yerde, her boyuttan, açıklanamayacak, dile getirilemeyecek ve dehşet verici yapılar vardı. Bense arıtıldım, tekrar kullanıldım, terk edildim, kurtarıldım ve genel olarak açıklaması kolay olmayan, muazzam çokluktaki nesne ve şekle sokuldum. Her şey çok hızlı olup bitiyordu, olanı biteni kaydetmek için keşke bir günlük tutabilseydim diye düşünüyordum. Ama malum, bu bir karbon atomu için olacak şey değil.

– Bir dakika lütfen. Öldünüz, yani ağacınız öldü demek istedim; çürüyerek petrole dönüştünüz, peki ya sonra ne oldu? Bir petrol kuyusundan yeryüzüne mi fışkırdınız?

– Hı hıı. Kendimi bütünüyle insanları anlamaya vermiştim; nesiniz, nereden geliyorsunuz… Hatta bir ara kendimi, tuhaf bir planın parçası olarak, bir kadının ayaklarından beline kadar sarılmış bir halde buldum. Bu dönemde çok acayip şeyler gördüm, anlatılır gibi değillerdi. Aslına bakarsınız, bir parçası haline geldiğim uygulamaların birçoğunu kavramakta güçlük çekiyorum. Füzyonun ilkeleri benim için gayet anlaşılır olmasına rağmen, yakın tarihimde yaşadıklarımın çoğu böyle değil.

Halimden şikayetçi olduğumu sanmayın; böylesine dinamik, tempolu bir yaşamın bir parçası olmaktan dolayı mutluyum. Gerçi ertesi gün, kendimi siyah bir akışkana daldırılmış bulunca; üzerimden endişe bulutları geçmedi değil. Neyse ki bu kez hızlıca bir yayınevine gönderildik ve daha bir “i” bile yazamadan; bir sürecin ortasında ve cümlenin sonunda, işte karşınızdayım. Tanıştığımıza çok memnun oldum.

– Ne kadar heyecanlı bir hayatınız olmuş, emekliliğinizde ne yapmayı amaçlıyorsunuz?

– Hayatın önümüzdeki on milyar yıl içerisinde bana ne getireceğini düşünmek istemiyorum. Eğer size kalbimin en derinlerini açsaydım, şunu söylerdim; sizin gibi kısa ömürlü bir insanın bir parçası olabilmek için, en içteki elektronumu verirdim. Yıldızlara dokunmak gibi imkânsız bir şey istiyorum belki…

– Belki de imkânsız değildir…

 

EVRENLE SÖYLEŞİLER 2 – Bir elektronla söyleşi