Ana sayfa 176. Sayı Umduğumuzu bulmak, ummadığımızla karşılaşmak için okumak

Umduğumuzu bulmak, ummadığımızla karşılaşmak için okumak

87
PAYLAŞ

Özer Or

Uzun zamandır biliyorum elimdeki kitabı: İnönü Atatürk’ü anlatıyor. Yeşil bir filtre uygulandığı için hayli gölgelenmiş kapağındaki fotoğrafta da Abdi İpekçi’ye anlatmaya devam ediyor olmalı İsmet Paşa. Dünya Yayınları’ndan çıkmış bu soluk yeşil kitabı sahafta gördüğümde aldırış etmeden geçebilirdim. Açık konuşmak gerekirse o sıralarda Abdi İpekçi’nin bir gazeteci olarak siyasete ilgisi, yakınlığı daha kurcalanmaya değer göründüğü için almıştım kitabı. Onun İnönü ile nasıl ilişki kurduğuna, neleri merak ettiğine, tatmin edici bir yanıta ulaşmak için ne kadar ileri gidebildiğine bakmak istemiştim.

Son yıllarını yaşamakta olan İnönü’nün en kişisel konuları anlatırken bile takındığı diplomat tavır, kimseyi kırmamak, üzmemek için gösterdiği özen çok az ipucu veriyor rivayete meraklı okurun eline. İpekçi de merak edilen her konuyu dile getirmeye çalışmakla beraber nezaketi elden bırakmadığı için bütün hassas soruları kolayca savuşturabilmiş İsmet Paşa. En çok dikkatimi çeken kendisinin başlangıçta harf inkılâbına itiraz ettiğini anlattığı kısımlardı. Yeni harflere karşı olduğu için değil, bunun uygulanamayacağına dair endişelerle itiraz ediyor aslında. Kanunla zorunlu kılınan bir durumun eskiye alışık kudret sahipleri tarafından benimsenmemesi halinde fiilen iki alfabenin aynı anda yürürlükte olacağını ve vatandaşların her iki alfabeyi de öğrenmek zorunda kalacağını düşünüyor. Eski alfabenin öğretilmesi başarılamazken iki alfabenin birden nasıl öğretileceği sorunu İnönü’yü kaygılandırıyor. Yeni harflerin kabulünden tam 40 yıl sonra ise, “inkılâplarda benim kanaatimce en ileri iki tanesi vardır; biri harf inkılâbıdır, biri de kadınların cemiyete girmesi, kadın hürriyetidir; bu ikisini en ileride görürüm ben” diyor gururlanarak. Ona göre aynı zamanda bir kültür istikameti belirlemek olarak da gördüğü bu iki inkılâp toplumda kabul görmek, yerleşmek için uzun zamana ihtiyaç duyuyordu. Özellikle bu inkılâpların tutmayıp geri dönüş yaşanmasından endişe etmiş uzun süre. Kültürel olarak Batılılaşma, modernleşme yolunda çok daha ileriye gitmek mümkün görünse de demokrasilerde bu tarz değişimlerin kolay olmadığını söyleyerek Türkiye’de demokrasinin kültürel alanda genellikle “sağa çeken” yanına da işaret ediyor.

Bu sohbet 36. sayfada noktalanıyor. Kitabı yıllar sonra tekrar hatırlamama neden olan daha ilgi çekici kısmı ise geriye kalan 140 sayfasında saklı bence. İpekçi’nin Cemal Işıksel, Sadi Irmak, Celal Bayar, Şevket Süreyya Aydemir, Sabahattin Selek ve Ayetullah Sümer ile yaptığı söyleşiler konuyla ve dönemle ilgili bulundukları için ek olarak bu sayfalarda verilmiş. Celâl Bayar’la söyleşiye ayrılan kısım kitabın onda biri neredeyse. Atatürk’ün son zamanları, hastalığının teşhisi ve tedavi süreci üzerine başlayan sohbet İpekçi’nin yönlendirmesi ile adım adım Bayar ile İnönü arasındaki ilişkilere, ikisinin Atatürk’le ilişkilerine, ortaklıklara ve ayrılıklara geliyor. Celâl Bayar konunun abartılan ve söylentiye müsait yanlarını da azaltmaya çalışarak aralarındaki fikir ayrılıklarına açıklık getirmeye çalışıyor.

Bayar kendisiyle çalışmasını İnönü’ye Atatürk’ün dayattığı da söylüyor. Fikir ayrılıklarını izah ederken kendi iktisat vekilliği sırasında hazırlanan ilk beş yıllık sanayi planından, Türkiye İş Bankası idareciliği döneminden, SEKA’nın kuruluş sürecinden örnekler veriyor. Atatürk’ün bu konulara yaklaşımını aktarıyor.

“İnönü devletçiydi, Bayar hür teşebbüsten yanaydı” yakıştırmasından pek hoşnut olmadığı için düzeltme ihtiyacı duyuyor. O dönem bazı sermayedarların sanayi kurmak için teşvik edilme biçimlerindeki yanlışlıkların, onların da bu durumu çıkarları için kullanma çabalarının zaten ihtiyatlı biri olan İnönü’yü iyice tedirgin ettiğini ve neredeyse özel teşebbüs karşıtı bir pozisyona sürüklediğini söylüyor. Kendisi ise özel teşebbüse mani olunmamasını bir çeşit kamu kaynağı tasarrufu olarak görüyor. Devletin kaynaklarını sanayi için nitelikli işgücü yetiştirmeye yönlendirmesinden yana. Kâğıt sanayisinin kuruluşuna dair anlattıkları, İnönü’nün özel girişimle yapılmasına karşı çıkışı, Bayar’ın Atatürk’ü ikna edişi bu durumun tipik bir örneği.

Bayar’ın anlatımına göre Atatürk, Hitler’in Avrupa’da zafer kazanması halinde bizim gibi tarım ülkelerinin sanayileşmesine engel olacaklarını düşünüyor. Bizzat katıldığı Londra’daki uluslararası iktisat konferansında Almanlar buhranın önemli sebeplerinden birinin “iptidai madde yetiştiren memleketlerin” sanayileşme çabaları olduğunu iddia ediyor. Dahası, Kanadalı bir temsilci doğrudan Bayar’a “siz şeker fabrikası yapıyorsunuz, vazgeçin bu işten, bizim piyasamız daralacak, satışımız azalacak” diyor.

Belli ki Bayar’ın bu fikirleri ve telkinleri Atatürk’ü etkiliyor. Başlattığı kültürel dönüşümün ekonomik temelini de sağlamlaştırmak isteyen Atatürk sanayileşmeyle ilgili şu sözleri sarf ediyor:

“Bence millet bütün menabii kuvasını sarf etmelidir bu uğurda. Ve en kısa zamanda sanayileşmelidir. Bunun içerisinde kamu teşebbüsü mü, özel teşebbüs mü bilmem nesi yok. Türk milletinin menabii kuvası. Hepsini birleştirip bir an evvel sanayileşmelidir.”

Karma ekonomi kurmaya yönelme fikrinin bu olaylar ve tartışmaların neticesinde doğduğunu anlatıyor Bayar. İşte böyle silik sunulmuş bir kitabın içinde, kolayca göz ardı edebileceğimiz birkaç sayfa dahi bir ülkeye yıllarca yön vermiş politikaların fikri nüvelerinin oluşma ve gelişme evrelerine biraz daha yakından bakmamıza yardımcı olabiliyor. Ummadığımız bilgiyle tesadüfen karşılaşmak için de sürekli arıyor olmak gerek galiba.