Ana Sayfa 192. Sayı Türkiye aydınlanmasının farklı yöntemlere sahip iki öncüsü: Hikmet Kıvılcımlı ve Turan...

Türkiye aydınlanmasının farklı yöntemlere sahip iki öncüsü:
Hikmet Kıvılcımlı ve Turan Dursun

3243

Turan Dursun devrimci bir aydındır, bir aydınlanma kahramanıdır. Hikmet Kıvılcımlı ise hem devrimci bir aydın hem de sosyalist bir politikacıdır. Din tacirlerine karşı tavizsiz bir mücadele ve halkı derinlemesine aydınlatma çabası: Türkiye aydınlanmasının iki öncüsü ateist Turan Dursun ile Marksist Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı buluşturan eksen budur. Turan Dursun ve Hikmet Kıvılcımlı, farklı yöntemlerine karşın aynı safın insanlarıdırlar, birbirlerini tamamlarlar.

İnternet ortamında yayımlanan “Ateizm: Teori ve Pratik” adlı kitabın içinde yer alan bu yazı, yazar tarafından daha önce kaleme aldığı iki makalenin birleştirilip yeniden gözden geçirilmesiyle oluşmuştur. Söz konusu iki yazı şunlardır: 1) “Turan Dursun gerçeği”, Bilim ve Gelecek, Sayı: 79, Eylül 2010. 2) “Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya göre Allah-Peygamber-Kitap: Türkiye’nin ilk Kuran Ansiklopedisi”, Bilim ve Gelecek, Sayı: 81, Kasım 2010.

Türkiye’de İslam dini, İslamiyet tarihi ve özellikle Kuran üzerinde bilimsel ölçütlere sadık kalarak çalışmak, her zaman “tabu konu” olmuştur ve cesaret isteyen bir iştir. Tabii Genç Cumhuriyet dönemini farklı bir yere koymak gerekir. Osmanlı’yı yıkan ve gericilikle hesaplaşan bir devrimin verdiği ivmeyle ve bizzat devrim liderinin “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” şiarının yol göstericiliğiyle yola koyulan dönemin araştırmacıları, son derece radikal tezlere imza atmışlar, bizim bugün bile çekinerek yanaşabileceğimiz tartışmalar yapmışlar. Fakat 1940’lardan itibaren devrimin hız kesmesi, giderek donması ve karşı-devrim güçlerinin hakim hale gelmesiyle birlikte, din araştırmaları yeniden “tabu” haline gelmiş. Bu tabuyu, 1980’lerde, bir İskender Kılıcı keskinliğiyle yerle bir eden kişi Turan Dursun’dur. Dursun, “dinciler”in içinden gelerek, tartışılmaz bir “din alimi” niteliğiyle gerçekleştirmiştir bu atılımı ve bu yüzden çok etkili olmuştur. Bu ekolü devam ettirenler arasında, Prof. Dr. Mehmet Dağ ile öğrencisi Prof. Dr. Hasan Aydın’ı özellikle belirtmek gerekir.

Yine İslamiyet ve Kuran üzerine incelemeleri bulunan Dr. Hikmet Kıvılcımlı ise faklı bir ekoldür. Öne çıkan yönü din araştırmaları değil, ideolojik-politik kimliğidir. Kıvılcımlı’nın, sosyalist hareketin önünü açmak, bilimsel sosyalist düşünce ile ülkenin emekçi halkı arasında köprüler kurmak amacıyla İslamiyet araştırmalarına yöneldiği anlaşılıyor.

Biz bu yazımızda Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı ve Turan Dursun’u, araştırmalarında kullandıkları yöntemler açısından ele alacağız; çalışmalarının içeriğine de biraz gireceğiz ister istemez.

HİKMET KIVILCIMLI VE “ALLAH, PEYGAMBER, KİTAP”

Hikmet Kıvılcımlı kimdir?
Doktor Hikmet Kıvılcımlı, esas olarak politik kişiliğiyle bilinir; o da sosyalist sol içinde… Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayı Milliye saflarında komutan olarak savaşmıştır, Eski TKP’nin önderlerindendir, sıkı bir Marksisttir, toplam 22,5 yılını cezaevinde geçirmiştir, yasal Vatan Partisi’ni kurmuş ve liderliğini yapmıştır, Kürt sorununu Marksist açıdan ilk o incelemiştir, yaşamı boyunca örgütlü sosyalist mücadelenin en ön safında yer almıştır vb… Kendine özgü tezleri ve politikalarıyla bir yandan oldukça etkili olmuş, diğer yandan birçok sosyalisti de kızdırmıştır. Hem politik hem de kuramsal kişiliğiyle tanınan, Türkiye sosyalizminin strateji ve taktiklerine ilişkin çok sayıda eser veren, birçok Marksist klasiği Türkçeye kazandıran Kıvılcımlı, 1971 yılında kaçmak zorunda kaldığı Belgrat’ta hayatını kaybetmiştir.

Bunlar Türkiye işçi sınıfı hareketinin bu büyük devrimcisinin bir çırpıda sayılabilecek nitelikleri. Arzu edenler, gerek hakkında yazılan kitaplardan gerekse internetten politik yaşamı hakkında ayrıntılı bilgiye ulaşabilirler. Fakat Hikmet Kıvılcımlı’nın en az politik yönü kadar önemli ve değerli kuramsal-bilimsel yönü hakkında bilgi sahibi olan azdır. Hele genç kuşaklar, hatta bizim gibi orta yaşını sürenler bile ne yazık ki bu konuda yeterli bilgiye sahip değiller. Özgün bir “Tarih Tezi” olduğu bilinir; dost sohbetlerinde dile getirilir. Fakat gerek bu tarih tezi, gerekse Kıvılcımlı’nın bu tezi ışığında insanlığın, dinlerin, İslamiyet’in, Türklerin, Osmanlı’nın tarihine ilişkin yazdıkları yeterli ölçüde incelenmemiş ve değerlendirilmemiştir. Lafı kıvırmadan söyleyelim: bu Türkiye sosyalist solunun, hepimizin büyük bir ayıbı. Oysa Doktor Hikmet Kıvılcımlı, sadece sosyalist safların değil, Cumhuriyet tarihimizin en önde gelen kuramcılarından, tarihçilerinden, toplumbilimcilerinden biri. Ülkemizin son derece kısır olan bu bilimsel disiplinlerinde çöldeki bir vaha gibi ortaya çıkmış böyle bir değerin bu kadar az bilinmesi de Türkiye’nin, ülkemiz bilim camiasının, yine hepimizin büyük bir ayıbı.

Ateist değil, Tarihsel Materyalist
Kıvılcımlı ateist değildir; Tarihsel Materyalisttir. Dünyaya ve tarihe dincilik-dinsizlik zıtlığı perspektifiyle değil, sınıf çelişkileri açısından bakar. Bir üstyapı kurumu olan dinleri, sosyolojik ve tarihsel birer olgu olarak ele alır ve temelindeki sınıfsal süreçleri analiz etmeye çalışır. Tarihsel Materyalist yöntem Kıvılcımlı’ya, araştırdığı toplumsal olguyu ve süreci (konumuz bağlamında İslamiyet’i) tarih içinde yerli yerine oturtma, zaman içindeki değişimlerini doğru olarak değerlendirme ve çok daha köklü bir tahlil yapma olanağı sağlar. Örneğin “Allah var mıdır?” veya “Cennet diye bir yer var mıdır?” gibi sorular, Kıvımcımlı’nın soruları değildir. Doğaldır ki, temel bilimsel bakış açısına sahip her kişi bu sorulara “yoktur” diye yanıt verecektir; ama esas sorun bu değildir. Kıvılcımlı, “Allah imgesi hangi koşullarda, hangi sınıfların ihtiyacı olarak ortaya çıkmıştır? Hangi işlevi görmüştür? Zamana ve mekâna göre hangi değişimlere uğramıştır ve neden uğramıştır? Cennet imgesi, kimlerin hangi ihtiyaçlarının sonucunda gündeme gelmiştir?” gibi sorulara yanıt bulmaya çalışır. Kıvılcımlı, dönüştürmeye çalıştığı maddeye sadece “reddiye” yazmakla yetinmez; o maddeyi derinlemesine kavramaya, anlamaya çalışır.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı ateist değildir; Tarihsel Materyalisttir. Dünyaya ve tarihe dincilik-dinsizlik zıtlığı perspektifiyle değil, sınıf çelişkileri açısından bakar.

Kıvılcımlı sıradan bir Tarihsel Materyalist değildir; özgün bir “Tarih Tezi” vardır. O, Marx ve Engels’in esas olarak Avrupalı halkların tarihsel süreçlerini analiz ederek ortaya attıkları Tarihsel Materyalizmi, dünyalılaştırmaya çalışır. Burası son derece önemli; çünkü uygarlıklar tarihine en az 6 bin yıllık bir derinlikle bakıldığında, Avrupa tarihi bunun küçük ve ana damarın kenarında kalmış bir parçasıdır. İnsanın uygarlaşmasının sırlarını çözümleyebilmek için, esas olarak bugün “Doğu” dediğimiz coğrafyanın halklarının binlerce yıllık geçmişini masaya yatırmak gerekir. Gerek ilk uygarlıkların (Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint ve Çin) yeşerdiği, gerekse barbarlıktan uygarlığa geçişin binlerce yıl süren atılımlarının yaşandığı esas tarih laboratuvarı bu coğrafyadır. Kıvılcımlı, Marx ve Engels’ten devraldığı yöntemle bu laboratuvara girmiş ve sonuçta hem kapsamlı sonuçlara ulaşmış hem de tarihi okumaya yönelik kuramsal katkılarda bulunabilmiştir.

Kıvılcımlı’nın tarih tezi
Hikmet Kıvılcımlı’nın kuramsal çalışmaları esas olarak kapitalizm öncesi toplum biçimlerinin dönüşüm yasaları üzerinedir. Antik uygarlıkların doğuş ve yıkılış süreçlerine yoğunlaşır; bu doğuş ve yıkılışların dinamiklerini inceler. Öte yandan çalışmalarını uygarlık öncesi insan topluluklarının gelişim yasalarını anlamaya dek genişletir. Çünkü uygarlığın doğuşu ve gelişimini anlayabilmek için uygarlık öncesini (vahşet ve barbarlık dönemlerini) anlamak gerekir.

Kıvılcımlı “insanlığın başından geçenleri” iki büyük çağa ayırır: Tarih öncesi, yani uygarlık öncesi çağlar (yazısız tarih) ile uygarlık sonrası çağlar. Uygarlık sonrasını da ikiye ayırır: “Antika (Kadim) Tarih” diye nitelediği süreç protosümerlerden Batı Roma’nın yıkılışına kadarki uygarlıkları içerir. “Modern Tarih” ise Batı ortaçağının bitişinden günümüze dek uzayan kapitalist uygarlığı konu edinir.(1)

Hikmet Kıvılcımlı gençlik yıllarında.

Komün Gücü adlı eserinde tarih öncesi çağlara ilişkin özgün düşünceler geliştirmesine karşın, Kıvılcımlı’nın esas yoğunlaştığı zaman kesiti “Antika (Kadim) Tarih”tir. “Tarih Tezi” de esas olarak bu döneme ilişkindir. Antika Tarih, “belirli coğrafya ve tarih üretici güçlerinden hız alan barbar yığınlarının, nöbet sırası düştükçe medeniyete geçişleri tarihidir. Bir medeniyetten ötekine geçişler: Yeni ve taze (coğrafya-tarih-kolektif aksiyon) üretici güçleriyle eşikte bekleyen bir barbar toplumun antika tarihe girişinden başka bir şey değildir.”(2)

Kıvılcımlı, modern tarihin “sosyal devrim”lerinden farkını özellikle vurguladığı antika tarihin bu “barbar girişleri”ni “Tarihsel Devrimler” diye niteler. Antik uygarlıklar döneminin başından sonuna dek egemen olan ana kanun tarihsel devrimler kanunudur. Kıvılcımlı Tarihsel Devrimleri de ikiye ayırır: Yukarı barbarlık konağı düzeyine değin yükselmiş kentten çıkan barbarlar, yıktıkları uygarlığın yerine yepyeni bir orijinal uygarlık kurarlar. “Yıktıkları medeniyetin kurum ve kuralları yerine kendi kentlerinin kurum ve kurallarını dayatacak güçte bulundukları için, hem çöken medeniyetten daha ileri hem de bambaşka çeşitten orijinal yeni bir medeniyet yaratmış olurlar.” Orta barbarlık konağı düzeyinden yukarı çıkamamış sürücü çoban barbarlarsa, yıktıkları uygarlığın yerine orijinal bir uygarlık kuramazlar. “O yüzden, ister istemez içine girdikleri çökkün medeniyetin, gerek ekonomi temelini, gerekse üstyapı kurum ve kurallarını oldukları gibi benimsemek zorunda kalırlar… Eskimiş üretim münasebetlerinin boğduğu, gerilettiği üretici güçleri, ilk medeniyet doğuşu sıralarındaki serbestliğe kavuştururlar. İhtiyarlıktan çökmüş eski medeniyet canlanır, ölümden sonra dirilime uğrar. Daha ileri ve orijinal bir medeniyet doğmazsa da, eski orijinal medeniyet bir RÖNESANS’a uğramış olur.”(3)

Kıvılcımlı’nın “Tarih Tezi” adlı kitabı (Tarih ve Devrim Yayınevi, 1974)

Bizim burada aktardıklarımız Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve Tarih Devrim Sosyalizm adlı eserlerinin önsöz ve giriş bölümlerinde yazılanlardan. Konuyu derinlemesine kavramak isteyen kişi bu kitapları okumalı ve irdelemeli. Kıvılcımlı, insanlık tarihinin kapitalizm öncesi tarihini, hep bu tarihsel devrimler kanunu ışığında incelemiştir. Gerek ilk uygarlıkların (Sümer, Mısır) doğuşu ve gelişimi, gerek Yunan ve Roma uygarlıklarının doğuşu ve geçirdikleri aşamalar, gerek İslamiyet’in ortaya çıkışı ve gelişimi, gerekse Türklerin İslam’a yaptıkları aşı ve sonrasında Osmanlı süreci, hep bu tarih tezi ışığında incelenmiştir.

Bu araştırmalar ve sonuçları (hatta tezin teorik altyapısı) eleştirilebilir, hatalı veya eksik yönleri bulunabilir; ama şurası muhakkak ki, Kıvılcımlı yeni bir perspektif sunmuş ve ciddi araştırmacılara yürüyecekleri yepyeni bir yol (yeni bir bilimsel disiplin) açmıştır.

Bu yazıdaki konumuz Kıvılcımlı’nın İslamiyet’in doğuşu ve ilk yazılı belgelerinin (Kuran) anlamı üzerine düşünceleri. Fakat buraya gelmeden önce Hikmet Kıvılcımlı’nın yöntemi üzerine de birkaç laf etmek gerekiyor.

Kutsallaştırma perdesinin arkası
Kıvılcımlı çalışmalarında antik dönem insanının veya uygarlık öncesi insan toplulukların düşünüş ve davranış biçimleri üzerine özel olarak yoğunlaşır (örneğin en önemli sorunsallarından biri kutsallaştırma sürecinin analizidir), ama bunu düşünsel ve davranışsal süreçleri esas belirleyenin alttan alta akan sosyo-ekonomik ilişkiler, üretici güçlerdeki değişimler olduğunu bilerek yapar. Kıvılcımlı aslında bütün entelektüel çabasını, düşüncenin altındaki maddeyi, metafiziğin altındaki fiziği keşfetmeye hasretmiştir.

Tarihsel materyalist yöntemi benimsememiş veya tam olarak özümseyememiş çoğu tarihçi ve sosyolog, binlerce yıl öncesinin insanını ve olgularını günümüzün değer yargılarıyla analiz etmeye çalışırlar ve yanılgıya düşerler. İnceledikleri dönemin toplumsal koşullarını ve hakim düşünüş biçimlerini hesaba katmadan çıkarımlarda ve yargılarda bulunurlar. Kıvılcımlı ise, sanki, en gelişmiş analiz yöntemine (tarihsel materyalizme) sahip bir antik dönem bilgesi gibidir. Öncelikle, incelediği dönemi anlamaya çalışır.

Örneğin bir barbardan veya bir antik dönem insanından bilimsel düşünüş biçimine sahip olmasını bekleyemeyiz. Bilimsel düşünüş biçiminin ve bilimsel yöntemin ortaya çıkmasına daha yüzyıllar vardır; henüz bunları ortaya çıkaracak toplumsal koşullar oluşmamıştır. Dolayısıyla o, yaşadığı somut olayları sahip olabildiği düşünüş biçimiyle ifade edecektir. Araştırmacının hüneri, o barbarın veya antik insanın ifadesinin altındaki somutluğu ve gerçekliği anlayabilmesindedir. Acaba o, Allah derken, peygamber derken, melek, şeytan, cin, dev, cennet-cehennem, tufan derken… aslında neyi ifade etmektedir? Sahip olabildiği düşünüş biçimiyle ifade ettiği şey, acaba hangi gerçekliğin ve somutluğun yansımasıdır? Barbarın veya antik insanın hakim ifade biçimi olan kutsallaştırma (sihirsel veya dinsel düşünüş biçimleri) perdesi kaldırıldığında (ki araştırmacı bu hüneri gösterebilmelidir) ortaya hangi çıplak gerçekler çıkacaktır?

Hikmet Kıvılcımlı İslamiyet’i incelediği eserlerinde hem din tacirlerini teşhir ve tecrit etmenin, hem de halkı kazanmanın ipuçlarını verir.

Bu materyalist yöntem benimsendiği zaman, günümüze dek gelmiş bütün mitolojik metinler, söylenceler, destanlar, masallar, kutsal metinler, çok daha gerçekçi bir analizi mümkün kılan birer somut belgeye dönüşürler. Bu “belge”leri okumayı becerebilirsek, insanlığın ve toplumların gelişim yasalarını doğruya çok daha yakın bir biçimde tanımlayabiliriz.

Kıvılcımlı bu yöntemin ustasıdır. Allah-Peygamber-Kitap adlı eserinde İslamiyet’in kökenini, doğuşunu ve kutsal kitabını bu yöntemle inceler.

Kıvılcımlı’ya göre Allah
Kıvılcımlı “Allah mı insanı yarattı, insan mı Allah’ı?” sorusuna her materyalist gibi “insanın Allah’ı yarattığı” yanıtını verir. Burada bir tartışma yok. Peki ama insan Allah’ı niçin yarattı ve nasıl yarattı? Kıvılcımlı, “henüz kesin bir yanıtı yok” dediği bu sorunun peşindedir. Komün Gücü adlı kitabı tamamen bu konuya hasredilmiştir. Bu kitapta insanlığın geçmişindeki ilk kutsallaştırma süreçlerini, animizmi, totemizmi inceler, nedenlerine iner. İslamiyet’in doğuşunu incelediği Allah-Peygamber-Kitap’taki Allah ise insanlığın yarattığı en gelişmiş Allah’tır; fakat kökleri on binlerce yıl önce yaratılmış ilk Allahlardadır.

Kıvılcımlı’ya göre neredeyse insanlığın doğuşundan günümüze dek süregelen bir kutsallaştırma süreci mevcuttur. “İlk cinsel yasak, insan toplumuna ve insan beynine düşer düşmez ilk kutsallaştırma gelişimleri başlamış olmalıydı” diye yazar.(4) İlk cinsel yasak da insanların toplum (komün) haline gelişlerinin bir sonucudur. Komün Gücü’nde, topluluk haline gelen insanların, o topluluğu oluşturan bireylerin tek tek güçlerinin toplamından daha fazla bir güce sahip olduklarını sezdiklerini ve işte açıklayamadıkları bu artı gücü kutsallaştırdıklarını anlatır. Yani insan aslında kendi kolektif gücünü (topluluk ruhunu) kutsallaştırmıştır. İlk totemlerden İslam’ın Allah’ına dek tüm “kutsal”ların temelinde yatan nitelik budur. “Allahlar”, insanın toplumsallaşmasının sonucudurlar; hem toplumsal evriminin hem de doğa ile olan ilişkisinin evriminin ifadeleridirler. “Totem”, “Tanrı”, “Allah” dedikleri ve tapındıkları şey, aslında ancak sezebildikleri doğa ve toplum yasalarının (ve bunlarla mücadele içindeki insanın) kutsallaştırılmış ifadeleridir.

Şöyle yazar Kıvılcımlı: “Aslında tanrı adı altında topladığı ve başkalaştırdığı şey: doğa ve toplum gidişinin yorumlanışıdır… Tanrısallıklar çağında hayatın yorumu ister istemez tanrı şemsiyesi altında yapılabiliyor.”(5) Kıvılcımlı’ya göre, “Muhammed’in Allah kavrayışını yüzeysel-modern insanın din alerjili şartıyla ele almak, O’nu olduğu gibi ele almak olamaz”.(6) Akıl ve bilim henüz üste çıkabilecek aşamada olmadığı için, Allah geleneği altında bastırılarak gelişmek zorunda kalmıştır. Asıl gerçeğe ulaşabilmek için kutsallaştırma perdesinin arkasını görmek gerekir. Muhammed, Allah derken, aslında Evrim demektedir. “Allah her olayda işleyen determinist kanunlar gibidir. Peygamberler ise aklıyla determinizmi yorumlayan bir elçidir; tarihsel determinizmin yoğun bir yansımasıdır.”(7) Kuran’da geçen Allah’ın 99 ismi de aslında doğa ve toplum yasalarını ifade etmektedir.

Hikmet Kıvılcımlı’nın “Allah Peygamber Kitap” adlı eseri Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan da çıkmıştı.

Kısacası kendi kolektif emeğimizi (komün gücünü) kutsallaştırmış ve “Totem, Allah” demişizdir. Kıvılcımlı bunu şöyle vurgular: “Konumuz kutsallık: Tanrısallık-din ise, akılda tutacağımız ilk şey: inanılması biz medenilere güç gibi duran muazzam kolektif emeği (toplumsallığı) yaratan şeyin, kutsallık-tanrısallık değil; tersine kutsallığı-tanrısallığı yaratan şeyin, o inanılmaz hayretler uyandıran komüncül kolektif emek olduğudur.”(8)

Sınıflı toplumlarda bu kolektif emeğe el koyanlar, doğal olarak Allah’a el koymuş ve onu bizim karşımızda (din sistemleri olarak) kurumsallaştırmışlardır. Bunlar din bezirgânlarıdırlar. Tıpkı sermaye gibi. Sermaye de el konulmuş ve tekelleştirilmiş emek değil midir? Totemizmden çok-tanrıcılığa, çok-tanrıcılıktan tek-tanrıcılığa Allah’ın evrimi, aslında insanların kendi emeklerine sahip çıkma mücadelesi sürecinin konaklarıdırlar. Başlarda her an ve her biçimde yanı başımızda olan tanrı, giderek göklere sürülmüştür. Ne zaman ki emeğimize tamamen sahip çıkar ve sömürüyü ortadan kaldırırız, ne zaman ki kendi yarattığımızın bize yabancılaşarak bir “Yaradan” (Tanrı veya sermaye biçiminde) diye ortaya çıkmasına son veririz, işte o zaman Allah’ın da sonu gelecektir. Kendi gücümüzün ve doğa yasalarının farkına vardığımız an Allah’a da gerek kalmayacaktır.

Kıvılcımlı, burada zorunlu olarak çok kaba hatlarıyla sunduğumuz analiziyle, hem neden Allah’tan kolay kolay vazgeçilemediğini hem de ancak nasıl sönümleneceğini açıklamaktadır.

Kıvılcımlı’ya göre Peygamber(ler)
Kıvılcımlı’ya göre “peygamberlik, bilhassa kutsal kitap inmiş peygamberlik Kent’ten Orijinal medeniyete geçecek barbar toplulukların yaratığıdır”.(9) Yani peygamberler, çürümüş uygarlıkları yıkıp daha genç ve dinamik uygarlıkları kurarak kendileri de uygarlığa adım atan yukarı barbar toplulukların şefleri, tarihsel devrimlerin önderleridir.

Muhammed’in ise bu tarihsel devrim süreci içinde özel bir yeri vardır. O, kendi ifadesiyle “son peygamber”dir. Bu söz de bir toplumsal gerçeği ifade etmektedir. Muhammed, 5000 yıllık antik tarihin son demlerinde yaşamıştır. Önderi olduğu devrim, klasik anlamdaki tarihsel devrimlerin sonuncusudur. “Bundan sonra, göçebe barbarların medeniyet rönesansları çağı açılacak ama bu sadece eskinin yeniden canlanarak bir adım daha ileriye gidilmesini ve modern Sosyal Devrimler çağının açılmasını hazırlayacaktı.”(10)

Kıvılcımlı, Muhammed hareketinin tarihsel yerini şöyle belirler: “İslam Medeniyeti, EVRENSEL tefeci bezirganlık aşamasını açtı. Muhammed bu aşamayı Kuran’ın Arabistan’da iktidar olmasıyla temellendirdi. Medeniyetler arasındaki barbar toplulukların medeniyete (sınıflı topluma) çözülüşlerini hızlandırarak ve tabii ki bu sayede medeniyetleri de canlandırarak antik ticaret yollarını işler biçimde birbirlerine ve medeniyetlere bağladı: tefeci-bezirganlık evrensel çağına ulaştı. Tarihin kontenjanında medeniyete geçebilecek kent kalmadı. Böylece Hz. Muhammed’in bu tarihsel görevini kavrayarak ‘Son Peygamber’ öngörüşü gerçek oldu.”(11)

Kıvılcımlı ölümünden kısa süre önce hasta yatağında ziyaretçileriyle.

Kısacası Muhammed, antik tarihe son noktayı koyan hareketin lideridir. Son kent barbarları da yanı başlarındaki çürümüş uygarlığı yenerek ve yıkarak uygarlaşmışlardır. Barbarlar uygarları yenerek yeni ve evrensel bir uygarlığı başlatmışlardır. Yenilen uygarlardır, ama kazanan uygarlıktır! Antik tarihin (klasik tarihsel devrimlerin) sonunu temsil eden Muhammed hareketi (İslamiyet), yepyeni ve çok daha bütüncül/evrensel bir uygarlık doruğunun, Ortaçağ Doğu Uygarlığının da ilk adımını temsil eder.

Bütün bu analizlerden yola çıkarak, “son peygamber” vurgusunun kutsallaştırma sürecinin sonuna gelindiğinin, bundan sonra Allah’ın ve peygamberlerinin işlerini insanlara devrettiğinin ilanı olduğu, dolayısıyla (laiklik demeyelim ama) sekülarizmin ilk önemli adımı olduğu; yüzlerce putu ortadan kaldırıp çok sayıda tanrıyı tek tanrıya geri dönülmez bir biçimde indiren ve tanrıyı yerden alıp göklere savuran Muhammed’in aslında tarihin gördüğü en büyük din yıkıcılardan biri olduğu türünden oldukça verimli tartışmalar yapabiliriz. Kıvılcımlı Allah-Peygamber-Kitap’ta bütün bunların ipuçlarını verir.

Kıvılcımlı’ya göre Kitap
İşte bu devrim hareketinin teorik-politik yayın organı da Kuran’dır. Kıvılcımlı bir örnekten yola çıkarak bu durumu çok güzel anlatır:

“Bedir savaşına kadar olan ayetler bunu fazlasıyla belli eder. Muhammed o manevi derinliğine karşılık bulmak üzere durmadan düşündüğü Allah-evren-insanlık sentezlerini, henüz içine girmiş olduğu tarihsel devrim sorunlarıyla yani halkın pratik ihtiyaçlarıyla sentezlemekte pek fazla gökcül samedani filozofsal kalır. Medine fukaraları, yoksul bezirganlar ve çevre bedevileri O’nu pratik ihtiyaçlarla uyarmakta gecikmezler. Savaş (içten içe ganimet) isterler. Açıkça Muhammed’i ve Allah’ı savaş kararını vermeye zorlarlar. İşte barbarın tanrı anlayışı budur: pratik ihtiyaçlar. Kuran açıkça tarihsel devrim pratiğine girmiştir. O sıcak savaş pratiğinden çıkan sentezler ayetleşir. Teorileşir. Allah sistemi bu işe yarar.”(12)

Bu noktadan sonra Kuran, devrimin ihtiyaçlarına göre şekillenir. Hem pratiği yönlendirir hem de o pratikten çıkan sonuçları teorileştirir. Kıvılcımlı’nın söylemiyle “ulu tarihsel devrimin yazıya geçmiş kutsal teori ve pratiğidir”(13) “Kuran Hicaz Kent Barbarlığının Medeniyet kabuk değiştirişinin teoriye geçmiş açıklanışıdır. Başka deyişle, Komün’ün yukarı kent aşamasındayken tarihsel devrim sezileriyle kent kozasını delip medeniyet kelebeği haline gelişinin kutsallaşarak taşlara kazınmış: yazıya geçmiş anayasa: şeriat kurallarıdır.”(14)

Buradan da anlaşılıyor ki, Kuran son derece dünyevidir. İçeriğini devrimin, halkın, hatta öncülerin ihtiyaçları belirler. Bunu görmek o kadar zor değil, yeter ki kutsallaştırma kılıfının altındaki somut gerçekliği okuyabilecek tarihsel materyalist yönteme sahip olalım. Kıvılcımlı, Allah-Peygamber-Kitap’ta bunu büyük bir ustalıkla yapar.

Tarihte kazanmanın zorunluluğu
Kıvılcımlı’nın bu özgün analizlerini “din (İslam) ile uzlaşma” arayışı olarak algılayanlar olmuştur. Bazıları bu yüzden onu eleştirmiş, bazıları ise onun fikirlerinin kendi savundukları “İslami sosyalizm” anlayışına temel olduğunu savunmuşlardır. Bu iki “Kıvılcımlı yorumu” da hatalıdır.

Aslında Kıvılcımlı’nın eserleri günümüzün “din bezirganları”na karşı çok daha etkili ve sonuç alıcı bir mücadelenin argümanlarını sunmaktadır. “Allah”, “Muhammed”, “Kuran” laflarını dillerinden düşürmeyen, emekçi halkın inançlarını onu kullaştırmak ve sömürülerinin devamını sağlamak için kullanan, böylece dini metalaştıran “günümüzün Mekkelileri”nin, din tacirlerinin silahlarını ellerinden almaktadır. Dinci gericilerin foyasını ortaya çıkarmaktadır.

Sınıf mücadelesinin en önemli cephelerinden biri tarihtir. Tarihte kazanamayan, geleceği kazanma olanağını da yitirir. Ata(ana)larımız bunu “Geçmişi olmayanın geleceği olamaz” diye ifade ederler. Biz gelenekçi yorumlara izin vermemek için şöyle söyleyelim: Geleceğe sıçramak isteyen devrimci, geçmişten kendisine bir sıçrama tahtası bulmak zorundadır. Tarih alanındaki ideolojik mücadelenin amacı (ve önemi) budur. Tarihteki bütün ileri atılımlar mirasımızdır ve bu miras ne kadar güçlü olursa geleceğe uzanımımız da o denli güçlü, köklü ve sağlam olacaktır. İşte Kıvılcımlı o denli başarılı bir tarihsel damıtma işlemi (tarihsel gerçekleri ortaya çıkarma işlemi) yapmıştır ki, en bizden olmayan gibi görüneni dahi bizim mirasımıza katmıştır. Gerçek de budur zaten: Muhammed gibi çağ açan bir devrimcinin, günümüzün karşı devrimcilerinin, sömürücülerinin elinde ne işi var?

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, sadece sosyalist safların değil, Cumhuriyet tarihimizin en önde gelen kuramcılarından, tarihçilerinden, toplumbilimcilerinden biridir.

Halkı dönüştürmenin ustalıklı politikaları
Sınıf mücadelesinde kritik nokta halkı kimin kazanacağı ve seferber edeceğidir. Karşıt sınıfların öncüleri arasındaki bilek güreşi tam da bu noktada verilir. Bu mücadeleyi, sömürücü sınıfların temsilcileri kâh sahip oldukları ideolojik hegemonya araçlarını da kullanıp gerçeklerin üzerini örterek, çarpıtarak, kâh çıplak zoru devreye sokarak, emekçi sınıfların temsilcileri ise var güçleriyle gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışıp halkı eğiterek, ikna ederek ve en önemlisi halkın kendi pratiğiyle dönüşebilmesinin kanallarını yaratarak verirler.

Din, hakim sınıfların en etkili ideolojik hegemonya araçlarından ve toplumumuzun ileri atılımının önündeki en önemli ideolojik engellerden biri. Özgün yanı şu: Salt bir hakim sınıf aracı değil, aynı zamanda binlerce yıldır çok değişik biçimlerde ortaya çıkmış, toplumun hücrelerine sızmış köklü bir düşünüş biçimi; en etkili ideolojik hegemonya aracı olması da buradan kaynaklanıyor. Dolayısıyla bu alanda verilecek mücadele, sadece karşıtlar arasındaki değil, aynı zamanda dostlar arasındaki bir mücadele. Bu iki mücadele biçiminin birbirine karıştırıldığının/ayrıştırılamadığının örnekleri çoktur. Ya salt karşıtlar arası bir mücadele olarak ele alınıp, sıradan halka da ancak sömürücü sınıf temsilcilerine karşı uygulanabilecek tarzda keskin ve sert bir mücadele veriliyor ve sonuçta halk kaybedilerek din bezirganlarının ekmeğine yağ sürülüyor; ya da salt dostlar arasındaki bir mücadele olarak ele alınıp, hakim sınıfların temsilcileriyle uzlaşmanın, bilimsel düşünceden tavizler vermenin yolu açılıyor ve sonuçta yine din bezirganlarının ekmeğine yağ sürülüyor.

Oysa yapılması gereken, egemenlerin dini ile halkın inançlarını ustalıkla birbirinden ayıracak inceltilmiş politikaları ve birbirlerini de etkileyen bu iki tür mücadele alanına özgü farklı yöntemleri üretmek. Birbiriyle didiştiği kendi küçük dünyasından çıkıp bir halk hareketine dönüşmeyi hedefleyecek bir Sol ve kendi konuşup/yazıp kendi dinlediği/okuduğu sırça köşklerinden çıkıp bilimin toplumsallaşması anlamında bir aydınlanma hareketine destek olacak bir Bilim, bu ustalığı göstermek zorundadır.

İşte Kıvılcımlı’nın çalışmaları, bu ustalıklı ve damıtılmış politikaları üretebilmek için son derece değerli bir teorik zemin sunuyor. Hem din tacirlerini teşhir ve tecrit etmenin, hem de halkı kazanmanın ipuçlarını veriyor. Bu çalışmaları yaparken Kıvılcımlı’nın amacı da budur zaten. Başta da vurguladığımız gibi, Kıvılcımlı sadece bir tarihçi ve sosyolog değil, bir politik liderdir de. Salt bir yorumcu değil, dönüştürücü ve devrimcidir de.

BÜYÜK AYDINLANMA SAVAŞÇISI TURAN DURSUN

Turan Dursun 4 Eylül 1990’da karanlık güçler tarafından katledildi. Fakat bu hain pusu, ne ilginçtir ki, Turan Dursun’un Türkiye toplumunun aydınlanmasına yaptığı muazzam katkının bir ödülü gibi durmaktadır bugün. Böyle olur büyük devrimcilerin ödülü! Bir gün Türkiye’nin aydınlanma tarihi yazılacaksa eğer, Turan Dursun adı bu sürecin en önemli köşe taşlarından biri olarak vurgulanacaktır kuşkusuz.

Turan Dursun, 80’li yılların ikinci yarısında yazdığı makale ve kitaplarıyla Türkiye toplumunu etkiledi. Kendine özgü bir çizgisi vardı ve bir akım yarattı. Bu çizginin toplumumuzun aydınlanma sürecinde ve düşün hayatında nasıl bir yer işgal ettiği yeteri kadar analiz edilmemiştir hâlâ. Oysa Turan Dursun çok tartışıldı. Yaşamı boyu mücadele ettiği dinci gericiliğin kalemşorlarının değerlendirmelerini bir kenara bırakıyoruz. Turan Dursun çizgisi, bizzat aydınlanmacı ve sosyalist saflarda da çok tartışılmış ve farklı (hatta birbirine zıt) yaklaşımlar görülmüştür. Demek ki, ölümünün ardından on yıllar geçmesine karşın, henüz Turan Dursun’u yerli yerine oturtmaktan uzağız. Bu durum, Turan Dursun’un uğraştığı sorunun hâlâ çok sıcak ve politikanın bir konusu olmasından kaynaklanıyor elbette. Turan Dursun’u tartışırken ve onun temsil ettiği çizgiye ilişkin tutum belirlerken, Türkiye’nin aydınlanma ve dinci gericilik sorunsalı karşısındaki kendi konumumuzu belirliyoruz aslında.

Turan Dursun bir din bilginidir ve bir aydınlanma savaşçısıdır. Onun kafaya taktığı sorun, Türkiye toplumunun dinci (İslamcı) gericiliğin kıskacından nasıl kurtulacağıdır.

Öncelikle şunu vurgulayalım: Turan Dursun bir din bilginidir ve bir aydınlanma savaşçısıdır. Onun kafaya taktığı sorun, Türkiye toplumunun dinci (İslamcı) gericiliğin kıskacından nasıl kurtulacağıdır. Bütün entelektüel çabasını ve yaşamını bu konudaki ideolojik mücadeleye odaklamıştır. İddiası bu çerçevededir. Politik bir lider değildir; kendisi ile yakın mesai yapmış bir kişi olarak biliyorum, politikadan fazla anladığı da söylenemez. Türkiye’nin diğer yakıcı sorunlarına (örneğin Kürt sorunu, demokrasi sorunu, bağımsızlık sorunu vb.) ilişkin fazla kafa yormamıştır ve bu konularda derinlikli analizlere ve inceltilmiş politik-ideolojik hatlara sahip değildir. Onun konusu dindir, dinci gericiliktir, aydınlanmadır. Ve bu konuda bir akım yaratacak düzeyde iddia sahibidir. Dolayısıyla Turan Dursun değerlendirmesi, onun iddialı olduğu konunun çerçevesi dahilinde yapılmalıdır.

Turan Dursun’un sınıfsal konumu
Turan Dursun, 1934 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Gümüştepe köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası imamlık yaparak 8 çocuklu ailesinin geçimini sağlamaya çalışmıştı. Kendi yaşamı hakkında yazdıklarından öğrendiğimize göre, babasının tek arzusu oğlunun büyük bir din âlimi olmasıydı. Çocukluğu ve gençliği yatılı din okullarında, Kuran kurslarında geçti. Resmi bir eğitim almadı. Olgunluk yaşlarında hocalık, imamlık ve müftülük yaptı. Bu süreç içinde klasik Arapça, günümüz Arapçası, Kürtçe ve Çerkezceyi öğrendi. Arapçayı ve özellikle klasik Arapçayı çok iyi bilmesi ve bitmez tükenmez araştırma ruhu sayesinde İslamiyet’i asıl kaynaklarından okuyarak öğrendi ve yorumladı. İmamlık ve müftülük yaparken sürekli “eski köye yeni adetler getirdiği” (ağaç diktirtmek, imamları sinemaya götürmek, imamlar için kurslar açmak, hastane açılmasına ve baraj yapılmasına önayak olmak, Atatürk büstüne çelenk koymak gibi) için gerek ağalarla gerekse devletle yıldızı hiç barışmadı. Dine ilişkin görüşleri değiştikten sonra müftülükten ayrıldı. TRT’de çalıştı ve oradan emekli oldu. İlkokulu ve ortaokulu ileri yaşlarda dışarıdan bitirdi. Öldürüldüğünde liseyi bitirmek üzereydi.

Turan Dursun sıradan insanı dönüştürmenin ustasıydı. Onun kafası nerede örümceklenmiş, nerede takılmış, nerede donmuş… bunu çok iyi bilirdi.

Biz onunla hayatının son evresinde 1988-1990 yılları arasında tanıştık ve 2000’e Doğru, Saçak, Teori dergilerinde birlikte çalışma fırsatı bulduk. Anımsadığımız Turan Dursun son derece alçakgönüllü ve emekçi karakterli bir insandı. Hiçbir zaman maddi zenginlik ve mevki peşinde koşmadı. Dergi ile evi arasında geçen mütevazı bir yaşamı vardı. Kendini yazmaya ve bilimsel çalışmaya hasretmişti.

Kısacası, Turan Dursun yoksul bir köylü çocuğu olarak doğmuş ve hayatının her evresinde bir emekçi olarak yaşamıştır. Kişiliği de emekçi sınıfların değerleriyle örülmüştü.

Turan Dursun, aydınlanmanın ta kendisi
Turan Dursun, Anadolu’nun aydınlanma sürecini bizzat kendi hayatı içinde tüm keskinliğiyle yaşadı. Yaşamına yoğun dinsel bir ortamda karanlıklar içinde başladı, bu karanlıkları yara yara aydınlandı ve bir aydınlanma kahramanı olarak öldü. Esas olarak dış etkiyle değil kendi iç dinamikleriyle, sindire sindire oluşmuş bir aydınlanmacılığı vardır Turan Dursun’un. Aldığı eğitim onu dinci yaptı, kendi sorgulamaları ise aydınlanmacı. Büyük aydınlanma filozoflarını okuyarak ve benimseyerek aydınlanmadı; din âlimlerini okuyarak ve sorgulayarak aydınlandı. Çoğumuzdan farkı budur. Aydınlanma onun yaşam pratiğidir, dışarıdan edindiği bir bilinç değil. Bu nedenle Turan Dursun sadece bir aydınlanma savunucusu değildir; aydınlanmanın ta kendisidir, simgesidir. Güneşten aldığı ışığı yansıtan bir gezegen değildi Turan Dursun, güneşin kendisiydi. Az bulunurluğu ve değeri buradan kaynaklanır. Bu özel niteliği, onun aydınlanmacılık çizgisini de belirlemiştir.

Halkçı, devrimci ve öncü
Çok iyi anımsıyorum: Teori dergisinde makalelerini yayımladığımızda, okurlarımızdan eleştiri mektupları alırdık, “Nedir bu, dergiyi cinlerle perilerle doldurdunuz, biz bunları çoktan aştık” diye. Kapalı devre solculuğun yansımalarıydı bu mektuplar. Cinlerle, perilerle, ruhlarla savaşmadan bu toplumun dönüştürülemeyeceğini kendi yaşam pratiğiyle kavramıştı Turan Dursun ve bunun mücadelesini vermekteydi. Çoğumuz kendi kafadarlarımızla “üst düzey” tartışma yapmayı çok iyi biliriz de, sıradan bir vatandaşın sorduğu sorular karşısında şaşırır kalırız. Bu da bir tür cahilliktir. Çok uzaklardaki yıldızların belli belirsiz ışığına benzer bu tiplerin aydınlanmacılığı; o kadar yüksektedir ki, karanlık diplerde kalan milyonlara ulaşamaz. Turan Dursun’un aydınlanmacılığı ise yakıcıdır, Güneş gibidir, hatta yerin yedi kat dibinden fışkıran bir volkan gibidir.

Turan Dursun en dipteki adamın sorunuyla boğuşurdu; çünkü kendisi de en dipten gelmişti, boğuşa boğuşa… Bu nedenle çok etkiliydi. Sıradan insanı dönüştürmenin ustasıydı. Onun kafası nerede örümceklenmiş, nerede takılmış, nerede donmuş… bunu çok iyi bilirdi. Dinsel dogmalardan kaynaklanan çelişkilerini tek tek ortaya çıkarır, bunu nasıl aşabileceğini gösterirdi. Dinin bütün çelişkilerini bizzat yaşadığı için bu çelişkilerden çıkış yolunu da en iyi bilen insandı. Çoğumuz bu yöntemi bilmediğimizden, yaptığı tartışmaları gereksiz görürdük; ama o hedefi tam 12’den vururdu. Zaten bu yüzden hedef alındı.

“Halkçı çizgi”yi en iyi uygulayan devrimcilerden biri olarak kabul edilmelidir Turan Dursun. Halkçılık halkın gerilikleriyle uzlaşmak değildir; onun adı popülizmdir. Turan Dursun, dinsel gericiliğe karşı tavizsizdi; en ufak geri adımı, uzlaşmayı sert bir biçimde eleştirirdi. Halkçılık, halkı dönüştürmenin, aydınlatmanın en etkili yolunu bulmak, halka öncülük etmek, yol göstermek demektir. Toplumu değiştirmek diye bir derde sahip olmak demektir. Kısacası Turan Dursun ne halk kuyrukçuluğu yaptı ne de halkın çok uzaklarından ona elbise biçen salon aydınlanmacılığı. Öncü ve devrimci bir çizgi izledi.

Bilimsel niteliği
Turan Dursun’un en değerli niteliklerinden biri uğraştığı konuyu çok iyi bilmesi ve bütün boyutlarıyla tanımasıdır. Dinsel düşüncenin bu tavizsiz eleştiricisi, aynı zamanda Cumhuriyet tarihinin en büyük din bilginidir de. Başta İslamcılar olmak üzere bütün Türkiye’ye “din”i öğretti. Yazdığı Kuran Ansiklopedisi, değme dincinin harcı değildir. İslam’ın bütün kaynaklarına, İslamcı düşünürlerden çok daha fazla vakıftı. Hepsini tartışmaya çağırmıştı; bir teki bile cesaret edip gelemedi. Makale ve kitaplarında “kafadan atma” veya “aşırı yorum” denebilecek hiçbir nokta yoktur. Yazdığı her cümle, Kuran’a, peygamber hadislerine ve İslami çevrelerce itibar sahibi olan din bilginlerine dayalıdır. Bu nedenle onunla tartışmaktan çekindiler ve çağırdığı “minder”e çıkamadılar. Çünkü İslamcıların kendi uzmanlık alanları saydıkları bütün din külliyatını onlardan çok daha iyi biliyordu ve onlardan farklı olarak -kafasındaki örümcek ağlarını yırtıp attığı için- bu külliyatı aklın süzgecinden de geçirebiliyordu.

Turan Dursun’un anıt eseri “Kuran Ansiklopedisi” (Kaynak Yayınları). Ne yazık ki tamamlayamadan katledildi.

Turan Dursun sadece bir bilimci değildi, aynı zamanda militandı. Yazıları okunduğu zaman bu niteliği çok net anlaşılır. Akademik kariyer için yazmadı, mücadele için yazdı. Makaleleri, tartışılmaz bilimselliğinin yanı sıra, birer devrimci bildiri gibidir. Bu da ülkemiz aydınları arasında çok az bulunan bir özellik. Ele aldığı konuyu tüm bilimsel ölçütleri yerine getirerek ve devrimci bir üslupla yazabilmek. Turan Dursun’u okuduğunuz zaman sadece öğrenmezsiniz, değişirsiniz de. Yazdıklarının bazı kişiler tarafından rahatsız edici bulunması bundan olsa gerek. Doğrudur, rahatsız ederdi, rahat bozardı Turan Dursun’un yazıları, bütün devrimci bildiriler gibi.

İnsan gerçekten şaşırıyor; Anadolu’nun en karanlık ve ücra köşelerinin birinden, hiçbir resmi ve akademik eğitim almadan, nasıl böyle aydınlık bir beyin ve komple bir entelektüel çıkabiliyor diye. Demek ki Türkiye’mizin böyle umut verici bir gerçeği de var. Devrimci dönemlerin bir özelliğidir, en diptekini en yükseğe çıkaran kanalların açılması. Demek ki bunca tahribata rağmen hâlâ kurumamış ülkemizin bu damarları. Turan Dursun gerçeği, bir büyük umudun simgesidir bu anlamda, tüm karamsarlara inat…

Türkiyeli, Doğulu ve evrensel
Günümüz Türkiye aydınının çoğunluğu, aydınlanmayı Batılı büyük filozofların eserlerini okuyarak öğrenmiştir; hatta sosyalizmi de öyle… Bu nedenle evrensel yanı güçlüdür belki ama, yerel yanı güdük kalmıştır. Temeli sağlam olmayan bir gökdelene benzer. Bu yüzden en ufak rüzgârda -hele Batı’dan esiyorsa- sallanmaya başlar. Ait olduğu coğrafyanın maddesiyle hemhal olmakta da sıkıntılıdır. Kendi halkına karşı tepeden bakmaya meyillidir de Batılının karşısında boynu eğiktir. Bu aşağılık duygusuna kapılmamış ama direnişini aydın ölçütleri çerçevesinde gösteremeyen sıradan halktan ise utanır ve hor görür. Gerek halka tepeden bakan ve salt öğretmenlik taslayan aydın despotizmi, gerekse “aydın yılışıklığı” diyebileceğimiz popülizm, hep bu “kök sorunu”ndan kaynaklanır. Ezilen dünya aydınının zaafıdır bu ve hepimizde derece derece bulunur. Bu nedenle Türkiye aydınları arasında önce aydınlanmacı ve solcu olup sonra muhafazakârlığa ve sağcılığa meyledenlere (kısacası dönenlere) çok rastlanır. Ama tersine pek rastlanmaz.

Turan Dursun ise farklı bir aydın tipiydi. Temeldeki düşünsel beslenme kaynakları, Anadolu’nun, Ortadoğu’nun yüzyılların içinden akıp gelmiş düşün birikimiydi. En koyusundan muhafazakârlık ve dincilik de vardır bu birikimin içinde, buna karşı eleştiri ve isyan da. Bu birikimi edindi, sorguladı, damıttı ve böyle aydınlandı. Turan Dursun, bu sağlam temelin üzerine bir taç gibi koymuştur Batı aydınlanmasının yarattığı büyük düşünceleri. Yerellikten evrenselliğe doğru bir hat izlemiştir Turan Dursun’un düşünsel serüveni. Dolayısıyla evrenselliği de sağlamdır.

İslami gericilikle savaştığı için (ve Batıcılıktan yoğun olarak etkilenenlerin de bulunduğu genel aydınlanma saflarında yer aldığından) zaman zaman Turan Dursun’u “Batıcılıkla” eleştirenler olmuştur. Bundan daha haksız bir eleştiri olamaz! Aksine tam bir Doğu bilginiydi Turan Dursun. 20. yüzyılın İbn Rüşd’ü, İbn Haldun’u diyebiliriz (tabii ki Gazzali’si değil). Üstüne bir de 20. yüzyılın Voltaire’ini, J. Meslier’sini, Feuerbach’ını koyun. (Peki, 20. yüzyılın Marx’ı? Ona birazdan değineceğiz.)

Emekçi aydınlanmasının adamı
Türkiye’nin 150 yıllık bir aydınlanma birikimi var. Daha sosyolojik bir ifadeyle demokratik devrim birikimi de diyebiliriz. Osmanlı’nın son döneminde çürümüş feodalizme ve istibdada karşı mücadeleyle başlayan bu süreç, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devrimleriyle büyük bir aydınlanma atılımına dönüştü. Fakat 1940’lardan itibaren bu atılımın duraladığını, devrimci barutunu tükettiğini, giderek donduğunu görüyoruz. Nedenleri bu yazının konusu değil ama şu kadarını söyleyelim: Köklü bir toprak devriminin yapılamadığı, ortaçağ kalıntılarının süpürülemediği koşullarda Türkiye’nin zayıf ve işbirlikçi burjuvazisinden aydınlanma rüzgârını estirmeye devam etmesi zaten beklenemezdi. 1965’lerden itibaren ise farklı bir demokratik devrim ve aydınlanma akımının doğduğunu görüyoruz: Emekçi sınıflara dayanan, daha köktenci, toplumcu, sosyalizan bir aydınlanmacılık.

Bu süreç günümüze iki farklı aydınlanma akımını miras bırakmıştır. Birincisi, halktan kopuk, hatta halkın “geriliği”nden iğrenen, elitist, tepeden inmeci, Batıcı, ilerlemenin tek yolunun kapitalist-emperyalist dünya sistemi ile bütünleşmekten geçtiğini savunan, emekçilere ve onların temsilcilerine karşı dinci gericilikle uzlaşan, bu dincilik palazlandığında ve iktidar talep ettiğinde ise ortalığı yaygaraya verip devletten ve ordudan medet uman burjuva “aydınlanmacılığı”. İkincisi ise, aydınlanmanın bir devrim meselesi olduğunu savunan, ortaçağ kalıntılarının kökten tasfiyesini hedefleyen, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi sınıflara dayanan, yurtsever, anti-emperyalist, halkçı, devrimci ve sosyalist (kapitalist ilişkilerin de tasfiyesini savunan) bir aydınlanmacılık; kısacası emekçi aydınlanmacılığı.

Turan Dursun akademik kariyer için yazmadı, mücadele için yazdı. Makaleleri, tartışılmaz bilimselliğinin yanı sıra, birer devrimci bildiri gibidir.

Birinciler, Türkiye’nin yakın geçmişindeki aydınlanma atılımlarının devrimci özünü unutturmaya çalışırken; ikinciler, bu devrimci mirasa sahip çıkarlar ve daha da ileri taşımayı hedeflerler. Birinciler, devletin “laik” kalmasıyla yetinip halkı dinci gericiliğin ağlarına terk ederken (hatta bundan çıkar umarken); ikinciler, halkın kendi pratiğiyle dönüşümüne dayalı köktenci ve devrimci bir aydınlanmayı savunurlar ve dinci gericiliğe karşı tavizsiz bir mücadele verirler.

Turan Dursun, yukarıda anlattığımız bütün niteliklerinden de anlaşılacağı gibi, emekçi aydınlanmasının adamıdır.

Turan Dursun’lar neden ortaya çıkıyor?
Turan Dursun’lar, ortaçağ kalıntılarını tasfiye etmeyi hedefleyen demokratik devrim sürecinin ürünüdür. Dünyanın her tarafında bu sürece giren toplumlar, aristokrasinin temel ideolojisi olan dinsel düşünüşle karşı karşıya gelmiş ve Turan Dursun’lar çıkarmışlardır. Demokratik devrimlerini geri dönülmez biçimde gerçekleştiren ve aristokrasiyi kalıntıları ile birlikte tasfiye eden toplumlarda artık bir Turan Dursun’a gerek kalmaz. O toplumlar için din, yakıcı bir mücadele konusu olmaktan çıkar, esas olarak bir tarih ve sosyoloji tartışması düzeyinde ele alınır. Örneğin artık Fransa’da bir Voltaire veya Almanya’da bir Feuerbach çıkmaz.

Fakat Türkiye henüz demokratik devrimini tamamlamış, ortaçağ kalıntılarını tasfiye etmiş, bunları tarihin konusu yapmış bir toplum değil. Halkın büyük bir çoğunluğu hâlâ tarikatların, aşiret ilişkilerinin karanlığı içinde yaşıyor ve kul ideolojisini aşmış değil. Kuran kursları ve ihtiyacın çok ötesindeki imam hatipler hâlâ yüz binlerce çocuğumuzun beynine örümcek ağları sarmaya devam ediyor. İslami gericiliği ana tema olarak kullanan siyasal odaklar iktidar talep edebiliyor ve iktidara gelebiliyor. 50 yıldır iktidara gelen bütün sağ hükümetler ve askeri darbe hükümetleri iktidarlarını ortaçağ kalıntısı kurumlarla uzlaşarak koruyabiliyor ve dinsel gericiliği başat ideolojik hegemonya aracı olarak kullanıyorlar. Hâlâ yaratılış “teorisi” mi evrim kuramı mı doğru diye tartışıyoruz ve bu yakıcı bir tartışma. Bilimsel düşünüş ve bilimsel yöntem hâlâ toplumsallaşabilmiş değil ve halkımızın büyük çoğunluğu dinsel, hatta sihirsel düşünüş biçimlerinin etkisi altında. Kısacası dinsel gericilik, toplumun ilerlemesi önünde hâlâ büyük bir engel.

Tabii ki 150 yıl öncesi gibi değildir Türkiye toplumu; epey yol alındı. Türkiye artık kapitalist bir ülke. Fakat bu kapitalizm, ilerici burjuvaziler öncülüğünde demokratik devrimlerini tamamlayarak kendi iç dinamiğiyle gelişmiş bir kapitalizm değil, ortaçağ kalıntılarıyla uzlaşan, iç içe geçen, çarpık ve dışa bağımlı bir kapitalizm.

İşte Turan Dursun’lar bu zeminde ortaya çıkıyor ve yakıcı bir ihtiyaca yanıt veriyorlar. Bu nedenle bu kadar etkililer ve bu nedenle bu kadar tehdit altındalar. Kanlı Pazar’ları, Maraş katliamlarını, Sivas yangınlarını daha dün yaşayan bir toplumun ilericilerinin, sosyalistlerinin, dini salt bir tarih tartışması olarak ele alma lüksleri yoktur, aksine Turan Dursun’lara, Aziz Nesin’lere ihtiyaçları vardır.

Turan Dursun’daki gerçek aşkı
Turan Dursun en iyi bildiği konuyu halka anlattı: Dini, İslam’ı. Halkın inandığı ve vecibelerini yerine getirdiği dinin ne olduğunu, tarihini, Kuran’da yazılanların ne anlama geldiğini, kökenini ortaya çıkardı. Ve bunu son derece bilimsel bir yöntemle, söylediği her cümlenin kaynağını göstererek, özellikle kimsenin itiraz edemeyeceği birinci elden ve itibarlı dinsel kaynaklara dayanarak yaptı. Turan Dursun’un yazılarında aşırı ve zorlayıcı yorumlar, çıkarsamalar yoktur, hatta pek yorum da yoktur. Gerçek neyse, onu ortaya koydu.

Gerçeklerin ortaya serilmesi neye yol açtı? Kuran dahil bütün dinsel metinlerde yazılanların, peygamber dahil bütün din ileri gelenlerinin yaşamlarının ve yapıp ettiklerinin tanrısal, kutsal ve mucizevi değil, tarihsel ve mekânsal oldukları kanıtlandı.

Turan Dursun’un “Din Bu” adlı eseri (Kaynak Yayınları).

Dinsel metinlerin ve kişiliklerin tarihsel ve mekânsal olduklarının (yani bilimin, tarihin, sosyolojinin, psikolojinin konusu olduklarının) kanıtlanması iki gerçeği ortaya serdi: Birincisi, Kuran’ın yazılış süreci ve Peygamber’in yaşamı dahil bütün dinsel süreçlerde farklı evrelerde farklı noktalara vurgu yapıldığı, hatta birbirine ters uygulamaların bulunduğu gerçeği. Bu süreçlerin tarihsel ve mekânsal olduğunu düşünenler için bu durum son derece olağandır. Bir siyasal akım muhalefetteyken başka taktik ve stratejiler izler, başka vurgular yapar, iktidardayken başka. Fakat bu süreçlerde yazılan ve yapılanların tanrısal, kutsal, değişmez, tartışılmaz olduğunu düşünenler doğal olarak aşılmaz çelişkiler içine düşeceklerdir. İşte Turan Dursun bütün bu çelişkileri bir bir gösterdi; yorumla değil, bizzat o yazılanlara ve yapılanlara atıf yaparak.

İkincisi, 1500 sene önce yazılanların ve yapılanların yüzyıllar sonra değişmez ve tartışılmaz biçimde yazılıp yapılmaya devam edilmesinin aşılmaz zorlamalara ve saçmalıklara yol açacağı gerçeği. Hangimiz köle olmak ister? Hangimiz kızının cariye olmasına razı olur? Hangimiz 8 yaşındaki kızını kocaya verir? Hırsızın elini kesmenin, zina eden kadını recm etmenin, 4 kadınla evlenmenin vb. günümüz çağdaş hukukunda yeri var mıdır? Dünyanın düz olduğunu, 7 günde yaratıldığını, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığını vb. savunanlara bugün ne denir? Bütün bunlar kutsal kitaplarda var. Yazıldıkları ve yapıldıkları dönemin sosyal ve düşünsel düzeyini yansıtırlar doğal olarak. Fakat günümüzde savunulabilir tarafları var mıdır? İşte Turan Dursun, dincilerin bu aşılmaz çelişkilerini de tek tek ortaya serdi; yine onların kaynaklarına atıf yaparak.

Kısacası Turan Dursun bilim yaptı. Galileo ile aynı yöntemi kullandı: “Bana inanmıyorsanız gelin teleskoptan bakın, kendi gözlerinizle görün, Dünya dönüyor!” Turan Dursun’a kızacaksak, Galileo’ya da kızmamız lazım. Zaten Galileo’ya kızanlar Turan Dursun’a da kızdı ve onu katletti. Ama ne yazık ki arada 400 yıl fark var!

“Neden dinle bu kadar uğraşıyorsun?” eleştirisi
Turan Dursun bir biliminsanıydı. Alanı dindi, yani bir din bilginiydi. Bir teorik matematikçiyi “Neden yatıp kalkıp denklemlerle uğraşıyorsun?” diye yermek ne kadar anlamsızsa, Turan Dursun’u da “Neden dinle uğraşıyorsun?” diye eleştirmek o kadar anlamsızdır. Bilimcinin ulaştığı sonuçları bilimsel olarak tartışırsınız, yanlışları ve eksikleri varsa ortaya koyarsınız; ama uğraşına yasak getiremezsiniz.

Tabii Turan Dursun’un seçtiği alan, matematikçinin seçtiği alandan çok daha yakıcı ve politikti. Fakat bunu düşünmesi gerekenler politikacılardır. Turan Dursun politikacı değildi; o uğraştığı alanın gerçeklerinin peşindeydi. Politikacı, bilimcinin ulaştığı gerçekleri politikasının malzemesi yapar veya yapmaz, bu onun bileceği iştir. Politika ile bilim arasında böyle bir fark vardır. Bilimci ulaştığı gerçeği, yaptığı buluşu, koşullar ne olursa olsun söylemek ile yükümlüdür. Politikacı ise bu gerçeği ne zaman vurgulayıp ne zaman vurgulamaması gerektiğini tartma özgürlüğüne sahiptir. Fakat politikacının özgürlüğünün de sınırları vardır. Bilimin ulaştığı gerçekleri dikkate almadan veya onlara zıt politikalar üretirse, kendisine, örgütüne ve topluma zarar verir.

Turan Dursun halkı rencide etti mi?
Turan Dursun’un yazılarında dine hakaret eden, halkın inançlarıyla dalga geçen tek bir satır bile bulunamaz. Zaten hakaret, aşağılama, alay gibi yöntemlerin onun üslubunda yeri yoktur. Sert yazar, taşı gediğine koyar, tavizsizdir, sözünü sakınmaz, polemikçidir, yeri geldiğinde mizah unsurunu da kullanır; ama bilimsellikten bir milim bile sapmaz.

Turan Dursun bütün yazılarını din bezirgânlarına, dini kullanarak halkı gütmek isteyenlere karşı yazdı; emekçi halk ile hiçbir sorunu yoktu. Halkın inançlarına karşı değil, egemenlerin dinine karşı mücadele etti. Namaz kılanla, oruç tutanla, dua edenle bir derdi yoktu; ama namazın, orucun, duanın ne olduğunu, kökenini bilimsel olarak inceledi ve yazdı.

Turan Dursun’un büyük yapıtlarına sosyalistler sahip çıktı. Ve bu düzen onu katletti!

Turan Dursun halkı rencide etti mi? “Rencide etmek” deyiminin sözlük karşılığı: “incitmek, kalbini kırmak”. Karşınızdaki size haksızlık yaparsa, gerçeği tersyüz ederse, kandırırsa, hakaret ve alay ederse, ukalalık yaparsa, utandırırsa rencide olursunuz, incinirsiniz. Turan Dursun’un yazılarında bu tür davranışlar kesinlikle yoktur. Son derece dikkatli, kılı kırk yararak yazardı. Kendisini kişisel olarak tanıma fırsatı da bulduk; aşırı denebilecek ölçüde alçakgönüllü, mütevazı ve kibar bir insandı. Karıncayı incitmekten bile çekinirdi.

Ama bilimsel gerçekler söz konusu olduğunda tavizsizdi. Ulaştığı gerçekleri hiç sakınmadan yazdı. Gerçeklerle karşılaşmak insanı rencide etmez; ama acı verebilir, rahatsız edebilir. İnsanlar yıllar boyu inandıkları dogmaları hemen bırakamayabilirler, gerçeklerle karşılaştıklarında rahatsız olabilirler, huzursuz olabilirler. Ama önünde sonunda gerçeği kabul etmek zorundadırlar.

Birlikte çalıştığımız dergilerde okurlarla en fazla muhabbeti olan yazar Turan Dursun’du. Bunlar sosyalist içerikli dergiler olmasına karşın, Turan Dursun’un azımsanmayacak ölçüde dinci ve muhafazakâr bir okur kitlesi de vardı. Bunu gelen mektuplardan biliyoruz. En fazla mektup alan yazarımızdı. Bunların bir kısmı hakaret ve tehdit içerikliydi; ama çoğu soru soran, tartışan, anlamaya çalışan mektuplardı. Tek tek bütün mektuplara yanıt verirdi; hatta bazı yazıları gelen mektuplara yanıt biçimindeydi. Turan Dursun’un sıradan halkla iletişiminde bir sorun yoktur. Aksine bu konuda çok becerikliydi; onların içinden geldiği için hallerinden anlar ve buna göre davranırdı.

Halkı asıl rencide edenler din bezirgânlarıdır. Politik ve ekonomik çıkarları için dini kullananlar, istismar edenlerdir. Gerçeği çarpıtanlar, çarpıtamayınca üstünü örtenlerdir. Kuran’da Büyük Patlama’nın, kuantumun bulunduğunu iddia eden şarlatanlar halkı rencide etmiyor da Turan Dursun’un yazdığı gerçekler mi ediyor? Turan Dursun din bezirgânlarıyla savaştı. Halkın dinsel duygularını asıl rencide edenlerle ve kullananlarla savaştı. Bunlarla, halkı bilinçlendirmek için savaştı. Zaman içinde bu çok net anlaşılacaktır.

Turan Dursun’un felsefesi ve ideolojisi
Turan Dursun’un netleşmiş ve sistemleşmiş bir felsefesinin ve belirgin bir ideolojik tutumunun olduğu söylenemez. Bu konuda fazla kafa yorduğunu da sanmıyoruz. Bir okula bağlı değildir; örneğin kendisini Kemalist veya Marksist olarak tanımlamaz. Sürekli öğrenen ve öğrendikçe değişen bir yapısı vardır. Ama yine de yazdıklarından ve çeşitli olaylarda aldığı tutumlardan bazı çıkarsamalar yapabiliriz. Öte yandan Şule Perinçek’in Turan Dursun’la ölümünden kısa bir süre önce yaptığı söyleşiyi içeren Turan Dursun Hayatını Anlatıyor adlı kitaptan bu konuda ayrıntılı bilgi edinebiliyoruz.

Felsefesinin en belirgin ve net olduğu konudan başlayalım. Turan Dursun bir ateisttir, din karşıtıdır. Sözünü ettiğimiz söyleşide “Nasıl bir toplum düşlüyorsunuz, ütopyanız?” sorusuna en başta şu yanıtı veriyor: “Benim önerdiğim dünyada bir kere kesinlikle dinsizlik olacak. O dünyada dinsizlikle özgürlüğü ben eşit sayıyorum. Din olmadığı zaman tabular olmayacak. Din olmadığı zaman, insanların belirli şeylere kafalarını, duygularını koşullandırmaları olmayacak.”(15)

Turan Dursun, tipik bir ateist gibi, dünyadaki bütün olumsuzlukların kaynağında dinin olduğunu, dinin ortadan kalkmasıyla bu olumsuzlukların düzelme yoluna gireceğini düşünmektedir. Görüldüğü gibi idealist bir tutum almakta, deyim yerindeyse arabayı atın önüne koşmaktadır. Turan Dursun materyalist felsefeyle tanışamamıştır. Aldığı eğitim ve yetiştiği düşünsel iklim buna elvermiyordu. Kendi çabasıyla ancak idealist bir aydınlanmacılığa ulaşabilmişti.

Turan Dursun milliyetçiliğe karşıdır. Aynı söyleşide şunları söylüyor: “Milliyetçiliği, çok ilkel bir düşünce kabul ederim. Bağışlanır bir şey bile olmadığı düşüncesindeyim.”(16) Gerek dine gerekse milliyetçiliğe karşı tutumunu ve idealist yaklaşımını göz önüne aldığımızda Turan Dursun’un bir hümanist olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlığın yaşadığı büyük çelişkileri görüyor, bu çelişkilerin çözümünü arzuluyor, ama tarihsel materyalist bir bakış açısına sahip olmadığı için, sorunların çözümünde naif bir hümanizmden öteye geçemiyor.

İdeoloji düzlemine geçelim. Turan Dursun Kemalist miydi? Aynı söyleşide Atatürk’e çok büyük değer verdiğini ama Atatürkçü olmadığını söylüyor: “Bir zamanlar Atatürkçü idim. Ama şimdi Atatürkçü değilim… Hiçbir şeyci değilim ben, yani falancı filancı. Bir şeyci olmak bana terstir aslında.”(17) “Atatürk’e çok büyük değer veririm. Atatürk, Atatürkçü değildi ki, ben Atatürkçü olayım.”(18)

Turan Dursun’u genç Cumhuriyetin radikal ideologlarıyla karşılaştırabiliriz. Dine karşı tavizsiz tutumuyla “sol Kemalist” bir noktada durduğu söylenebilir (örneğin Ruşeni gibi). Ama milliyetçiliği net olarak dışlayan tutumuyla Ruşeni gibilerinden ayrılır (bilindiği gibi Ruşeni “Din Yok Milliyet Var” diye bir kitap yazmıştır) ve Kemalizmi aşar.

Peki, Turan Dursun’un sosyalist olduğu söylenebilir mi? Marksist değildir; daha doğrusu Marksizm’le tanışma fırsatı bulamamıştır. Söyleşide verdiği yanıtlardan (sömürüye ve mirasa karşı tutumundan) çıkardığımız kadarıyla bir tür ütopik sosyalist olduğu söylenebilir. Fakat her konuda vurguladığı gibi öncelikle din olgusu aşılmalıdır ona göre.

Sonuç olarak söyleyebileceğimiz şu: Turan Dursun döndü dolaştı, sonunda sosyalistlerle buluştu. Sosyalist düşünceye henüz ulaşamamıştı ama o büyük eserlerini ancak sosyalistlerle birleşerek verebildi. Bu da aslında köktenci bir aydınlanmayı ancak emekçi sınıfların temsilcilerinin gerçekleştirebileceğini gösterir.

Turan Dursun bütün nitelikleriyle bizim insanımızdır. Onun büyük yapıtlarına sosyalistler sahip çıktı. Ve bu düzen onu katletti!

KIVILCIMLI VE DURSUN AYNI SAFIN İNSANLARI

Din tacirlerine karşı tavizsiz bir mücadele ve halkı derinlemesine aydınlatma çabası:

Türkiye’deki iki Kuran Ansiklopedisinin yazarları ateist Turan Dursun ile Marksist Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı buluşturan eksen budur.

Farklı dünya görüşlerine sahip Kıvılcımlı ve Dursun’un doğal olarak yöntemleri de farklıdır. Turan Dursun, tıpkı Fransız Devriminin büyük filozofları gibi, aristokrasinin dünya görüşü olan dini acımasızca eleştirir; İslam’ın ortaya çıkışından günümüze dek toplumsal dönüşüme paralel olarak geçirdiği evreler Turan Dursun’u pek ilgilendirmez; zaten böyle bir teorik altyapısı da yoktur. Fakat Turan Dursun, Türkiye’de, 200 yıl öncesinin Fransa’sında olduğu gibi kendi fikirlerini bayrak edinebilecek bir devrimci burjuvazinin olmadığının da farkındadır. Düşünceleri doğal olarak emekçi sınıfların temsilcileri arasında yankı bulur; bu da onu halk kitlelerine ve tarihsel materyalizme yakınlaştırır; fakat bu buluşma tam olarak yaşanamadan Dursun katledilir.

Turan Dursun ve Hikmet Kıvılcımlı, farklı yöntemlerine karşın aynı safın insanlarıdırlar, birbirlerini tamamlarlar.

Hikmet Kıvılcımlı ise başından itibaren emekçi sınıfların aydınıdır ve tarihsel materyalizmi benimsemiştir. Fikirlerine sahip çıkacak bir sınıf aramamaktadır; o zaten bir sınıfın üyesidir ve binlerce yıllık tortulara sahip bu emekçi kitlesini nasıl dönüştüreceğine kafa yormakta ve bu çabanın teorisi yapmaktadır. Tarihsel materyalist yöntemi çok iyi özümsemiş bir kişi olarak, fikir savaşının sadece fikirler arasındaki bir savaş olmadığının, düşüncelerin altında yatan sosyo-ekonomik süreçlerin bilincindedir. Hem tarihe bakıp İslam’ı ve İslam’ın geçirdiği evreleri tahlil ederken, hem de günümüze bakıp mevcut sınıf mücadelesine uygun taktik ve stratejileri geliştirirken.

Turan Dursun devrimci bir aydındır, bir aydınlanma kahramanıdır. Hikmet Kıvılcımlı ise hem devrimci bir aydın hem de sosyalist bir politikacıdır. Dursun ile Kıvılcımlı arasındaki fark, Voltaire ile Marx’ın farkına benzer. Avrupa açısından bakıldığında bu iki büyük düşünür arasında 100 yıl vardır. Fakat Türkiye gibi ülkelerde, demokratik devrim ve sosyalist devrim süreçlerinin iç içe geçmesi ve bu iki sürecin gereklerinin de ancak emekçi sınıflar tarafından yerine getirilebileceği gerçeği, Voltaire ile Marx’ı birleştirmektedir. Bu nedenle Turan Dursun ve Hikmet Kıvılcımlı, farklı yöntemlerine karşın aynı safın insanlarıdırlar, birbirlerini tamamlarlar. Karşıdaki gücün hem dinci hem de bezirgan olması, Dursun ile Kıvılcımlı’yı birbirine yakınlaştırmakta, aynı safta buluşturmaktadır.

DİPNOTLAR

1) H. Kıvılcımlı, “Tarih Tezi”,  “İnsanlığın Başından Geçenler” başlıklı bölümden.

2) Aynı eser, “Tarihsel Devrim – Sosyal Devrim” başlıklı bölümden.

3) Aynı eser, “İki Çeşit Tarihsel Devrim” başlıklı bölümden.

4) H. Kıvılcımlı, “Allah-Peygamber-Kitap”, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Kasım 2013, s.17.

5) Aynı eser, s.216.

6) Aynı eser, s.70.

7) Aynı eser, s.70.

8) Aynı eser, s.108.

9) Aynı eser, s.29.

10) Aynı eser, s.31.

11) Aynı eser, s.28.

12) Aynı eser, s.37.

13) Aynı eser, s.76.

14) Aynı eser, s.159.

15) Şule Perinçek, “Turan Dursun Hayatını Anlatıyor”, Kaynak Yayınları, Kasım 1992, s.59.

16) Aynı eser, s.52.

17) Aynı eser, s.51-52.

18) Aynı eser, s.54.

Önceki İçerikKişiselleştirilmiş gerçek
Sonraki İçerikBir kaynak olarak veri ve dijital zekâ