Ana sayfa Bilişim Dünyasından ‘Sağlık mı, mahremiyet mi?’ ikilemi

‘Sağlık mı, mahremiyet mi?’ ikilemi

299
PAYLAŞ

İzlem Gözükeleş

Sağlık ve mahremiyet haklarından birini seçmeye zorlanıyoruz. 11 Eylül 2001’den sonra olduğu gibi COVID-19’a karşı mücadelede bazı haklarımızdan vazgeçmemizin gerekliliği öne sürülüyor. Hükümetler, şirketlerin desteğiyle, krizi çeşitli teknolojilerle yönetmeye çalışıyorlar. Otoriterleşme eğilimlerinin artma tehlikesi var. Oysa: Amazon, Google, Apple, Microsoft… / Bizleri nasıl kurtarır? / Bizleri kurtaracak olan / Kendi platformlarımızdır…

21. yüzyılın başından beri dijital teknolojilerin gündelik yaşama etkilerini, olanaklarını ve sınırlılıklarını tartışıyoruz. Dijitalleşme yaşamın her alanını etkiliyor ama eski kurumları ve ilişkileri bir çırpıda ortadan kaldırarak yerine dijitalini koymak her zaman o kadar kolay olmuyor. Örneğin yeni dijital teknolojiler uzaktan çalışma ve çalıştırma olanaklarını artırdı. Şirketler, son yıllarda bunun üzerinde daha çok duruyorlar. Bir süredir dünyanın farklı yerlerindeki işverenleri ve işçileri bir araya getiren dijital platformlar ucuz, esnek ve güvencesiz istihdam olanağı sağlıyor. Bu gibi platformların yanında çok sayıda şirket çeşitli denemelerle uzaktan çalıştırmanın uygulanabilirliğini ölçmeye çalışıyor. Başarılı olurlarsa ofisleri kapatarak veya küçülterek tasarruf sağlamak; ama daha önemlisi güvencesiz ve esnek çalışma koşullarını dayatmak daha kolay olacak. Çalışanların her hareketini uzaktan izleyebilmek için geliştirilen teknolojiler her geçen gün şirketlerin planlarını daha uygulanabilir hale getiriyor.

Dünyanın farklı yerlerindeki işverenleri ve işçileri bir araya getiren dijital platformlar ucuz, esnek ve güvencesiz istihdam olanağı sağlıyor.

Uzaktan eğitimde ise işler biraz daha zor. Şirketler ve üniversiteler, yıllardır webde eğitimler düzenliyor ve bu eğitimleri tamamlayanlara sertifikalar veriyorlar. Öğretmen ve öğrenci arasındaki etkileşimi güçlendiren teknolojilerle beraber uzaktan eğitimin olanakları da artıyor. Üniversite sonrası, “ömür boyu eğitim” hedefiyle gerçekleştirilen ve insanların kendilerini geliştirmelerine yardımcı olan eğitimlere kimsenin itirazı yok. Türkiye’nin ve hatta dünyanın önde gelen üniversitelerinde ders veren öğretim üyelerinin derslerine katılabilmek eşsiz bir fırsat. Peki, uzaktan eğitim, sınıflardaki yüz yüze eğitimin yerini alabilir mi? Bunun için önümüzde daha uzun bir yol var. YZ (yapay zekâ) ve sanal gerçeklik, uzaktan eğitimi daha etkili ve verimli yapabilir. Ama okul ve üniversite, alınan ve geçilen derslerden çok daha fazlası…
Daha birkaç ay öncesine kadar bu nedenlerden dolayı uzaktan çalışma için henüz hazır olmadığımızı ve uzaktan eğitimin örgün eğitimin yerini alamayacağını (ve almaması gerektiğini) düşünüyordum. Fakat COVID-19 sonrasında masa başı çalışanlar ve öğrenciler belirsiz bir süre evlerine kapandıklarında başka bir seçeneğimiz yoktu. Hazırlıksız yakalanmıştık. İş toplantıları internete taşındı; öğretmenler çeşitli dijital teknolojilerle öğrencilere ulaşmaya çalıştılar. Bu uygulamaların ne kadar başarılı olabileceğini bilemiyorum ama önümüzdeki aylarda uzaktan çalışma ve eğitim alanında yapılan çalışmalar hız kazanacak, daha etkili teknolojik çözümler geliştirilecektir. COVID-19 sonrası hız kazanan dijitalleşme uzaktan eğitim ve çalışma ile de sınırlı kalmadı. E-ticaret alışverişlerinin yanında sosyal medya siteleri, Whatsapp ve Telegram’daki enformasyon trafiği de arttı. Okano-Heijmans’a göre COVID-19’un çıkışı ve etkileri düşünüldüğünde bir ayağımız hep dijital dünyadaydı ve tarihin ilk dijital pandemisiyle karşı karşıyaydık ( https://www.clingendael.org/publication/coronavirus-worlds-first-digital-pandemic). Kyoto Üniversitesi’nden Makoto Yokozawa’ya göre daha sürecin en başında Çin hükümeti, COVID-19 vakaları hakkındaki haberlerin dijital ortamlarda yayılmasını engelleyerek virüsün yayılmasına katkıda bulunmuştu. Hükümetlerin virüsle mücadele etmek için dijital teknolojilere başvurması mahremiyet ve gözetim tartışmalarını da beraberinde getirdi. Daha en baştan Asya ülkeleri dijital takip cihazlarıyla salgının yayılımını kontrol altına almaya çalışırken Avrupa ülkeleri ilk başta mahremiyet hakkında daha hassas davrandılar ve sosyal mesafelendirmeyi ön planda tuttular. Felaketin boyutu arttıkça küresel bir salgında mahremiyetin ne kadar korunması gerektiği ve korunabileceği tartışması başladı. Son zamanlarda ise en azından 2021 ortalarına kadar bir aşının olanaklı olmayacağından yola çıkarak gözetim devletinin ve otoriter yönetim anlayışının tüm dünyada yeni norm olacağından söz ediliyor. Bu nedenle dünyanın dört bir yanında hükümetler, önce GPS verileriyle virüslü kişinin diğer insanlarla temas halinde olup olmadığını izlemeyi denediler. Daha sonra, GPS verilerinin konum belirlemedeki yetersizliğinden dolayı, (kimi zaman kullanılması zorunlu olan!) mobil uygulamalarla salgının yayılımını kontrol etmeye çalıştılar; insanları belirli bir doğrultuda hareket etmeleri için dürtmeye başladılar. Böylece George Orwell’in 1984’ü bir kez daha gündeme geldi.

Uzaktan eğitim, sınıflardaki yüz yüze eğitimin yerini alabilir mi?

Ancak COVID-19 öncesinde de hükümetlerin her şeyi görmek ve takip etmek istemeleri Çin ve Kuzey Kore ile sınırlı değildi. Ulaş Taştekin’in yazısında vurguladığı gibi “kapitalizmde hem ekonomik zor nedeniyle, hem de ekonomi dışı zor kapsamında gözetim ve denetim aygıtlarının hali hazırda oldukça örgütlü olması nedeniyle zaten özgür değildik” (https://sendika63.org/2020/04/ozgur-muyduk-584173/). Akıllı telefonlar ve kapalı devre kameralar tarafından zaten sürekli gözetleniyorduk; sosyal medya paylaşımları didikleniyordu. Gözetimin kapsamı her geçen gün genişliyor ve derinleşiyordu. Fakat COVID-19’la hükümetler ve Cambridge Analytica/Facebook skandalı sonrası imajları sarsılan gözetim kapitalizmi şirketleri, 11 Eylül 2001 sonrasında olduğu gibi daha cüretkâr hareket edebilecekleri bir ortama kavuştular. COVID-19’la mücadele sürdükçe mahremiyet hakkı ve ifade özgürlüğü ihlalleri artacak gibi görünüyor.
COVID-19 sonrası dünyayı analiz ederken teknoloji şirketlerinin krizdeki konumlanışlarına ve siyaset üzerindeki etkilerine bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Birçok sektör, COVID-19’la beraber zor günler yaşarken büyük teknoloji şirketleri hem kazançlarını hem de prestijlerini artırdılar. Kullanıcı verilerini paraya dönüştüren şirketlerin iş modelleri son yıllarda sıkça tartışma konusu olmuş ve şirketlerin faaliyetleri hem akademide hem de kamuoyunda daha çok sorgulanmaya başlamıştı. Şimdi daha iddialı projelerle karşımızdalar!

Şirketler, büyük veri ve yapay zekâ
Teknoloji, COVID-19’a karşı mücadelenin olmazsa olmazı durumunda. Bugün tartışma büyük veri ve YZ üzerinde yoğunlaşsa da otomatik kapılar gibi basit teknolojiler bile virüsün yayılmasını engellemede önemli bir katkı sağlıyor (https://theconversation.com/automatic-doors-the-simple-technology-that-could-help-stop-coronavirus-spreading-135420). İnsanların bir sağlık kuruluşuna başvurmadan önce yapabildikleri, hangi belirtilerin COVID-19’la ilgili olduğunu gösteren çevrimiçi testler (örneğin https://covid-19.ontario.ca/self-assessment/) hastanelerin yükünü azaltabiliyor.
Ayrıca teknoloji firmalarından amatörlere birçok insan COVID-19’a karşı mücadeleye katkıda bulunuyor. Maske ve eldivenlerden ventilatörlere kadar çeşitli tıbbi gereçlerin temininde yaşanan sıkıntıları aşmaya çalışıyorlar. Koruyucu donanımların kalitesini artırmak gibi daha özel problemlerle ilgilenmeleri, dağıtım (test, üretim ve lojistik dağıtım altyapısı) için mevcut yollardan yararlanmaları ve geliştirilen donanım hakkında en azından üst düzey bir anlayışa sahip kullanıcıların olması bu alandaki projelerin başarılı sonuçlar almasını sağlıyor.
Teknoloji, hükümetlerin salgına karşı mücadelesinde de kritik bir yere sahip. En başından beri Singapur, Güney Kore ve Çin, büyük veri ve YZ’den yararlanarak salgının yayılmasını kontrol altına almaya çalışıyorlar. Diğer ülkelerde de durum pek farklı değil. Beyaz Saray, teknoloji şirketlerine, pandemiye karşı ne yapabileceklerini sorarken İngiltere Başbakanı Boris Johnson COVID-19’la savaşta teknoloji şirketlerini yardıma çağırdı. Böylece şirketler farklı çözüm önerileri ve sunabilecekleri katkılarla sahnedeki yerlerini aldılar.
Bu süreçte, teknolojiyi, özellikle son yılların gözdesi büyük veri ve YZ’yı, bir kurtarıcı olarak gören/gösteren haberlerin sayısı da arttı. Aşağıdaki gibi haberlere çok sık rastlamaya başladık:
22 Şubat’ta Telegraph, YZ’nın koronavirüsün yayılmasını önlemede etkili olabileceğini yazdı (https://www.telegraph.co.uk/technology/2020/02/22/ai-could-best-hope-fighting-next-coronavirus/).
2 Mart’ta TNW, Alibaba’nın yeni YZ sisteminin koronavirüsü saniyeler içinde tespit edebildiğini duyurdu.(https://thenextweb.com/neural/2020/03/02/alibabas-new-ai-system-can-detect-coronavirus-in-seconds-with-96-accuracy/).
Sifted’de robotlardan YZ ilaçlarına kadar koronavirüse karşı mücadele eden startuplar tanıtıldı (https://sifted.eu/articles/coronavirus-tech-startups-europe/).
YZ, pandemiyle mücadelede önemli bir yere sahip olmakla beraber çok fazla belirsizlik ve endişe verici konular da vardı. Önce YZ’dan yararlanılan çeşitli alanlara, daha sonra da tartışma ve endişelerin yoğunlaştığı yerlere bakalım (https://www.bbc.com/news/technology-51851292).
Büyük verinin ilk günlerinde Google, kullanıcıların arama verileriyle grip salgınının yayılımını tahmin etmeye çalışmış, ilk başta başarılı sonuçlar almalarına rağmen, kullanıcıların arama alışkanlıklarının değişmesiyle sonraki tahminleri o kadar isabetli olamamıştı. Facebook da bir süredir Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi ve Tayvan’daki Ulusal Tsing Hua Üniversitesi ile beraber çalışıyor. İnsanların hareketleri hakkındaki anonimleştirilmiş veriler ve yüksek çözünürlüklü popülasyon yoğunluğu haritaları ile virüsün yayılımını tahmin etmeye çalışıyorlar. Sosyal ağ, insanları konu hakkında nasıl konuştuğunu anlamaya da yardımcı oluyor.
Ancak sosyal ağlar, aynı zamanda yalan haberlerin hızla yayıldığı ve kriz anlarında toplumu yanlış yönlendirebilecek enformasyonla dolu yerler haline de gelebiliyor. Son yıllarda sosyal medya kullanımındaki artışla beraber yanlış bilgilerin ağda yayılımı büyük bir sorun olmaya başladı. Yanlış bilgi ve haberler internette çok hızlı yayılabiliyor. Google, kullanıcıları, oltalama saldırıları, kötü amaçlı yazılımlar, komplo teorileri ve yanlış bilgilerden korumaya çalışıyor. Google’da COVID-19, aratıldığında daha bilgilendirici ve özenli arama sonuçları çıkıyor. Youtube, kullanıcıları başta WHO olmak üzere daha güvenilir kaynaklara yönlendiriyor (https://www.cjr.org/the_media_today/google-facebook-disinformation.php).
Son zamanlarda YZ’nın kurtarıcı olarak görülmesine neden olan başlıca alan ise ilaç araştırmaları. Gelişmiş bilgisayarlar satranç ve go ustalarını yendiler, veri yığınlarından yararlanarak yüzleri ve sesleri algılamayı öğrendiler. Şimdi YZ’nın karşısında COVID-19 ve gelecekteki pandemiler var.
YZ yardımıyla ilaç geliştirme süreçlerinin hızlandırılabileceği düşünülüyor. Exscientia adlı İngiliz start-up, geleneksel yöntemlerle dört-beş yılda geliştirilebilecek bir ilacı YZ yardımıyla 12 ayda geliştirmiş. Şirketin CEO’su Prof. Andrew Hopkins, günümüzdeki krizde YZ’nın üç biçimde kullanılabileceğini söylüyor:
– COVID-19 için hızlıca antikor ve aşı geliştirilmesi.
– Var olan ilaçların taranarak herhangi birinin COVID-19’a karşı uygun hale getirilip getirilemeyeceğinin görülmesi.
– Şimdiki ve gelecekteki koronavirüs salgınlarına karşı bir ilaç tasarlanması.
Ancak Hopkins, YZ’nın yapabilecekleri hakkında gerçekçi olunması gerektiğini de ekliyor: “Tüm bunlar en hızlı biçimde 18-24 ay arasında yapılabilir.” Çünkü üretimin ölçeklendirilmesi ve gerekli tüm güvenlik testlerinin yapılması gerekiyor. Google’ın DeepMind adlı YZ şirketi ise AlphaFold adlı sistemini kullanarak virüsle ilişkili çok sayıda proteinin yapı tahminini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Henüz deneysel olarak doğrulanmamış olmasına rağmen DeepMind, bunun bilim dünyasının virüsün nasıl çalıştığını anlayabilmesine yardımcı olabileceğini umuyor.

Yapay Zekâ yardımıyla ilaç geliştirme süreçlerinin hızlandırılabileceği düşünülüyor.

Bu alanda çalışma yürüten bir diğer kuruluş ise C3.ai, Microsoft, Illinois Üniversitesi, Berkeley, Princeton Üniversitesi, Chicago Üniversitesi, MIT, Carnegie Mellon Üniversitesi ve Süper Hesaplama Uygulamaları Ulusal Merkezi tarafından kurulan C3.ai Dijital Dönüşüm Enstitüsü. İş, hükümet ve toplumun dijital dönüşümünü ilerletmeyi hedefleyen Enstitü, dünyanın önde gelen bilim adamlarıyla beraber YZ yardımıyla toplumsal sorunlara çözümler arıyor. Enstitü’nün ilk hedefi patojenlerin yayılmasını yavaşlatmak için yeni yollar bulmak, yeni tedavilerin geliştirilmesini hızlandırmak, yeni ilaçlar tasarlamak ve hâlihazırdaki ilaçları başka amaçlar için uygun hale getirmek, klinik testlerini planlamak, hastalığın evrimini kestirmek, müdahaleleri değerlendirmek, halk sağlığı stratejileri geliştirmek ve gelecekte bulaşıcı hastalıklarla mücadele edebilmek için yeni yollar bulmak (https://www.nytimes.com/2020/03/26/science/ai-versus-the-coronavirus.html).
Bir aşı veya ilaç için önümüzde uzun yollar olabilir. Ama bu sürede robotların hastalık riskini azaltmak için kullanılabileceği düşünülüyor. 2014’te Ebola salgını döneminde ABD’de robotların bir salgında nasıl kullanılabileceği gündeme gelmiş, ama salgının kontrol altına alınmasından sonra ilgili birimler konuya ilgisini kaybetmişti. Günümüzde bilgisayarla görme, bilgisayarların algılama kapasitesinin artması ve YZ’nın daha “akıllı” olması sonucu robotların kullanımı için daha elverişli koşullar var. Robotlar, sağlık çalışanlarının aldığı riski azaltabilir, riskli ortamları temizleyebilirler (https://www.latimes.com/science/story/2020-04-11/overcoming-coronavirus-with-help-of-robots). Sürücüsüz araçlar, karantina bölgelerindeki gıda dağıtımını yapabilirler

2014’te Ebola salgını döneminde ABD’de robotların bir salgında nasıl kullanılabileceği gündeme gelmişti.

(https://spectrum.ieee.org/automaton/transportation/self-driving/robot-vehicles-make-contactless-deliveries-amid-coronavirus-quarantine).
YZ, ilaç ve aşı geliştirilmesine yardımcı olacak. Ama bunu sihirli bir değnekle değil, gerekli süreçleri hızlandırarak yapacak. Robotlar yaygınlaştığında başta sağlık çalışanları olmak üzere insanların virüsle karşılaşma riskini azaltacak. Ancak şu anda daha çok temas takibinin yönetimi üzerinde yoğunlaşılıyor.

Temas takibi
Temas takibiyle virüsü taşıyan kişilerin izi sürülerek bu kişilerin temas ettiği kişiler bulunuyor ve gerekli önlemler alınıyor. Sean McDonald, temas takibinde iki önemli noktaya dikkat çekiyor (https://www.cigionline.org/articles/digital-response-outbreak-covid-19). Birincisi temas takibinin olasılıksal modeller yerine pozitif test gibi kesin bilgilere dayanması. İkincisi ise doğrudan kurumsal bir tepkiye bağlı olması. Aksi takdirde Uber vakasında olduğu gibi hedeflenenin ötesinde farklı durumlar ortaya çıkabiliyor. Uber, Meksika Sağlık Bakanlığından bir COVID-19 hastasının Uber araçlarına bindiği bilgisini aldıktan sonra önlem olarak bu yolcunun bindiği iki aracın sürücülerinin ve bu sürücülerin taşıdığı 240 yolcunun hesabını askıya almış. Fakat Uber’in aldığı bu önlem toplum sağlığı için “iyi” gibi görünse de bir diğer açıdan iki kişinin bir test yapılmaksızın işinden olması ve 240 kişiye yolculuk yasağı gelmesi tartışmalı bir durum. Bir şirket, böyle bir karar alabilir mi? Meşru gerekçelerle toplanan veri, belirli bir şüphe, bilimsel olarak onaylanmış bir test ve kurumsal tepki kapasitesi olmadan amacından sapabiliyor.
Temas takibi, COVID-19 öncesinde de başvurulan bir yöntemdi. Ama günümüzde bir hayli gelişmiş olan gözetim altyapısıyla hem temas hem de karantina takibi daha kolay yapılabiliyor. Çin, Singapur ve Güney Kore’nin mobil teknolojilerle yurttaşlarının izini sürmesinden sonra diğer ülkelerde de benzer girişimler ortaya çıktı. ABD, İsrail, Belçika, Pakistan ve Avusturya ilk başta arama kayıtlarına başvurdu. Almanya’da GPS verilerinin kullanımı gündeme geldi. Bu öneriye hem mahremiyet nedeniyle itiraz edildi hem de GPS teknolojisinin yetersizliğine dikkat çekildi (https://www.dw.com/en/will-germans-trade-privacy-for-coronavirus-protection/a-52943225). Nisan’ın ilk haftasına gelindiğinde yalnız Çin, Singapur ve Güney Kore değil, ABD, Almanya, İran, Kenya, Avustralya, Polonya, Pakistan, Güney Afrika ve Türkiye gibi birçok ülke de çeşitli gözetim araçlarıyla süreci yönetmeye çalışıyordu (https://onezero.medium.com/the-pandemic-is-a-trojan-horse-for-surveillance-programs-around-the-world-887fa6f12ec9).

Dünyanın dört bir yanında hükümetler, önce GPS verileriyle virüslü kişinin diğer insanlarla temas halinde olup olmadığını izlemeyi denediler.

Sıra dışı bir dönemdeyiz. Normalde tereddütsüz reddedilecek uygulamalar günümüz koşullarında kabul görebiliyor. Buna karşı, BMO’nun yaptığı gibi, hükümetlerin bu süreci şeffaf yürütmesi ve amacını aşmaması için dikkatli olmak ve kamuoyunda bir duyarlılık oluşturmaya çalışmak gerekiyor. (https://www.bmo.org.tr/2020/04/13/pandemi-izolasyon-takip-projesinin-amaclari-ve-isleyisi-aciklanmalidir/).
Hükümetlerin uygulamaları daha çok hâlihazırdaki gözetim kapasitesini kullanma üzerineydi. Fakat gözetimin ehli olan iki şirketin, Google ve Apple’ın işbirliği yapacaklarını duyurmasıyla durum daha endişe verici olmaya başladı. Google ve Apple, hükümetlerin virüsün yayılmasını takip etmesine yardımcı olmak amacıyla Bluetooth teknolojisine dayalı bir çalışmada bir araya geldiler ve işletim sistemi düzeyinde bir çalışma başlattıklarını duyurdular. Çalışmanın ilk sürümü Mayıs ayında yayımlanacak. Böylece gözetim sistemlerini bir üst düzeye taşımış oldular. Artık gözetim için indirilecek ve kullanılabilecek bir uygulamadan değil, akıllı telefonların işletim sistemine gömülü olacak bir özellikten söz ediyoruz. Diğer uygulamalar da bu özellikten yararlanabilecek. En endişe verici olan ise temas takibinin belirli bir zaman veya COVID-19 takibiyle sınırlı olmama ihtimali. 11 Eylül’de olduğu gibi olağanüstülüğün olağanlaşması ciddi sonuçlar doğurabilir.

Kapitalizmin yeni yüzü: Teknolojik çözümcülük
ABD ve AB’de, teknoloji şirketlerinin faaliyetlerinin düzenlenmesi tartışılırken COVID-19 krizi patlak verdi. 2008 küresel ekonomik krizi bu salgınla daha da derinleşti. Birçok şirket iflasa sürüklenirken COVID-19 sonrası dünyayı ekonomik olarak zor günler bekliyor. Ancak bu süreçte büyük teknoloji şirketleri krizden kazançlı çıktılar (https://sendika63.org/2020/04/teknoloji-firmalari-covid-19u-firsata-cevirdi-benjamin-chin-yee-dillon-wamsley-584061/).

Amazon, bir e-ticaret sitesi ve dünyanın en büyük bulut hizmeti sağlayıcısı olarak bu krizin kazananlarının başında geldi.

Amazon, bir e-ticaret sitesi ve dünyanın en büyük bulut hizmeti sağlayıcısı olarak (son zamanların iki yıldızı Zoom ve Netflix, Amazon’un bulut hizmetlerinden yararlanıyor) bu krizin kazananlarının başında geldi. Ama krizin asıl kazananı gözetim kapitalizmi şirketleri oldu (Amazon bu alanın da önde gelen aktörlerinden!). ABD’de olduğu gibi devlet kurumları ile veri madenciliği şirketleri arasında kurulan işbirliği gözetim sistemlerini daha çok genişletecek ve 11 Eylül’de olduğu gibi şirketlere daha geniş bir manevra alanı doğacak. İngiltere’de Ulusal Sağlık Hizmetleri sağlık çalışanlarını takip etmek ve kaynakların eşgüdümünü sağlamak için Palantir (kurucusu, Trump’a yakınlığıyla bilinen Peter Thiel), Microsoft ve Amazon’un sunduğu hizmetlerden yararlanıyor. Palantir, ABD sağlık birimlerine de yardımcı oluyor. Clearview A.I gibi veri madenciliği startup’larının yanı sıra IBM, Google, Facebook ve Amazon gibi devler ABD hükümetiyle beraber özellikle temas takibi üzerinde çalışıyorlar. Muhtemelen bir süredir elde etmek için büyük çaba gösterdikleri sağlık verilerine şimdi daha rahat erişebilecek ve bu verilerle algoritmalarını güçlendirebilecekler. Şimdiye kadar yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz çok şey var: Bu işbirliği bize genel sağlık hakkı olarak değil, hastanın karşısında çok daha güçlü sigorta şirketleri ve insanların sağlığı yerine kârını ön planda tutan hastaneler olarak geri dönecek!
Ivan Manokha’nın yazdığı gibi şirketler, hükümetlerle kârlı anlaşmalar yapmış olmalarının yanında son yıllarda bozulan imajlarını düzeltmek ve üzerlerindeki kuşkulu gözlerden sıyrılmak için tarihi bir fırsat yakaladılar (https://www.opendemocracy.net/en/can-europe-make-it/how-data-mining-companies-are-set-gain-covid-19-pandemic/). Gözetim kapitalizmi şirketleri, 2013 yılında Snowden’ın ifşaları, 2018’de tartışılan Cambridge Analytica / Facebook skandalı, Palantir’in yasadışı göçmen çocukların ebeveynlerinin yakalanmasındaki rolü, internetteki fotoğrafları tarayarak polisle işbirliği yapan Clearview A.I.’ın faaliyetleri gibi imaj zedeleyici olaylardan sonra yitirdikleri meşruiyetlerini şimdi tekrar kazanacaklar; insanların verilerini toplayıp paraya dönüştürerek yaptıkları işi normalleştirecekler.
Çünkü sağlık ve mahremiyet haklarından birini seçmeye zorlanıyoruz. 11 Eylül 2001’den sonra olduğu gibi COVID-19’a karşı mücadelede bazı haklarımızdan vazgeçmemizin gerekliliği öne sürülüyor. Hükümetler, şirketlerin desteğiyle, krizi çeşitli teknolojilerle yönetmeye çalışıyorlar. Çeşitli teknolojik araçlarla, kimi zaman yurttaşları belirli bir biçimde hareket etmeye yönlendiriyor kimi zaman da yurttaşları belirli sınırlarda kalmaya zorluyorlar. Batı dünyasının çoğunlukla ilkini tercih ediyor olması onu Çin’den daha demokratik yapmıyor. İki sistem de yurttaş katılımı ve şeffaflık olmaksızın kötüye kullanıma açık biçimde işliyor.
Bu nedenle otoriterleşme eğilimlerinin artacağı öngörülüyor. Fakat Evgeny Morozov, 1984 klişelerinin gelmekte olanı açıklayabilmek için yeterli olmadığını düşünüyor (https://www.theguardian.com/commentisfree/2020/apr/15/tech-coronavirus-surveilance-state-digital-disrupt). Bugün özelleştirme ve deregülasyon gibi neoliberal dogmaların sonuçlarını yaşıyoruz. Çöküş yalnız sağlık sistemiyle sınırlı değil. Kates Jones’un dediği gibi hastalığın vahşi yaşamdan insanlara bulaşması “insanlığın ekonomik gelişiminin gizli bir bedeli.” (https://www.theguardian.com/environment/2020/mar/18/tip-of-the-iceberg-is-our-destruction-of-nature-responsible-for-covid-19-aoe)
Morozov neoliberalizmi, Thatcher’dan bu yana, başka seçeneğimizin olmadığını söyleyen kapitalizmin kötü polisi olarak görüyor ve bu hikâyedeki iyi polisin çözümcülük ideolojisi olduğunu vurguluyor. Çözümcülüğün temelinde teknolojinin toplumsal sorunlara çözümler getirebileceği ve daha iyi bir hayat sunabileceği inancı yatıyor. Çözümcülük, sorunun kendisini etraflıca tartışmak yerine çoğunlukla sorunu varsayıyor, varsaydığı sorunlara çözümler üretmeye çalışıyor. Bu yaklaşım, sorunları çözmek bir yana yeni sorunlara neden oluyor. Morozov, Silikon Vadisi’nde yeşeren bu ideolojinin günümüzde yönetici elitlerin sorunlara yaklaşımını da şekillendirdiğini belirtiyor. Yönetici elitler yine alternatifimizin olmadığına ve yapabileceğimiz en iyi şeyin sorunların üzerini dijital yara bantlarıyla kapatmak olduğuna inanmamızı istiyor. Böylece politik tartışmalardan ve çözümlerden kaçınılıyor.
Neoliberalizm ve çözümcülük arasında çok yakın bir ilişki var. Her ikisi de daha fazla rekabet ama daha az dayanışma, daha fazla yaratıcı yıkım ama daha az hükümet planlaması, daha fazla pazar bağımlılığı ama daha az refah istiyorlar. Morozov, komünizmin çöküşünün tüm bunların hayata geçirilmesini kolaylaştırmasına rağmen dijital teknolojilerin yeni bir engel yarattığını savunuyor: Büyük veri ve YZ, kendiliğinden piyasa dışı etkinlikleri desteklemiyor fakat üretimin otomatikleştirildiği, teknolojinin herkes için genel sağlık ve eğitimin temelini oluşturduğu, kısacası refahın paylaşıldığı neoliberalizm sonrası bir dünyayı hayal etmeyi kolaylaştırıyor. Ancak neoliberalizmin bütçeleri kısması gibi çözümcülük de kamusal hayal gücünü kısıyor. Piyasa dışı ve dayanışma temelli girişimler daha prototip aşamasında ölüyor. Morozov, son 20 yıldır, bir başka Wikipedia göremememizin nedensiz olmadığını belirtiyor.
Son yıllarda, startup’lara ve girişimcilere açık, yurttaşların sadece tüketici olarak var olabildiği bir dijital dünyanın içine çekiliyoruz. Çözümcülük, neoliberalizmin bıraktığı yerden devam ediyor; hayatın her alanında temel haklara sahip yurttaşın yerini dijital platformlardaki hizmet sağlayıcılara not veya “beğen” vererek belirli bir biçimde çalışmaya zorlayan (ya daha doğrusu zorladığını düşünen) tüketiciler alıyor. Sorunların kökenlerine inen, yurttaşların katılımıyla toplum ve çevre yararını gözeten politikalar oluşturmak yerine bir uygulamayla sağlık, eğitim, ulaşım, çevre kirliliği vb. sorunları çözebileceğimize inanmamız isteniyor.
Sorun, sağlık ya da mahremiyet arasında bir seçim yapmak veya salgınla mücadelede teknolojiye başvurup başvurmamak değil. Teknoloji, ancak genel bir sağlık politikasının (buna eğitim, ulaşım, iletişim, enerji gibi alanları da ekleyebiliriz) onunla uyumlu bir bileşeni olduğunda anlamlı hale geliyor. Çözümcülük, teknolojiyi piyasanın dar alanına hapsederek toplumun genel yararını gözeten çözümlerin tartışılmasını ve hayata geçirilmesini engelliyor.
Şimdi, yaşadığımız sorunların kökenlerini tartışma, çözüm diye karşımıza çıkarılan uygulamaların bu sorunlara uygunluğunu sorgulama ve en önemlisi de “üretimin otomatikleştirildiği, teknolojinin herkes için genel sağlık ve eğitimin temelini oluşturduğu, kısacası refahın paylaşıldığı neoliberalizm sonrası bir dünyayı hayal etmenin” ve dijital platformlarda halkın söz, yetki ve karar hakkını talep etmenin zamanı:
Amazon, Google, Apple, Microsoft…
Bizleri nasıl kurtarır?
Bizleri kurtaracak olan
Kendi platformlarımızdır…