Ana sayfa Bilim Gündemi Doğal afetler ‘doğal’ mı?

Doğal afetler ‘doğal’ mı?

618

Türkiye depremselliği en çok çalışılmış ve en iyi bilinen ülkelerden biri. Fayların nereden geçtiği, diri olup olmadıkları, hangi şiddette deprem üretebilecekleri, ne kadar gerilim yüklü oldukları vb. net olarak biliniyor. Biliminsanlarının dikkat çektikleri bölgelerde bir süre sonra deprem olduğunu görüyoruz. Son yıllarda gerçekleşen hiçbir büyük deprem sürpriz değildi.

Başta İstanbul olmak üzere deprem tehdidi altında olan birçok şehirde bölge bölge zemin analizleri yapılmış durumda. Neredeyse oturduğumuz evin zemininin özelliklerini ve depreme nasıl tepki vereceğini biliyoruz.

Öte yandan ülkemiz mühendisleri ve planlamacıları bu depremselliğe uygun bina yapımı alanında da geniş bilgi birikimine sahipler. Depreme dayanıklı bina yapma bilgisi konusunda eksikliğimiz yok. İsteyen herkes yaşadığı binanın öngörülen şiddette bir depreme muhatap olduğunda ne kadar risk taşıdığını öğrenebilir. Çoğunluk bunu biliyor da…

Örneğin yakın bir dönem içinde (belki de bu yazıyı okurken) İstanbul’u yıkıcı biçimde etkileyecek şiddetli bir deprem olasılığının yüksek olduğu biliniyor. İstanbul’daki yapıların çoğunun şiddetli bir depreme karşı dayanıksız olduğu da gayet iyi biliniyor. Özellikle İstanbul için ayrıntılı deprem senaryoları üretilmiş durumda. Büyüklüğü 7.00 üzerinde bir depremde İstanbul’da ne kadar binanın yıkılabileceği, ne kadar can kaybı ve yaralı olabileceği, nasıl bir durumla (daha doğrusu felaketle) karşılaşılabileceği ayrıntılarıyla biliniyor.

Kısacası işin bilim tarafında bir sıkıntı yok. Sürpriz olacak hiçbir şey yok. Çoğumuz bile bile olası tabutlarımızın içinde yaşamaya devam ediyoruz. Dayanıklı binalarda oturanlar da, evleri yıkılmasa bile, şiddetli bir deprem sonrasında (özellikle İstanbul’da) oluşacak kaos ortamından nasıl etkilenebileceklerinin, nasıl çaresiz kalacaklarının farkındalar.

Yıllardır bilinmedik bir şey yok. Peki, o halde sorun nerede?

Aynı durum Covid-19 salgını konusunda da geçerli. Belki 6 ay önce böyle değildi ama, artık virüsün bulaşıcılığı, öldürücülüğü, kimleri daha fazla etkileyebileceği, ne gibi önlemler alınması gerektiği biliniyor. Bu konuda da bilimsel açıdan bilinmedik fazla bir şey yok.

Peki, o halde sorun nerede? Neden-sonuç ilişkilerini bu denli net olarak bildiğimiz alanlarda neden bu kadar yıkım yaşıyoruz, can kaybı veriyoruz?

Sorun iktidarın acizliğinden, cehaletinden ve yönetememesinden mi kaynaklanıyor? Elbette böyle bir yönü de vardır, ama esas nedenin bu olduğunu düşünmüyorum.

Türkiye’de iktidar büyük doğal afetler karşısında bile bile “sürü bağışıklığı” stratejisini izliyor. Bu sadece Covid-19 salgını konusunda değil, şiddetli depremler, seller gibi diğer yıkıcı afetlerde de böyle. Hatta sadece doğal afetlerde değil, tüm kamusal alanlarda da toplum ve insanlar bir başına bırakılmış, kaderlerine terk edilmiş durumda.

Bu strateji bir “acizlik”, “cehalet” veya “yönetememe” durumundan kaynaklanmıyor; iktidar resmen böyle yönetmeyi tercih ediyor. Gerek kendi, gerekse temsil ettiği ve besleyip palazlandırdığı kapkaççı ve mafyatik burjuvazinin çıkarları bu yönde. Gerekli tedbirlerin alınması kamu yararına politikalar izlenmesini, dolayısıyla egemen sınıfın çıkarlarına dokunulmasını gerektiriyor ki mevcut iktidarın bunu yapmasına olanak yok.

***

Gelelim yoksul ve emekçi halkın cephesine…

Yoksul halk şiddetli bir depremde oturduğu binanın mezarı olacağını bilmiyor mu? Biliyor! Ama başka çaresi yok. Başını sokacak bir çatı bulma derdinde olan insan için o çatının depreme dayanıklı olup olmaması lükstür.

Yoksul halk, toplu taşıma araçlarında tıkış tıkış yolculuk ettiğinde virüsü kapma olasılığının yüksek olduğunu bilmiyor mu? Biliyor! Ama başka çaresi yok. İşini kaybetme derdinde olan insan için salgın tedbirleri lükstür.

İktidarın temsil ettiği sınıfların çıkarı doğrultusunda politikalar izleyebilmesi halkın çaresizliği sayesindedir. Sürü bağışıklığı politikası, toplum sürü halinde kaldıkça etkili olacaktır. Örgütlü bir toplum bu tür politikalara izin vermez.

Sonuç olarak doğa olaylarını engelleyemeyiz, ama onların birer afet haline gelmesini engelleyebiliriz. Doğal afetler “doğal” değildir; toplumsaldır, sınıfsaldır.

Toparlarsak, sorun cehalet sorunu değil.

Sorun acizlik ve yönetememe sorunu da değil.

Aslında sorun -gelinen noktada- yoksulluk sorunu da değil.

Bunların hepsinin etkisi var ama asıl sorun, kaderine terk edilmiş halkın kendi kaderini kendi ellerine alma sorunu, örgütlenme sorunu.

Sorun iktidar sorunu, devrim sorunu…

Ya devrim büyük felaketler yaşanmasını engelleyecek, ya da büyük felaketler devrime yol açacak.

Öyle görülüyor ki, ikincisi daha büyük olasılık. Çünkü tarih boyunca musibetler nasihatlerden her zaman daha etkili olmuş. Elbette böyle bir musibet yaşandığında duruma el koyacak yapıda, hazırlıkta ve kararlılıkta bir odak varsa…