Ana Sayfa 224. Sayı Derin bir soluk

Derin bir soluk

95

“Karamsar bir yazar olmakla eleştiriliyorum ama gerçeği betimlesem, insanlar koşarak kaçarlardı Christian, gidip yerin altına saklanır, kafalarını külle kaplarlardı, hayvanlar gibi yaşıyoruz, öyle değil mi.”
Yazı “karamsar” bir alıntıyla başlamış olsa da ne yılı böyle kapatmaktan yanayım ne yeni yılı böyle karşılamaktan. Aslında tam bu yüzden, size dolu dizgin okuduğum Canım Cicim’den söz etmek istiyorum. Canım Cicim bana soluk aldıran, bir yandan da zihnimi dürtükleyip düşünme alanı açan kitaplardan.
Philippe Djian’ın aceleci, buna karşın kavrayıcı bir dili var. Satırları kalp atışı gibi düzenli bir ritim tutturuyor. Okuru koşturuyor; hatta sahneye, yanına çağırıyor. Nasıl dans ettiğiniz önemli değil, ritmi kaçırabilirsiniz; en havalı figürde, hay Allah, yere kapaklanabilirsiniz. Olsun. Hikâye tekrar kavrıyor, yükseltiyor sizi düştüğünüz yerden. Soru işareti yok, ünlem yok. Evet, Djian okurken duraklatan sorulara ya da sorgulatan – hadi, hepimiz biliyoruz; biraz da kınayan – hayretlere yer yok. Metnin verdiği ferahlık, okuma serüvenine yayılan o derin soluk biraz bundan.
Tabii bunda Canım Cicim’in fazlasıyla ikilik barındıran, insanı çelişkisiyle, çıkmazıyla anlatmayı seçen kurgusunun da rolü büyük – zira kabullenmek soluk aldırır, değil mi? Denis: Sivri dilli bir eleştirmen; başarısından emin olamayan bir yazar – parasız. Ve Denise: Bir travesti barında şarkıcı; kadın kıyafetleri içinde tam bir baştan çıkartıcı. Çıldırtıcı gücünden emin – parasız. Gündüzün Denis’i gece Denise; bir ve tek kişi.
“Sanki iki bedene, iki farklı ve birbirinden ayrılmaz hissiyata sahip olduğumun bilincine varmıştım. Yerimde olsan sen ne yapardın, Robert. Böyle bir şeyi yok saymaya mı karar verirdin acaba. Kendini bu derece sakatlar mıydın, söylesene. Bu fedakârlık ve kendilerine duydukları utanç ve dehşet hissinin delirtip, ebediyen huysuz ve perişan ettiği adamların sayısı hakkında herhangi bir fikrin var mı? Gönüllü mahpusların, karanlığın o zalim kabilelerinin sonsuz kalabalığı hakkında, Robert, karanlık ve acımasız kabileler.”
Bu kadarla kalmıyor elbet kahramanımızın uçtan uca savrulmaları; para için itildiği biraz kanlı işler, eşinin ailesiyle kurduğu çalkantılı ve huzursuz ilişkiler, güven ve huzur arayışını bulandıran kösnül tutku…
Ve tabii yazma uğraşının kendi içinde barındırdığı, insanın boğazına çöken, yazmadan gitmeyen ama yazınca da bitmeyen (belki budaklanan, belki bir süreliğine sinen) çelişkiler, iç savaşlar…
“O zaman, yitirdiğim kadına yazmaya, onunla konuşmaya koyuldum, her şey böyle, soğuk ve keder içinde, yalnızlığımın derinliklerinin zorlu keşfiyle başladı, sonra kendim için, ikinci ben için yazdım ve çok az kişinin bir şey anladığı değişik türden bir mücadele vermek üzere, başkalarıyla savaşmayı bıraktım.”
Bırakabilir miyiz başkalarıyla savaşmayı? “Ben” dediğimiz yerde başkaları ve o nafile savaş da var, yalan mı? Hep o başkaları. Kimi zorlayıcı bir ihtiyaç yaratıyor, onlar olmadan açığa çıkamayan bir yanını kışkırtıyorlar insanın. İradesini tartıyorlar. “Ama laftan ibaret iç kuvvetimiz, sözde sarsılmaz kararlarımız, özdenetimimiz, demirden mantığımız ve su verilmiş çelik irademiz gibi saçmalıklara bel bağlamak, işlenmemiş bronzdan bir koçbaşının karşısına kristal bir sur dikmek ve kendini güvende sanmaktan farksız.” Kimi tüketiyorlar iç kaynakları azar azar; insanın kendinde bulduğu tüm benlikleri emiyorlar. “Hiç yerim kalmadı. Sana hiçbir yardımda bulunamam. Biliyor musun, en yakıcı duygularımızın, evet, memnuniyetle, sağ ol, en yakıcı duygularımızın bu kadar hızlı sönebilmesi beni ürkütüyor. Dehşet verici. Hayatını denge aramakla geçirmen gerekiyor. Ve bu bizi çoğu zaman sirk hayvanından farksız kılıyor.”
Denis yazıyor… Bunları, beklenmeyenin dokunuşunu, beklenmeyenin uyandırdığı benlikleri; alışkanlığı, tutkuyu ve sevdayı. Ve Denis sahnede her hareketiyle gerçek kılıyor sözcükleri. Doyuruyor doymaz olanı. Uyuşmayacak bir özlemi unutturuyor bedenine, ruhunu hazır kılıyor ertesi güne ve ertesi günün savaşlarına. Başkalarına. Dünyaya.
Sonra… Sonra Djian yokuş aşağı kaçınılmaz bir trajedi hızında akan anlatıyı elbette okuru duvara toslatarak bitiriyor. Hangi duvar, hangi yokuş, hangi anlatı? Darbenin sersemliğiyle yanıt vermek zor. Bir şey bitti ve bu yalnızca Denis ile Denise’in öyküsü değil. Bir şey bitti işte, hep olduğu gibi. Yaranın yerini anlamadan, çelişkilerin içinden çıkamadan, benliğin bütünlüğüne ulaşamadan… Bir şey bitti.
Neyse ki bittiği yerden filizleniyor yaşamlarımız; biten bir şey doğan yepyeni bir şeyi müjdeliyor her zaman. Yeni yıla buna inanarak girmek istiyorum; talepkâr bir gülümseme ve inatçı bir umutla. Umarım siz de…
Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.
Canım Cicim, Philippe Djian, Çev. Hakan Tansel, Ayrıntı Yayınları, 160 s.

Önceki İçerikSchrödinger’in kutusundan uzayın derinliklerine: Bilim tarihine damga vuran 5 kedi
Sonraki İçerikKitapçı Rafı