Ana Sayfa 233. Sayı ‘Burjuva Marx’ ‘Kızıl Prusyalı’ya karşı: Max Weber ve sosyalizmi üzerine

‘Burjuva Marx’ ‘Kızıl Prusyalı’ya karşı:
Max Weber ve sosyalizmi üzerine

498

Hasan Aksakal
ha_aksakal@yahoo.com

Sosyolojinin ve sosyal teorinin kurucularından Max Weber (1864-1920) pek çok sebeple “kapitalizmin peygamberi” kabul edilir. Weber’in eserlerinin, bilhassa “sosyalizmin peygamberi” kabul edilen Karl Marx’la (1818-1883) karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirilmesi modern dünyanın düzeni ve onun doğası üzerine ortaya olağanüstü zenginlikte bir literatür çıkarmıştır. Fakat bu ikilinin fikirleri Frankfurt Okulunun temsilcilerinden günümüze dek harmanlanıp yeni modernite yorumları geliştirilirken, Marx’ın kapitalizme dair tespitleri tüm detaylarıyla bilinmesine ve detaylıca tartışılmasına rağmen, Weber’in sosyalizm hakkındaki değerlendirmeleri yeterince dikkate alınmamıştır.
Weber’in tüm entelektüel yaşamı sosyalizmin Almanya’da milliyetçilikle, militarist ve emperyalist politikalarla eşzamanlı bir biçimde gelişmesine şahitlik etmiştir. Weber gibi keskin bir gözlemcinin Karl Marx’ı ve Marksizmi bilmemesi, okumamış olması elbette düşünülemeyeceği gibi, işçi hakları, sendikalar, devrimci örgütlenmeler etrafında büyüdükçe büyüyen sosyalist mücadeleyi fark etmemiş, gözlemlememiş olması da mümkün değildir. Yer yer muhafazakârlaşabilen, yer yer II. İmparatorluğun hizmetine girmeye hazır görünen “Prusya liberali” Weber’in sosyalizme kariyeri boyunca kasıtlı bir uzaktan bakışı ve dozunda bir sessizliği söz konusudur. Zira Birinci Enternasyonal, Weber’in doğduğu yıl kurulmuştur. Bismarck’ın sosyalizm-karşıtı yasaları ve sosyal güvenlik düzenlemeleri onun gençlik yıllarındaki Alman ulusal siyasetini şekillendirmiştir. Alman İmparatorluğunun yükselişiyle birlikte onun bir yansıması ve ironisi olarak Alman Sosyalistleri dünyanın en büyük Marksist partisine dönüşürken ve İkinci Enternasyonal kurulup büyürken (1889-1916), Weber entelektüel çalışmalarının zirvesine tırmanmıştır. Bu süreçte Weber, burjuva kimlikli “kürsü sosyalistleri”nin Sosyal Politika Birliğine üye bile olmuştur. 1904’te ABD’nin St. Louis’de evsahipliği yaptığı Dünya Fuarından dönüşte bir dizi makale olarak yazdığı Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (1904-5), Weber’in özgür bireysel tercihleri kolektivizme, sivil toplumu devlet iradesine üstün tuttuğunu açıkça göstermiştir. Bu incelemede de, diğer Weber metinlerinde de sosyalizme dair anlamlı bir şeyler bulmak, açıkçası, hayli güçtür.

***

Bu uzun sessizlik Weber’in ömrünün son döneminde (1918’de) bozulmuştur. Birinci Dünya Savaşının son günlerinde Viyana’da yayınlanan Der Sozialismus [Sosyalizm] adlı incelemesi,(1) Weber’in, Büyük Savaş sırasında gerçekleşen Bolşevik Devriminin hemen ardından, başta Berlin ve Viyana gelmek üzere, Almanca konuşulan şehir merkezlerinde de yükselen devrimci enerjiye istinaden 13 Haziran 1918’de Avusturya Genelkurmayına verdiği konferansın notlarından ortaya çıkmış, hayli ilginç bir çalışmadır. Henüz 1917’nin sonlarında St. Petersburg’da, Moskova’da ve diğer Rus şehirlerinde olup bitenleri anlamak için çok erken bir tarih olsa da, Weber’in Sosyalizm tahlilleri bir bakıma ondaki devletçi reflekslerle liberal değerleri dönemin kriz koşullarında nasıl bütünleştirdiğini görmeyi de mümkün kılar. Hayli keskin gözlemlerle dolu olan bu kısa metinde, kimi noktalarda anlatımdaki bazı atlamalara ve boşluklara rağmen, güçlü bir kavrayış dikkat çekmektedir.
Weber’in düşünce dünyasında, gençlik yıllarından beri savunduğu burjuva kapitalizmi ve pazar ekonomisi, planlı ekonominin ve devlet kapitalizminin –o bu modele “devlet sosyalizmi” demekte ısrarcıdır– öteki kutbunu temsil eder. Marx’ın liberal pazar ekonomisindeki vahşi rekabetin yarattığı sömürüye karşı isyankâr tavrı, Weber’in bürokrasinin hantallığı ve yaratıcı girişim yoksunluğu eleştirisiyle mükemmel bir zıtlık arz etmektedir. Weber’in kapitalizmin ruhunu analiz edişinde dinsel değerler kuvvetli bir yer tutarken, sosyalizmin ruhundaki dinsellik düzeyindeki ahlaki tavrı görmemiş olması imkânsızdır.
Marx ve Engels on dokuzuncu yüzyılın ortalarında büyük bir proleter devrimin Britanya’da ortaya çıkacağını beklentisine girerken, Weber, Almanya’da gücünün zirvesine varan sosyalizmin Dünya Savaşıyla birlikte neler getirebileceğini kaygılı bir şekilde tasavvur etmiş gibidir. Ancak Weber’in kaderine, çok büyük çoğunluğu köylülerden oluşan, kapitalistleşme süreci ve sanayileşmesi eksik kalmış, bir Asya ordusuna yenilecek kadar köhneleşmiş olan Rus Çarlığında gerçekleşen devrimi, sosyalizme hiç de sempatiyle bakmayan bir grup Avusturyalı subay için analiz etmek düşmüştür. Bu can sıkıcı sürprize Weber’in verdiği başlıca tepki, Bolşevik Devriminin bir proletarya diktatörlüğünden ziyade memurların diktatörlüğüne dönüşeceği öngörüsüdür. Zira bürokrasinin en yetkin açıklayıcısının gözünde, bu, generallerin değil, olsa olsa onbaşıların askeri diktatörlüğüne dönüşmesi demekti. Oysa Bolşeviklerce yapılması gereken şey –Weber’e göre– Alman devlet kapitalizminin yaptıklarını yapmaktı. Weber haberdar olmasa da 1918 Mayısında Lenin’in yazdıklarına göre de yapılması gereken şey buydu: Devlet kapitalizminin en somut örneği olarak gördüğü Almanya için, “burada Junker-burjuva emperyalizmine boyun eğen büyük ölçüde kapitalist mühendisliğin ve planlı organizasyonun ‘son sözü’nü görüyoruz” diyordu Lenin; ve “italikle belirtilen ifadelerin yerine bir Sovyet devleti yazıldığında, sosyalizm için gerekli koşulların özetine ulaşıldığını” anlatıyordu. (bkz. s. 25’teki 30. dipnot)
Bu vesileyle belirtmek gerekir ki, Weber, Büyük Savaş boyunca Almanya’daki savaş ekonomisinin, ekonominin devlet tarafından devralınıp düzenlenmesi girişiminin sosyalizme doğru atılmış bir adım olduğuna işaret etmektedir. Nihayetinde savaş ekonomisi artık barıştaki gibi özel girişimle ve kâr motivasyonuyla değil, toplumun ortak menfaatleri için bir merkezden yönetilen ve kolektivistleşen bir ekonomidir. Riskin ve rekabetin olmadığı koşullarda kâr için değil de emirler öyle geldiği için üretim yapan ve kendilerininkinden daha büyük bir iktidar makinesinin çarklarından birine dönüşen sanayicilere ilişkin Weber’in bulduğu isimlendirme “devlet kapitalizmi” değil, “sanayici sosyalizmi”dir. (s.25-26) Savaş ekonomisinde, askeri planlamanın bir getirisi olarak emir alıp memurlaşan sanayici, güç ve özgüven kaybına uğrar. Weber’e göre, bu güç kaybı, er geç mülkiyet kaybını da hazırlar. Yani kartel sahipleri, tekelleşmenin aracına dönüşürken savaş koşullarındaki devlet kapitalizmi, devlet sosyalizmi denen şeye en çok yaklaşılan momente dönüşür. Ne var ki devletin bu denli Leviathanlaşması, Weber’e göre, “devletin zamanla yok olması” fikrini büyütürken bir yandan da onu asılsız bir efsaneye dönüştürür. Sosyalizm, bu yönüyle, iyiniyetli bir ütopyadır. Weber’in gündemine aldığı “devlet sosyalizmi”nin reel sosyalizmle bağı, sosyalizmdeki kolektif mülkiyet, eşitlikçilik gibi anahtar sözcüklerle ilgisi yok denecek kadar az görünmektedir. Liberal pazar ekonomisi genişlemeci ve devrimci bir dinamizme sahipken, devletin planlayıp yönettiği bir ekonomik düzen olarak sosyalizm, doğası gereği devlet bürokrasisine tâbi, verimsiz ve muhafazakâr bir yapıya sahiptir. (s.31) Marksizmin kapitalizmdeki “üretim anarşisi”ne saldırmasındaki kolaylığa benzer bir zayıf noktayı, Weber, sosyalizmde “bürokrasi”de görmüştür ve tüm eleştirilerin hedefi orası olur.
Weber’in argümantasyonunun çıkış noktası, modern dünyada demokrasinin giderek büyüyen ihtiyaçları doğrultusunda yetiştirdiği profesyonel bürokratların demokrasiyi ideallerinden koparıp bürokratikleştirdiği gibi, sosyalizmin de kaçınılmaz bir biçimde bürokratikleşmeye uğrayacağı ve yarattığı heyecanın, ümidin bir süre sonra profesyonel ellerde sönümleneceği fikridir. Sosyalizm, sıkça dillendirilen “işçinin üretim araçlarından koparılması” anlatısını işlemekteyse de, özel fabrikada olduğu gibi devlet işletmesinde de, kapitalist üretim modelinde olduğu gibi sosyalist üretimde de işçinin bu kopuştan kurtarılamayacağının altını çizer. Bir zamanların aristokrat âlimlerinin ücretli çalışanlara dönüşmüş profesörlere, bir zamanların şövalyelerinin maaşlı subaylara dönüşümüne dek artık hiç kimsenin bundan kaçamadığını vurgulayan Weber, modern zamanlarda akademisyenlerin bilginin, subayların ise savaşın sahibi olmaktan çıktığını anlatır. Bürokratikleşme ve buna bağlı olarak memurlaşma, eski “aracı”ların üretim veya operasyon araçları üzerindeki mülkiyetini ve otoritesini kaybetmesi; hem yönetim araçlarını, hem üretim araçlarını devletin tekeline terk etmesi ve mesaisini belli bir maaş karşılığında yapması demektir. Keyfiyet yerini artık disipline bırakmıştır: ordu, ofis, atölye ve ticaret disiplini… (s. 54) Kopuş/koparılış süreci demiryollarında, madenlerde, fabrikalarda, makinelerin girdiği her yerde var gücüyle devam etmektedir ve hiçbir üretim aracı bir kişinin keyfiyetine bağlı bırakılmamaktadır. Modern sosyalizmin doğumuna sebep, işte bu keyfiyet-yitimi ile şeref ya da keyif için iş yapmak yerine, fabrika disiplininde üretimin parçası olmaktır. Sosyalizm tüm bunları “şeylerin insana hükmetmesi” olarak görür diyen Weber, eskiden sömürü ilişkilerinde kölelerin, esirlerin, marabaların kaderinden sorumlu tutulabilecek birtakım mülkiyet sahipleri bulunurken, yirminci yüzyılda bunun imkânsız olduğunu sosyalizmin de kabul ettiğini söyler. O yüzden sosyalizm, eleştirisini bireylere değil, bir bütün olarak bu üretim düzenine yöneltir. Sosyalizm, Weber’e göre, bir komün ekonomisidir (Gemeinwirtschaft). Her şeyden önce bir kârın olmadığı, işletme sahiplerinin üretimi kendileri için ve kendi risklerini alarak yürütmediği bir ekonomi anlamına gelen bu düzen, halk birlikteliği idealiyle sahiplere değil, yetkililerin bilgisine teslim edilmiştir. Böylesi bir rekabetsizlik, askeri ve sivil devlet yetkilileriyle işbirliği içinde çalışarak “üretim anarşisi” denen şeye mahal vermeyecek, doğru planlamayla bir görev dağılımı esasına göre şekillenecektir.
Fakat Weber’e göre bu imkânsızdır: “Barış zamanında böyle bir devlet kontrolünün, yani sanayinin her dalında işletme sahiplerinin zorunlu kartelleştirilmesi ve devletin kârda hissedar olmak için geniş yetkilerinden taviz vermesi, devletin sanayiyi kontrolü değil, sanayinin devleti kontrolü anlamına gelir.” (s. 59) Weber’in gözünde daha can sıkıcı bir manzara belirir:
“Kartellerde, devlet temsilcileri, kendilerinden sanayi bilgisi, pazarlama eğitimi ve çıkar gütme açılarından çok daha üstün fabrika sahipleriyle aynı masada oturacaklardır. Fakat mecliste işçilerin temsilcileriyle oturacak ve bu temsilciler devlet temsilcilerinden bir yandan düşük fiyatlar, diğer yandan yüksek maaşlar talep edeceklerdir; elbette bunu yapma güçleri olduğunu da söyleyeceklerdir. Öte yandan, bu yapının kârına ve zararına ortak olan devlet, finansmanını mahvetmemek adına doğal olarak yüksek fiyatlar ve düşük maaşlardan çıkar sağlayacaktır. Dahası, yapının üretici üyeleri, devletin, kâr etmelerini güvence altına almasını bekleyecektir. Bu yüzden işçilerin gözünde böyle bir devlet tam anlamıyla bir sınıf devleti olacaktır ve ben bunun politik olarak pek cazip bulunacağından şüphe duyuyorum.” (s. 59-60).
Weber sözü burada dolaştırdıktan sonra sosyalist partilere getirir ve temel tezine şiddetle karşı çıksa da, “türünün örnekleri arasında muazzam bir bilimsel başarı” olarak nitelediğ
Komünist Manifesto’yu yeni bir başlangıç noktası olarak değerlendirir. “Yaratıcı bir hata”ya sahip olarak övdüğü Marx-Engels ikilisinin eserini insanlığın tarihi gelişiminin son aşamasını tasvir eden bir “kehanet metni” olarak görür. (s. 61-62). 1848’in korkunç koşullarından doğan bir yoksullaşma teorisiyle müstakbel proleter devrimi öngören Manifesto’yla, metne gömülü bulduğu iktisadi seleksiyoncu Darwinizm üzerinden de bir tartışma geliştiren Weber, kodamanlara karşı %99’cu bir mağdurlar söylemin beyhudeliğine dikkat çeker. Ayrıca kapitalist sistemde “sektörel uzmanlaşmaların ve bürokratikleşmelerin bir sonucu olarak, oldukça farklı ve hayli karmaşık çıkar ortaklıklarının yaratıldığını, burjuvazinin düzeninden doğrudan ya da dolaylı kâr elde edenlerin gücünün veya sayısının azaldığı çıkarımının yapılamayacağını” söyler. (s. 65) Dahası, Marx ve Engels’in kriz, iflas ve buhran dönemlerine yaptığı vurguyu pek de önemsemediğini gösterir: Bunlar yüz yıldır yaşanmaktadır ve kapitalizm çökmemektedir; aksine, Weber’in gözlemlerine göre, kendini daha da güçlendirecek usûller geliştirmektedir.
Sosyalizmin, ekonomik üretim gittikçe kamulaştığı için kendiliğinden, yani evrimle geleceği teorisini de reddeden Weber, memur sınıfının menfaatlerinin rantine sınıfıyla kesişim noktalarını hatırlatır ve buralarda işçi değil, “yönetici diktatörlüğü”nün çoktan kurulduğunu anlatır. Kısacası, corporate kapitalizm 1918’de de ahtapot kollarıyla bilindik taktikleri kullanmaktadır. Ne makineleşmenin ortaya çıkaracağı insan emeğinin vasıfsızlaşması ve tasfiyesi, ne “maaşlı köleler” ne de standardizasyon ve üretimin tek-tipleşmesi tezi Weber’i sosyalizmin kaçınılmazlığına ikna edebilmiştir.
Komünist Manifesto’nun –Weber’in isimlendirmesiyle–“yıkım teorisi” zamanla yerini evrimci bir teoriye bırakmıştır; Sosyal Demokratlar sistem-içi siyasette kendilerine yer bulduğunda burjuva partileriyle koalisyonlara girişerek sosyalizmin radikalizmini ve 1848’deki yaratıcı enerjisini kaybetmiştir. Weber’e göre, sendikalizm de, politik parti yönetimleri de bir noktadan sonra kendi bürokratikleşme deneyimlerini yaşayarak profesyonelleşmekte ve bu büyük yapının (sistemin) bir parçasına dönüşmektedir. Profesyonel ve eğitimli kişilerin burjuvazinin değil de bu yapılarda bir dava için kavga edenlerin yanında olma sebebi ise devrimci romantizmin, onların büyüsünü yitiren dünyasını büyülemeye yarayan umududur. (s. 74)

***

Weber’in “sınırın ötesinde ne olduğunu bilmiyoruz” itirafıyla beraber, aldığı duyumlardan geliştirdiği izlenim parçacıkları, Bolşevik devrimcilerin işletme sahiplerini şirketlerinin başında bıraktıkları, “çünkü yalnızca onlar[ın] uzmanlık bilgisine sahip” olduğu; bu işletmecilere büyük ödenekler verildiği gibi şeylerdir. Aynı şekilde, liderliğin devrimcilerden bir ordu disiplini yaratılamadığı için Çarlık rejiminin subaylarına subay maaşı ödemeye başladığı ve sivil bürokrasiyi ekmek fişini kesme tehdidiyle şimdilik kendi lehlerine çalıştırabildiği yönündeki duyumlar Weber’in Rusya’daki devrimci sürece ilişkin bilgi parçacıklarıdır. Hatta Weber, bu yapının bu vakte kadar [bir yıldan az bir süredir] ayakta kalabilmesini, “generallerin değil, onbaşıların diktatörlüğü” olmasına bağlar ve “cepheden dönen savaş yorgunu askerlerin tarımsal komünizme alışkın toprak peşindeki köylülerle güç birliği yapması ya da askerlerin silahlarıyla köyleri ele geçirmeleri”ne atıf yapar. (s. 75)
1918’in korkunç koşullarında böylesi bir devrimin ne getireceğini soran Weber, sosyalist bir toplumdan başka her şeye ihtimal veriyor gibidir: Örneğin iç savaş derinleşebilir ve İtilaf Devletleri Rusya’dan istedikleri her şeyi koparabilir. Dahası, “devletin yıkıntıları arasında, sosyalizmin her şeklinin en radikal karşıtları olan köylüler ve küçük burjuvadan bir rejim getirebilir.”  “Hepsinden önemlisi,” der Weber, “sermayenin zarar görmesine ve dağılmasına sebep olarak, sermayenin ekonomiye katılıp onunla kaynaşmasına dayanan Marksizm tarafından istenen sosyal gelişmeyi geciktirecektir.” (s. 77) Yine de o da kabul etmektedir ki, böylesi eşitliksiz ve özgürlüksüz bir dünyada, sosyalist inançları ve umutları yok etmenin bir yolu yoktur. (s.79)

***

Weber, Sosyalizm tartışması boyunca tek bir sosyalist klasik kaynağa atıf yapmaktadır. O da kendi metni kadar kısa bir eser olan Komünist Manifesto’dur. Tüm körleştirici ve aydınlatıcı anlatım numaralarına rağmen –hatta onlarla birlikte– Weber’in kaleminden Marx’a dair bir çift söz duymak ve ona karşı çıkmak için vargücüyle yüklense de, onun birikimi ve perspektifiyle birlikte Alman Sosyalizmini ve Rus Devrimini değerlendirmeye çalışması leziz bir tartışmanın kapılarını açmaktadır. Gerth H. Mueller’in ifade ettiği gibi, “saf cumhuriyetçi” olan Karl Marx ve “burjuva Marx” kabul edilen Max Weber; biri toplumsal devrimin savunucusu, diğeri pazar ekonomisinin aktörlerinin hareket serbestisinin savunucusu, fakat ikisi de sınıf farkındalığına sahip, feodal bürokratik yapıdan hoşnutsuz, dargörüşlü burjuvaya karşı tiksinti içinde ve güç anlayışları bakımından Makyavelist; biri, “Kızıl Prusyalı”, Hegel’in değişmez bir müridi, diğeri değişmez bir liberal ve neo-Kantçı; ilki kapitalizme asla taviz vermez, ikincisi ise liberal inançlarından şaşmaz profildedir. Yine de Komünist Manifesto’nun yazarı, burjuvanın “üretimde durmaksızın devrim yapmadan var olamayacağını” ve “yüz yılı zar zor bulan hâkimiyetleri süresince önceki tüm nesillerin yarattıklarının toplamından çok daha devasa bir üretim gücü yarattığını” görebilmiştir. Benzer şekilde Kapitalizmin Ruhu’nun yazarı da, Bloch, Lukács ve Toller gibi radikallerle ahbaplık etme ve feodal-aristokrat subayların yüzlerine karşı Manifesto’nun “bilimsel olarak üst düzey bir başarı” yakaladığını ve işçiler var oldukça yok edilemez bir sosyalistler grubunun da daima var olacağını belirtme eğilimindedir (s. 19-20’den aktardım).
Der Sozialismus, yüz beş yıl sonra Türkçedeki ilk çevirisiyle Sosyalizm adlı bu kısa ama bilgi dolu eser, “burjuva Marx” olarak da nitelenen Weber’le “kızıl Prusyalı” olarak nitelenen Marx’ı, kapitalizmin mantığıyla sosyalizmin toplum tasarısını birlikte değerlendirmek isteyenler için her bakımdan zihin açıcı bir tartışma zemini.

DİPNOTLAR
1) Türkçedeki ilk çevirisi: Max Weber, Sosyalizm, çev. İrem G. Şalvarcı, İstanbul: Beyoğlu Kitabevi, Haziran 2023.

Önceki İçerikUexküll’ün canlıların dünyasını anlama çabalarına getirdiği bakış açısı
Sonraki İçerikHangi kanıt daha ‘zarif’?