Ana Sayfa Bilim Gündemi Tribün haklılığı

Tribün haklılığı

395

Ender Helvacıoğlu

Toplumsal süreçler ve toplumsal hareketler güç odakları tarafından yaratılamaz, yoktan var edilemez. İnsan iradesine bağlı olmayan nesnel olaylardır. Bir toplumsal hareket birileri istiyor diye olmayacağı gibi, birileri istemiyor diye olmaktan vazgeçmez. Böyle olduğunu sanmak metafizik bir yaklaşımdır. Her şeyin tanrı iradesi ile olduğunu varsayan dinsel düşünüş biçiminin ve tarihin egemen sınıf mensubu büyük adamların (veya büyük güç odaklarının) yapıp ettiklerinden ibaret olduğunu savlayan aristokrat-bürokrat-burjuva tarih anlayışının kalıntısıdır bu yaklaşım.

Çeşitli güç odakları ve politik odaklar, nesnel olarak var olan toplumsal olgulara ve süreçlere müdahil olmaya çalışırlar ve güçleri oranında yönlendirirler. Politik odaklar arasındaki bilek güreşi bu noktada yaşanır ve zaten politik mücadele de budur.

31 Mart yerel seçimlerinde, toplumda AKP iktidarına karşı birikmiş olan enerji, geleneksel olarak AKP’ye karşı olan kesimlerin de dışına taşarak daha geniş kitleleri etkiledi ve iktidara güçlü bir tokat atıldı. Çeşitli halk kesimlerinin her biri bu tokadı kendi niteliklerine göre attı. Geleneksel muhalif kesimler, en güçlü biçimde atacaklarını düşündükleri CHP eliyle; AKP’ye oy veren yoksul ve emekçi kesimler seçime katılmayarak ve oylarını AKP’den esirgeyerek; AKP’nin çekirdeğinde yer alan bazı kesimler de YRP’ye oy vererek iktidara olan tepkilerini gösterdiler. Bu, var olan toplumsal hareketin (birikmiş enerjinin) kendisini farklı mecralarda ifade etmesidir. Bu nesnel bir olaydır. Bir üst gücün (örneğin sermaye çevreleri veya emperyalizm) “bunları CHP’ye, şunları da YRP’ye yönlendirelim, onların seçime katılımını da engelleyelim” demesiyle oluşmazlar. Elbette bu toplumsal gelişmenin farkında olan güç odakları ve politik odaklar kuvvetleri oranında sürece müdahil olacaklar, birikmiş enerjiyi istedikleri yönde kanalize etmeye çalışacaklar, yani politika yapacaklardır.

Bir toplumbilimci, bir yazar, yorumcu, gazeteci veya kahvedeki Hasan Amca, oluşan tabloyu, “sermaye odakları AKP’nin yarattığı boşluğu CHP (İmamoğlu-Yavaş-Özel üçlüsü) ile doldurdu; AKP içine de YRP ile müdahale etti” diye yorumlarsa, tartışılır veya kendi aralarında tartışırlar. Ama seçim arenasına girmiş bir politik parti oluşan tabloya ilişkin böyle bir analiz yaparsa, bu ancak çok derin bir özeleştiri anlamına gelir. Çünkü “biz yapamadık, ama onlar yaptı” demektir bu. Tabii eğer sermaye odakları ve emperyalizm “kadiri mutlak” olarak görülmüyorsa…

Mücadele tam da toplumsal süreçleri, ortaya çıkan kitlesel enerjileri kimin yönlendireceği, kimin havuzlayacağı noktasında başlar. Sınıf mücadelesi de budur. Sen yönlendiremezsen elbette başka odaklar yönlendirecektir. Sen müdahil olmazsan elbette başka odaklar müdahil olacaktır.

Süreçlere dışardan bakmanın, yorumlamakla yetinmenin ve müdahil olmaktan kaçınmanın yol açtığı yorumlardır bunlar. Türkiye solunun kendisine sistem tarafından dayatılmış en temel zaaflarından biridir. Öyle bir zaaf ki, onu hareketsiz kılar, bir “yorumcuya” dönüştürür. Öyle bir yorumculuktur ki bu, hem “en solcudur” (çünkü yorum düzleminde kalındığı için istenildiği kadar radikal olunabilir) hem de her zaman “haklı” çıkar. Sen müdahil olmazsan başkası müdahil olur ve böylece başkasının yönlendirdiği tespiti haklı çıkmış olur. Tribün haklılığı!

Bu konuyu Van olayı özelinde tartışarak yazımızı sonlandıralım. Van halkının iradesinin (seçtiği belediye başkanının) pusu kurularak ve zor yoluyla elinden alınmasını “derin devlet operasyonu” olarak tanımlamak elbette doğru bir tespit olacaktır. Ama bu tespiti yapmak politika yapmak anlamına gelmez. Politika, bu tespitten sonra başlar. Bu operasyona nasıl direneceksin, nasıl boşa çıkaracaksın… politika bu soruların yanıtıdır.

İki Türkiye gerçeğini yaşadık Van’da: 1) Seçimle gelen halk tokadı 2) Pusu kurularak uygulanan derin devlet operasyonu. Bu iki gerçek karşı karşıya geldi. Biri diğerini alt edecekti. Halk ve yanındaki politik odaklar direndi, kazandı. Politika budur ve böyle yapılır.

AKP sonrası sürecin başladığı görülüyor. Bu süreci sadece yorumlayacak mıyız, yoksa müdahil olacak mıyız? Bütün mesele bu. Yorumlamakla yetinenin yorumuyla, müdahil olmaya çalışanın yorumu farklı olacaktır.

Müdahilin yanlışı, yorumcunun doğrusuna yeğdir. Çünkü asıl doğruyu ancak müdahil olan bulur. Risklidir ve bedeli vardır tabii. Hele Türkiye gibi bir ülkede politika yapmaya kalkışılıyorsa…

Politika nesnel olanı yorumlamak değildir, nesnel olana boyun eğmek hiç değildir. Politika, nesnel olana -nesneli ıskalamadan- öznelin müdahalesidir.

Türkiye güzel bir ülke, Türkiye halkı güzel bir halk. 31 Mart seçimleri bir kez daha kanıtladı bunu. Belli ki iktidara karşı tepki daha da büyüyecek. Yapılması gereken, bu tepkiyi olumlayarak, değerlendirerek, yönlendirmeye çalışmaktır.

Önceki İçerikUygarlıklar tarihine ve geleceğine bakışımızı genişletmek…
Sonraki İçerikSeçim sadece seçim değildir