Ana Sayfa Bilim Gündemi Halk bu kadar yumuşak değil

Halk bu kadar yumuşak değil

273

Ender Helvacıoğlu

Yerel seçim sonuçlarını “Halkımız ‘uzlaşın’ dedi”, “Merkezi iktidarı AKP’ye veren halk yerel iktidarı da CHP’ye vererek bir denge sağladı” falan gibi cin fikir analizleriyle yorumlayanlar var. Özel-Erdoğan görüşmesi ve yakınlaşmasının sözde sosyolojik gerekçesi üretiliyor böylece.

Ben halkımızın bu kadar “kibar, yumuşak ve dengeli” olduğu kanısında değilim. Benim gördüğüm, halk, AKP iktidarına okkalı bir Osmanlı tokadı attı. Bu tokada nicedir niyetliydi, ama uygun ortamı ve fırsatı 31 Mart yerel seçimlerinde buldu.

Sözünü ettiğim analizcikler halkın bu tokadından ürken egemen sınıflara ve güç odaklarına ait. Halka figüranlıktan öte bir rol biçmemeye çalışıyorlar, yumuşak geçişlerden yanalar ve halkı da yumuşatmaya çalışıyorlar. CHP yönetiminin de bu “yumuşaklıktan” yana olduğu, gelecekteki iktidar olanağını bu tavırda gördüğü (çünkü sonuç itibarıyla her düzen partisi gibi CHP de icazeti düzenin sahiplerinden alacaktır) anlaşılıyor. Kendilerini bile şaşırtan seçim sonuçları alınır alınmaz “erken seçim (yani acil iktidar) istemiyoruz” deyip ilk iş Erdoğan ile görüşme talep etmeyi başka nasıl açıklayabiliriz? 1 Mayıs’ta “Taksim’i almak” gibi bu yumuşaklığa pek uymayan tavırdan bizzat eylem sırasında vazgeçmeleri de bir ayar aldıklarını gösteriyor.

Neyse, sosyal demokratlarımızın bu tutumları bilinmeyen bir şey değil, her zaman böyle davranmışlardır. Dolayısıyla şaşırmaya ve öfkelenmeye gerek yok.

Asıl paçası tutuşan AKP ve Erdoğan’dır. Eğik düzleme girdiğinin ve toplumsal çekim (daha doğrusu çöküş) yasasına fazla direnemeyeceğinin farkındadır. Yumuşaklığa en fazla ihtiyacı olan da odur. Bakmayın 1 Mayıs kitlesinin önüne Roma askerleri gibi diktiği polis barikatına… O barikat püf diye yıkılır (Ah, sosyalistlerimiz de böylesi barikatların 300 Spartalı yiğitliğiyle değil politik mücadeleyle yıkılabileceğinin bilincinde olsalar).

Örneğin şu yeni anayasa meselesi… 31 Mart seçimlerinin sonuçları, AKP’nin bir yıl önceki genel seçimler sonrası heveslendiği, kurmaya çalıştığı rejimi tescilleyeceği “yeni anayasa” hedefini de çöpe atmıştır. Hevesi kursağında kalmıştır AKP iktidarının. Bu saatten sonra AKP’nin yapacağı veya AKP’yle yapılacak bir yeni anayasanın yolu tıkanmıştır. Ne anayasası, ne yeni bir toplum sözleşmesi… bugün bizzat AKP iktidarının meşruiyeti tartışma konusudur. Önce bu konu halledilmelidir.

Türkiye’ye yeni bir anayasa gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor. Çünkü Türkiye’nin anayasası yamalı bohçaya dönmüştür ve ülkede burjuva anlamdaki toplum sözleşmesi dahi ortadan kalkmış durumdadır. Kaldı ki Türkiye bugün mevcut anayasayı bile takmayan bir iktidar tarafından yönetiliyor.

Ama anayasalar, o anayasayı hayata geçirebilecek toplumsal meşruiyete ve kuvvete sahip olanlar tarafından yapılabilir. Yoksa kadük kalırlar.

31 Mart seçimlerinde halk bu konuda ne demiştir? Türkiye’nin nasıl bir anayasaya ihtiyacı var? Son seçimler göstermiştir ki, halkın talebi uzlaşmak ve helalleşmek değil, hesap sormak ve değiştirmek yönündedir. Dolayısıyla bir “hesap sorma anayasası” oluşturulmalıdır. Gelir dağılımının bu kadar bozulmasının, kamunun zenginliklerine el koyarak kısa yoldan servet sahipleri üretilmesinin, toplumsal adaletin ayaklar altına alınmasının, laikliğin terk edilmesinin vb. hesabını soracak ve gelecekteki bu tür olası girişimlerin önünü tıkayacak bir anayasadır gerekli olan.

AKP ile bir anayasa yapılabilir mi? AKP bir meşruiyet krizi yaşıyor ve yeni bir meşruiyet arayışı içinde; ama artık nafile…  Bu rejime -şu veya bu şekilde- meşruiyet sağlayacak hiçbir adım kabul edilemez. Eğer yeni bir anayasa yapılacaksa, bu, AKP rejiminin yarattığı tahribatı onarmak ve toplumu yeniden modernite yoluna sokmak için yapılacaktır. Diğerlerinin hepsi “eski anayasa” olacaktır.

Bunları “laf radikalizmi” yapmak için veya bir solcu temennisi olarak yazmıyorum. 31 Mart seçim sonuçlarını böyle okuyorum. Halk bir rejimden bıktı ve ondan kurtulmak (kesinlikle uzlaşmak değil) istiyor. Bu talebi değerlendirecek bir öncü odak oluşursa ne âlâ… Oluşturamazsak, elbette bu bir temenni olarak kalır ve egemenler de bu talebi yumuşatmayı (yavşaklaştırmayı) başarabilirler.

Hani her şey sınıfsaldır deniyor ya, işte sınıf mücadelesi bu noktada veriliyor. Sınıf mücadelesinin polisle dalaşmaktan (veya faşistlerle çatışmaktan) ibaret olmadığını anlatamadık gitti. Sosyalistlerimiz, Saraçhane su kemerleri önündeki polis barikatının nasıl aşılabileceğini serinkanlılıkla ve bilimsel düşünce nesnelliğiyle düşündüklerinde çözümü de bulacaklardır. Böyle bir bakış açısı yoksa, CHP’ye, DİSK’e lanet okumanın bir faydası ve anlamı yok.

Her şey sınıfsaldır demek her şey politiktir demektir. Politika sahnesinde pratikte ne kadar yer alabiliyorsak o kadar yıkabiliriz barikatları. Yoksa o barikatlar belki yine yıkılabilir ama böylesi bir yıkılış önümüze yeni bir barikat olarak gelir.

 

Önceki İçerikBilim ve Gelecek Mayıs sayısı çıktı!
Sonraki İçerikAnormallik ihtiyacı