Ana sayfa 1. Sayı İkili sarmalın gölgede kalmış kadın kahramanı: Rosalind Franklin

İkili sarmalın gölgede kalmış kadın kahramanı: Rosalind Franklin

1670
PAYLAŞ

Benan Dinçtürk

DNA yapısının çözülmesinde hep iki isim anılır: Watson ve Crick. Oysa göz ardı edilen bir başka isim daha vardır: Rosalind Franklin. Yaptığı katkı unutturulmaya çalışılmış, hatta giderek aşağılanmıştır. Erkekler dünyasının kurbanı olmuştur bu kadın araştırmacı…

Prof. Dr. Benan Dinçtürk
İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik Mühendisliği Bölüm Başkanı

Rosalind Franklin

1953 yılının Nisan ayında Nature dergisinde yayımlanan tek sayfalık bir makale, genetik biliminin yönünü değiştirdi. Makale Watson-Crick sarmalı olarak anılan DNA’nın yapısını açıklıyor ve bu yapı göz önünde bulundurularak DNA’nın kendini eşlemesiyle ilgili bir mekanizma öneriliyordu. Makale, Cambridge Cavendish Laboratuvarı’ndan James Watson ve Francis Crick’e bir Nobel Ödülü kazandırdı. Nobel Ödülü’nü paylaşan üçüncü bir kişi ise Londra King’s Koleji’nden Maurice Wilkins’di. Ancak DNA’nın yapısının çözülmesinde göz ardı edilen başka bir isim daha vardı.

Francis Crick 1953 Mart’ında yazdığı mektupta ondan “karanlık hanımefendi” diye söz etmişti. James Watson ise 1968’te yayımlanan İkili Sarmal kitabında “gözlüklerini çıkarsa ve saçının modelini değiştirse güzel olabilirdi” şeklinde yazıyordu. Bu tanımlamaların öznesi Rosalind Franklin, DNA’nın yapısının çözülmesini sağlayan X-ışını kırınımı yöntemini uygulayan bir fizikokimyacıdır. DNA’nın o güne ve hatta günümüze değin çekilen en net kristal fotoğrafıdır bu.

1953 yılında James Watson ve Francis Crick tarafından alelacele yazılmış tek sayfalık bir makalede, DNA’nın üç boyutlu yapısı ve kendini eşleme mekanizması açıklanıyordu. Bu makalenin yazılması, yani DNA yapısının çözülmesi Rosalind Franklin’in çektiği X-ışını kırınımı fotoğrafının, haberi olmaksızın, Maurice Wilkins tarafından James Watson’a gösterilmesiyle mümkün olmuştu. Rosalind Franklin’in 37 yaşındaki kanser nedeniyle ölümünden 5 yıl sonra, 1962’de Nobel Ödülü Watson, Crick ve Wilkins arasında paylaştırıldı.

Laboratuvarda kadın olmak
Bir türlü yıldızları barışmayan Wilkins ve Franklin, John Randall’ın laboratuarında tanışırlar. Wilkins laboratuvarın eskisidir, Franklin daha sonra katılır. DNA yapısının ne olduğu problemi ise Randall Laboratuvarı’na ait bir problemdir; Wilkins’e ait bir problem değildir. Franklin de, daha önceki X-ışını kırınımı tekniğindeki deneyimi nedeniyle gruba katılır. Pek çok kaynakta Franklin, Wilkins’in asistanı olarak gösterilmiştir. Oysa ikisi de eşit konumda, farklı alanlarda birikimi olan iki bağımsız araştırıcıdır. Şimdiki deyişle ikisi de Randall’ın grubunda çalışan doktora sonrası (postdoc) araştırıcılardır ve küçük birer grup idare etmektedirler. Franklin’in de Wilkins’in de doktora öğrencileri vardır. Ancak pek çok kaynak, Franklin’i, Maurice Wilkins’in inatçı, dediği dedik, huysuz asistanı olarak göstermek istemiştir.

1951-53 yıllarının Londra’sında bir kadının laboratuvarda araştırıcı olması oldukça yürek isteyen bir işti. O dönemde kadınların laboratuvardaki yeri teknisyenlikten öteye gitmiyordu ve ondan fazlası kabul edilmiyordu. Araştırıcı olmaya cüret ettiyse, “normal” bir kadın değildi zaten. O yıllar üniversite yemek salonları sadece erkeklerin girebildikleri birer kulüp odasına benzerdi. Yoğun bir laboratuvar araştırıcılar, sadece erkeklerin girebildiği publara giderlerdi. Böyle bir ortam içinde Rosalind Franklin’e biçilen rol şaşırtıcı değil. Üstelik Franklin, deneysel veriyle konuşan, spekülasyonlarla uğraşmayan, inandığını sonuna dek savunan bir bilim insanıydı. Hele bu tavrı, erkeklerin dünyası olan araştırma ortamına hiç uygun değildi.

Watson ve Crick, fotoğrafı nasıl gördü?
James Watson’un, laboratuvardaki günlük yaşam ve rekabetlerin de anlatıldığı ve Crick dahil pek çok arkadaşının şaşkınlık ve kırgınlıkla karşıladığı kitabı Double Helix’de (İkili Sarmal), Rosalind Franklin korkunç bir karakter olarak tasvir ediliyordu.

DNA’nın yapısının keşfinin 50. yılı olan 2003’te Brenda Maddox tarafından yazılan Rosalind Franklin biyografisi, eski olmayan (yayım tarihi 2001) bir kitaba atıfta bulunuyor. Bryan Sykes, bu kitapta DNA’nın yapısının keşfedilmesini anlatıyor: “DNA’nın uzun kristal fiberleri hazırlanır. Kırılan X-ışınları fotoğraf filmi üzerinde bazı noktalar oluşturur. Uzun süre modeller oluşturmak üzere çalışan Watson ve Crick birdenbire X-ışınındaki motifine uyan bir model oluşturur.”

DNA’nın uzun kristal fiberlerini kim hazırlamıştır? Bu fotoğrafı kim çekmiştir? Bu fotoğraf kime aittir? Watson ve Crick bu fotoğrafı nasıl görür? 2001 yılında bir yazar, hala bu gerçeklerin öznesini belirtmeden başarıyı iki isme yükleyiverebilmektedir.

James Watson anlatılan olaylar üzerinden yıllar geçtikten sonra bile, hala kendini haklı çıkarmak için uğraşacaktır. Cold Spring Harbour Laboratuvarı Başkanı olarak Harvard’da verdiği bir konferansta, “Ortalıkta bir efsane dolaşıyor” deyiverir; “Sanki ben ve Francis DNA datasını King’s Koleji’nden çalmışız gibi. Gidip çekmecesinden çalmadım, Rosalind Franklin’in X-ray fotoğrafı (M. Wilkins tarafından) bana gösterildi, boyutlar söylendi, 34 angstromluk tekrarlar olduğu söylenince, bunun az çok ne olduğunu anladım. Ama gerçekten de anahtar olay Franklin’in fotoğrafıydı.”

Bu gerçekten böyle olabilirdi, ama bir süre sonra Rosalind Franklin’le kolaboratif çalışma yaptıkları dönemde bile, bu durum ona açıklanmadı. Crick de aynı şekilde Rosalind Franklin’in X-ışını fotoğrafına atıfta bulunmadı. Çeşitli yayınlarında Wilkins ve Franklin’in isimleri birlikte anıldı ve King’s Koleji ekibi olarak söz edildi kendilerinden.

Cadı’ya ne yapsan mubah!
Peki, Watson neden Franklin’i bir cadı olarak göstermek istedi İkili Sarmal kitabında? Maddox’a göre, bu büyük bir olasılıkla Watson’ın suçluluk duygusunu yok edebilmek için yarattığı bir mazeretti. Öyle düşmanlık dolu ve yardımlaşmaya açık olmayan bir insandı ki Franklin, öyle birinden çalmak adeta mubah sayılabilirdi.

Biyokimyacı Gunther Stent, Lawrence Kohlberg’in Beşparasız Heinz ve Kötü Uyuşturucu Satıcısı öyküsündeki ahlaki ikilemi İkili Sarmal kitabındaki Rosy (ki Rosalind Franklin bu kısaltmadan hiç hoşlanmazdı) karakteriyle eş tutuyor: İyi bir eş, korkunç uyuşturucu satıcısından ilacı çalarak eşinin hayatını kurtarır.

Feminist bir yaklaşımla, DNA’nın modellenmesi öyküsündeki “Rosy” karakteri eski bir klişenin anlatımıdır: “Bunu o istedi, bunu hak ediyordu zaten.”

İkili Sarmal‘la bitmeyecekti Franklin’in aşağılanması. Bazı kaynaklarda iyi bir deneyci (experimentalist) olarak anılmaya başladı. Evet, Franklin iyi deneyler kuruyor, iyi deneyler yapıyordu ama; onları yorumlayabilecek kadar iyi bir bilim insanı değildi. Yetenekleri ve zekâsının üzerine bir çizgi çekiliyordu.

Üstelik Crick 1979’da yazdığı Altın Bir Sarmalla Yaşamak kitabında Rosalind Franklin’den şöyle söz ediyordu: “Rosalind’in yaşadığı zorluklar ve başarısızlıkları hep kendi yarattığı şeylerdir. Çok duyarlıydı ve bilimsel olarak tam tamına doğru olmak uğruna kestirme yollara sapmayı reddediyordu. Kendi kendine başarıya ulaşmayı aklına koymuştu, öğüt almayı reddediyor, inatçılık ediyordu.”

Ancak Merring’le ve Klug’la gerçekleştirdiği kolaborasyonlar, Franklin’in tek başına başarılı olmak için bir gayreti olmadığını, ortak çalışmayı da başarıyla gerçekleştirebildiğini gösterir.

1920-1957 yılları arasındaki kısa yaşamında önce karbon kimyasıyla başlayıp DNA’nın kristal yapısıyla devam eden ve tütün mozaik virüsü çalışmalarıyla bilime çok önemli katkılarda bulunan, ancak yaşamı erken sonlanan Rosalind Franklin için “moleküler biyolojinin Sylvia Plath’ı” benzetmesi yapılıyor. Bir yerde bir yanlış yapılmış, Rosalind Franklin ataerkil laboratuvar dünyasına kurban edilmeye çalışılmış, ama artık bilim tarihi doğru anlatılmak zorunda. DNA tarihinde bazı yanlışlar var ve artık bunların konuşulması gerekiyor.

Başarıya ulaşmak için her yol kabul edilebilir mi? Başkalarının verilerine izinsiz erişerek bir sonuca ulaşmak ne anlama geliyor? Bu yanlışı meşrulaştırmak için özneyi unutturmak veya kötülemek, değerini düşürmeye çalışmak kabul edilebilir mi?

Büyük bilimsel buluşların çevresini saran insan öğesi ve beraberinde gelen etik sorunlar, bilimsel verinin niteliğini eksiltmiyor kuşkusuz. 20. yüzyılın en önemli buluşlarından biri DNA’nın yapısı ve onun çoğalma mekanizmasının çözülmesidir. Ancak onun çevresinde yaşanan etik tartışmaların üstünün örtülmemesi gerekir. Çünkü etik sorunlar, bilimsel çalışmaların çevresinden merkezine doğru hareket ediverir. Bir bakarsınız, bilim, insan ve doğayı anlamak ve korumak amacından çıkıvermiş; etik ilkelerin unutulduğu bir bilimsel ortam yavaş yavaş baskın kültürün aleti haline gelivermiş.

Kadın başarılı olunca…
Eğer bilim dünyasının içinde bir araştırıcıysanız, çevrenize bakın. Kimleri göreceksiniz? 1950’lerin Londra’sından bu yana neler değişmiş, neler değişmemiş? Eğer bilim dünyasının dışındaysanız, yine çevrenize bakın. Çevrenizdeki güçlü, işlerinde başarılı kadınlara bakın. Sizce tiplemelerde bir değişiklik var mı? Yoksa Rosalind Franklin için kurulan bir tiplemeye benzetilen kişiler var mı çevrenizde? Profesyonel yaşamdaki başarılı kadın portreleri hep birbirine benziyor. Hepsi sanki bir kalıptan dökülmüş gibi. Bu sizce mümkün mü? Yoksa dünyada geçerli olan ataerkil toplum yapısı ve bu yapıya sımsıkı sarılan başarısız erkekler ve başarısız kadınlar Rosalindler’in üzerine bir kalıp dökerek, onları bize aynıymış gibi mi göstermeye çalışıyor? Ne zaman uyanacağız?

KAYNAKLAR
1) Brenda Maddox, “Rosalind Franklin: The Dark Lady of DNA”, Harper Collins, 2003.
2) Ann Sayre, “Rosalind Franklin and DNA”, WW Norton and Company, 1975.
3) Bryan Sykes, “Seven Daughters of Eve”, Cygnus Software Ltd., 2001.
4) JD Watson, The Double Helix, 1968.
5) JD Watson, İkili Sarmal, Yazko Bilim, 1983.
6) JD Watson, İkili Sarmal, TÜBİTAK Yayınları.
7) JD Watson, FHC Crick, “Molecular Structure of Nucleic Acids”, Nature 171, 1953, s.737.