Ana sayfa 122. Sayı Darwin’in listesi

Darwin’in listesi

68
PAYLAŞ

Darwin ‘Türlerin Kökeni’ni yayınladıktan sonra evrimci düşüncenin bir savunucusu olarak tanınagelen biliminsanı ve rahip Baden Powell’dan uzun bir süre içini karartacak çok önemli bir eleştiri alır: Darwin, kendisinden önce biyolojik evrim konusuna katkıda bulunan kişilere neden hiç yer vermemişti? Bilimsel bir eser yazmanın altın kuralı, öncüllere atıfta bulunmak değil miydi?

Charles Darwin’in Türlerin Kökeni isimli başyapıtı, 24 Kasım 1859 tarihinde yayımlanışının ilk gününde yok satmıştı. Darwin, bu eserinde, biyolojik evrim hakkında ileri sürdüğü ve çağının bilimsel görüş ve kültürel değerlerine ters düştüğünden bir deprem niteliğinde olduğunu bildiği düşüncelerin kısa bir süre sonra adeta bir tsunami dalgası şiddetiyle geri tepeceğini biliyordu elbette. Ama dostu botanist Joseph Hooker’a ifade ettiği gibi fazla zaman geçmeden “genç ve yükselen doğa bilginlerinin tümünün bizden yana” tavır takınacaklarına da güveniyordu.

Darwin’e eleştiri: Neden öncüllerine atıf yapmadın?

Kitabın piyasaya sürülüşünü izleyen birkaç gün içerisinde okuyucu mektupları Darwin’e ulaşmaya başlamıştı. Bunların arasında Darwin’in tepkisini merakla beklediği, teolog, fizikçi ve Oxford Üniversitesi geometri profesörü, ayrıca evrimci düşüncenin bir savunucusu olarak tanınagelen rahip Baden Powell’ın mektubu da vardı. Powell’ın yolladığı zarfı açıp yazılanlara göz gezdiren Darwin, övgü dolu sözlerle karşılaşınca sevinmişti. Sözü geçen bu kanaat önderinin desteğini almak rahatlatıcıydı elbette. Ancak mektup, ilk bakışta sanıldığı kadar zararsız değildi. Hatta Darwin’in uzun bir süre içini karartacak çok önemli bir eleştiri getiriyordu. Şaşılacak bir şey ama öne sürülen evrim kuramıyla ilgili bir eleştiri değildi bu. Nasıl oluyordu da bu eserde Darwin, kendisinden önce biyolojik evrim konusuna katkıda bulunan kişilere hiç yer vermemişti? Bilimsel bir eser yazmanın altın kuralı, öncüllere atıfta bulunmak değil miydi? Dolaylı intihal suçlamaları Darwin’in sırtına bir hançer gibi saplanmıştı. Tahmin edileceği üzere öncüller arasında Powell’ın kendisi de vardı.

Ailesiyle birlikte keyifle geçirmeyi umduğu Noel ve yeni yıl kutlamaları Darwin’e zehrolur. Üstelik Powell’ın haklı eleştirisine karşı kendini mazur gösterecek mantıklı bir açıklaması da yoktur. Son bir yıl içerisinde, kitabını en kısa zamanda yayına sokma baskısı altında olduğundan (Alfred Russel Wallace yeni bir yayınla tekrar önünü kesebilirdi) öncüllere atıf yapmayı unutmuştu! Ne demeliydi Powell’a? Ancak günler sonra, 8 Ocak 1860 tarihinde, yanıtını kaleme almaya başlayacaktı: “Kitabı yazarken sağlığım o kadar kötüydü ki iş yükümü zerre kadar artırmaya bile üşendim; dolayısıyla konunun tarihçesini yapmaya kalkışmadım; yapmış olmamın gerektiğini de düşünmüyorum. Aslında sadece Kalıntılar hakkında imada bulundum ve böyle davrandığım için de şimdi tüm kalbimle üzgünüm. Türlerin bağımsız olarak yaratılmış olmadıkları doktrinini kendime mal etmek niyetinde olduğumu en cahili olsa bile hiçbir eğitimli kişi düşünemez…”

Darwin’in Türlerin Kökeni isimli başyapıtı, 24 Kasım 1859 tarihinde yayımlanışının ilk gününde yok satmıştı.

Powell’a bu satırları yazarken daha önceleri, 1856 yılında, konunun bir tarihçesini yapmaya başladığını hatırlar. O eski taslağı bulup ortaya çıkarır ve orada sıralanmış olan 10 kişinin ismini -Powell’ınki dahil- mektubuna ekler. Fazla zaman geçmeden, kitabının Amerika’da çıkmak üzere olan resmi Amerikan edisyonuna dahil etmek amacıyla da kısa bir tarihçe hazırlar. 1860 yazında yayımlanan bu edisyonda, öncüller listesi 18 kişiyi bulmuştur. Ancak yeterli bir liste değildir bu: Bu denli önemli bir konuda sadece 18 öncül olabilir mi? Darwin, listesini büyütmek için çabalar. Türlerin Kökeni’nin 1860 yılının sonuna doğru çıkacak olan 3. baskısı için güncellediği tarihçe 30 kişinin ismini içerir. Bu liste üzerine çalışmaya devam eder, yeni isimler eklediği gibi bazılarını da çıkartır atar. Türlerin Kökeni’nin 1866 yılında çıkan 4. baskısında listesi 37 kişiden oluşacak şekilde büyümüştür.

Bu ilginç hikâyeyi Rebecca Stott Darwin’in Hayaletleri – İlk Evrimcilerin Arayışında (Darwin’s Ghosts – In Search of the First Evolutionists) (1) başlıklı kitabına konu ediyor. Darwin’in listesinden yola çıkarak öncüllerin kimlerin olduğu sorusunu oldukça geniş ve kapsayıcı bir bakış açısından ele alıyor. Eserinde hikâyelerini sunduğu öncüllerin kimi Darwin’in listesinde yer alan, kimileriyse liste dışı kalan ancak Stott’a göre evrim tarihinin bir şekilde parçası olan karakterlerdir. Evrim bilimiyle ilgilenen herkesin okumasını tavsiye edebileceğimiz, rahat bir dille kaleme alınmış bu kitapta, bir kısmı daha önceden tanıdığımız, bir kısmıysa daha az bilinen fakat evrimci düşünce akımına katkıda bulunmuş olan aktörlerle karşılaşıyoruz. Stott’u izleyerek bunlardan birkaçına daha yakından bakalım.

El-Cahız adına basılmış bir Katar pulu.

El-Cahız ve ‘Kitab el-Hayavan’

El-Cahız, Basra’da doğmuş ve ölmüş, fakat yaşamının büyük kısmını Bağdat’ta geçirmişti. Eski Süryani ve Yunan eserlerinin devşirilip eşi benzeri az görülmüş bir tercüme hareketi hamlesiyle Arapçaya çevrildiği, muhteşem bir kütüphaneyle donatılmış olup Ortadoğu’nun en büyük bilim merkezlerinden biri konumuna gelen Bağdat’taki Bilgelik Evi’nin kurulduğu Abbâsî döneminin en önemli entelektüellerinden biriydi. Edebiyat, hayvanbilimi, tarih, teoloji ve psikoloji dahil pek çok alanda çalışmış, iki yüzü aşkın kitap bırakmıştır.

Eserleri arasında en tanınmışı şüphesiz Kitab el-Hayavan’dır. Yedi ciltten oluşan ve 847-867 yılları arası yazılmış olduğu düşünülen bu kitap, Aristo’nun çalışmalarını tekrar ele alarak (örneğin Hayvanların Tarihi), onları hatalarından arındırmak ve canlı varlıklar hakkında bilinecek ne varsa tüm bilgileri toplayıp aktarmak amacıyla kaleme alınmıştı. Kitab el-Hayavan 350’den fazla hayvan türünü betimlemiş, ansiklopedi niteliğinde bir eserdir. Sıra dışılığı, İslam dünyasında hayvanları konu edinen ilk geniş kapsamlı eser olmasından kaynaklanmıyordu sadece, bunun yanı sıra felsefi, sosyolojik ya da metafizik düşünceleri, İslam öncesi şiir sanatı ve Kuran’dan alınan bazı metinler ile harmanlıyor olmasıyla da özgün bir eserdi. El-Cahız öldüğünde kitabı henüz bitmiş değildi.

Stott’un anlatımından, El-Cahız’ın, Darwin ile bazı özellikler paylaştığı sonucuna varıyoruz. Darwin gibi El-Cahız da sıra dışı bir gözlemci olmalıydı. O da canlı varlıkları doğada ya da Abbâsî hükümdarlığının hayvanat bahçelerinde inceliyor; onların huylarını, beslenme âdetlerini ve üreme tarzlarını anlamaya çalışıyordu. O da biyoçeşitliliği ve tüm canlıları birbirine bağlayan yaşam örgüsünü ortaya koyuyor, yazılarına yansıtıyordu. Doğada, hayatta kalan varlıkların çevre koşullarına en uygun olanlar olduğunu gözlemlemiş, canlıların çevrelerine uyarlanmışlığını saptamıştı. El-Cahız, çalışmalarının nihai amacının, Tanrı’nın doğaya yerleştirdiği güzellikleri gözler önüne sermek ve bu muhteşem düzenin sırlarını anlamaya çalışmakla Yaradan’a hizmet edip onun varlığını göstermek olduğunu düşünüyordu. Ne ilginçtir ki El-Cahız’dan sonra daha bin küsur yıl boyunca, Batı dünyasında dahil pek çok bilim insanı çalışmalarını aynı amaca adayacaktı…

El-Cahız’ın Kitab el-Hayavan’ından bir sayfa.

El-Cahız’ın, doğal seçilime dayalı bir evrim kuramı oluşturma yönünde önemli adımlar attığı ortadadır. Ancak günümüzde, özellikle İslam geleneğine mensup, kimilerinin dinsel kimilerin ise milliyetçi hislerle hareket ettiği bazı yazarların yaptığı gibi, evrim kuramının Darwin’den bin yıl önce El-Cahız tarafından keşfedildiğini, hatta Darwin’in, öne sürdüğü fikirleri El-Cahız’ın eserlerinden çaldığını iddia etmek doğru değildir. Stott’a göre: Darwin, El-Cahız ismini duymamıştı bile (zaten listesinde de yoktu), yaşadığı yıllarda Kitap El-Hayavan’ın İngilizce bir çevirisi mevcut değildi, hatta günümüzde bile bu eser tümüyle İngilizceye çevrilmiş değildir. Stott’un yaptığı gibi, El-Cahız’ı, Darwin’in öncülleri arasına dahil etmek çok doğrudur elbette, ancak Darwin’in evrim kuramının, El-Cahız’ın öne sürdüklerinden çok daha ötesinde, temel nitelikte unsurlar içerdiği gerçeğini göz ardı etmemek gerekir.

Denis Diderot’nun ‘Körler Hakkında Mektup’u

Kitabının en güzel bölümlerinin birinde Stott, Aydınlanma döneminin üç önemli karakterinin hikâyesini ele alıyor. Yaklaşık 1740’lı yılların sonundan Fransız İhtilali’ne kadar uzanan o süre zarfında, monarşizmin ve dinin egemen olduğu bir toplumda, Diderot, Baron d’Holbach ve Buffon’un, karanlıklardan aydınlığa geçmek için verdikleri mücadelenin ne kadar büyük badireler ve fedakârlıklar pahasına gerçekleştiğini bizlere bir kez daha hatırlatıyor.

Diderot’ya göre türler, bir Tanrı tarafından yaratılmış değillerdi. Diderot bu tür fikirleri yüzünden kovuşturmaya uğradı.

Paris’in 18. yüzyılın ortalarındaki durumunu gözler önüne getirmemiz pek de zor olmasa gerek. Monarşik düzeni ve dinin hâkimiyetini eleştiren herkes sürekli bir korku hissi altında yaşam sürmekte, insanların hayatı karartılmakta, sürgünler, işkenceler, hapishanelerde çürümeye terk edilmeler sıradan uygulamalar arasında yer almaktadır. Paris’te, yerleşik düzeni hedef alan her tür yayın, çeviri, bildiri ve faaliyete karşı mücadele için ve sadece bu iş için yüzlerce polis iş başında. Sabahın köründe insanlar yaka paça evlerinden alınıp sorgulamaya götürülmekte, ardından da tutuklanıp hücrelere tıkılmakta.

24 Temmuz 1749 sabahının erken saatlerinde, Kitaplar Müfettişi Joseph d’Hémery ve adamları bir arama emriyle Denis Diderot’nun evine baskın yaparlar. Anonim olarak yayımlanmış olan ve Paris’te elden ele gezen Körler Hakkında Mektup’un yazarının Diderot olduğuna dair deliller aramaktadırlar. Evdeki çalışma masasının üzerinde kitabın iki kopyasını bulurlar. Bunun üzerine d’Hémery yanındaki tutuklama emrini teşhir eder ve Diderot, eşinin itirazları arasında, Vincennes hapishanesine götürülmek üzere at arabasına yaka paça sokulur.

Açıkça bir ateistin eseri olduğu anlaşılan Körler Hakkında Mektup, Diderot’nun o ona kadar yazdığı kitaplar arasında en sakıncalısıydı. Soruşturma sürecinde kitabı daha yakından inceleme olanağına sahip olan d’Hémery, yazarın birtakım bilimsel konulara da eğildiğini saptayabilmişti. Yazara göre türler, bir Tanrı tarafından yaratılmış değillerdi: Yeryüzündeki tüm canlıların, kadim zamanlardan bu yana, şekli şemaili belli olmayan bir dizi ilkel varlıklardan dönüşerek türediği iddia edilmekteydi. Doğal koşullar ile uyum içinde olmayan canlılar yaşam sahnesinden silinmiş, sadece “kendiliğinden var olup kendi neslini sürdürebilen” canlılar hayatta kalabilmişti. Körler Hakkında Mektup’u yazarken ve hatta daha önceleri, Diderot kendini, doğa ve yaşama ilişkin gitgide daha temel nitelikte sorular soruyor olarak bulmuştu: Hayat nedir ve nasıl başlamış olabilirdi, insanoğlu diğer canlı varlıklar ile ne gibi bir bağlantı içerisindeydi, canlı ve cansız olmak tam olarak ne demekti, türler her daim sabit mi kalırlardı yoksa zamanla dönüşmeye muktedir miydiler?

Joseph d’Hémery, Diderot’yu defalarca sorguya çeker, ancak isyankâr yazar kendine yöneltilen suçlamaları her seferinde geri çevirip reddeder. Ta ki hapishanede üç ayı aşkın bir süre geçirip, baskılar ve özel hayatıyla ilgili tehditlere artık dayanamayıp her şeyi itiraf edene kadar. Hapisten salıverilen Diderot, “sadece Paris’te değil tüm Avrupa’da şöhrete kavuşmuştu. Körler Hakkında Mektup, yok satmıştı.” Ancak bundan böyle yazılarında çok daha dikkatli olmalıydı, d’Hémery ve polis güçlerinin gözü üzerindeydi.

Baron d’Holbach ve ‘Doğanın Sistemi’

Hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Diderot, hayatının en büyük dostu olacak olan Paul Thiry ile tanışır. “Holbach Baronu” unvanını taşıyan ve yarı Alman yarı Fransız olan Thiry, Hollanda’da tahsilini tamamlamış, Paris’e yerleşmişti. Diderot ile paylaştıkları doğa bilimleri ve teknoloji merakları, kaderlerinin ortak bir mecrada akmasına neden olacaktı.

D’Holbach’ın Louis Carmontelle tarafından yapılmış portresi.

Bir zaman sonra hem baba hem de amcasının art arda ölmeleri Baron d’Holbach’ı büyük bir servetin başına getirecekti. Muhteşem Gatsby’yi anımsatan resepsiyonlar ve ziyafetler ile malikânesini Paris entelektüellerinin en gözde toplantı mekânına çevirecekti. Burada, itina ile seçilen misafir ve özgür düşünürlerle yapılan tartışmalar, polis gözetimi ve jurnalcıların dikkatinden uzak, güvenli bir şekilde yürütülebiliyordu. Fransız Aydınlanmasında Baron d’Holbach’ın salonu kilit bir rol oynamıştır.

Diderot gibi d’Holbach, yaşama dair sorularla boğuşmaktaydı: Türlerin oluşumu muamması kafasını iyiden iyiye kurcalıyordu. 1770 yılında en tanınmış kitabını yayımlayacaktı: Doğanın Sistemi (Le Système de la nature). Doğanın sadece neden ve etki yasaları tarafından güdüldüğü, materyalist bir dünya görüşünü savunan bir eserdi bu. İfade ettiği fikirler, Diderot’nun fikirlerine oldukça yakındı, ama d’Holbach yazılarında daha korkusuz, yerleşik düzene karşı daha da saldırgandı.

Buffon’un Doğal Tarih’i

Diderot, asırlar önce El-Cahız’ın yazdığı gibi, ve Darwin’in de daha sonraları ifade edeceği üzere, doğada her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu idrak eder. D’Alembert’in Rüyası’nda bu dünya görüşünü dile getirir. “Tüm varlıklar, dolayısıyla türler, diğerlerinin yaşamlarıyla alakalıdırlar… doğanın tümü sürekli bir hareket hali içerisindedir. Her hayvan az çok bir insandır, her mineral az çok bir bitki, her bitki az çok bir hayvan. Doğada netlikle tanımlanmış olan hiçbir şey yoktur… Çamurda kıvrılan, zor fark ettiğimiz solucan belki de kocaman bir hayvan olma yolundadır.” Ancak Diderot’ya göre bu dönüşüm, dış etkenlerden kaynaklanmaktan ziyade, “dahili bir dinamikten” dolayı ortaya çıkıyordu…

Buffon’un portresi (François-Hubert Drouais’nın eseri).

Diderot’nun, o dönem Kraliyet Bahçesi Müdürü görevinde bulunan, asıl ismi Georges-Louis Leclerc olan meşhur Buffon Kontu ile tanışmışlığı vardı. Buffon, bir doğa bilginiydi ve 1749 yılından itibaren yayımlanmaya başlayan Doğal Tarih isimli eseri tüm Avrupa’da geniş kitlelerin beğenisini kazanacaktı. Yazıları ve tutumuyla monarşik düzen ve dini kurumlara karşı Diderot ve d’Holbach’tan çok daha itinalı davranan Buffon’un bile ara sıra başı derde girecekti. Örneğin Doğal Tarih’in dini değerleri rencide eden ifadeler içerdiği ileri sürülecek ve piyasadan kaldırılması istenecekti. Buffon, hiçbir zaman bir evrimci olmayacaktı, fakat evrimci fikirlere dikkat çekecek, bu fikirlerin tartışılmasına zemin sağlayacaktı. Bu nedenle Darwin’in listesinde yer alması anlamlıdır.

Bazı çağdaşları Buffon’u, egemen düzene karşı boyun eğerek otosansür uygulamakla suçlayacaktı. Öte yandan, özellikle hayatının son yıllarına doğru Buffon, belli konularda Katolik Kilisesi’ne karşı tavır alma cesaretini gösterecekti. Büyük Tufan’ın tarihte yeri olmadığı ve Dünya’nın yaşının İncil’de belirtilenden kat be kat fazla olduğunu yazacaktı. Evrimin gerçek olduğunu sezmiş olabilir miydi? “İleri yaşım, görür gibi olduğum sonuçları çıkarabilmem için bana yeterli bir inceleme zamanı bırakmıyor. Benden sonra başkaları gelecek… Değerlendirecekler… Görecekler…”

Buffon’un ünlü ansiklopedik eseri Doğal Tarih.

Darwin’in önemi

Stott’un kitabının ışığı altında, bir okur olarak şu sonucu ortaya çıkarabiliriz. Darwin’in öncüllerini incelemeye kalktığımız zaman, Aristo’dan El-Cahız’a, da Vinci’den Diderot ve diğer Aydınlanma filozoflarına hatta Lamarck’a kadar, tüm bu düşünür ve biliminsanlarının doğal dünyanın akıl çelen karmaşıklığına, yeryüzündeki yaşam dokusunun nasıl örüldüğüne dair mantıklı bir açıklama getiremediklerini, bulanık bir zihnin parmaklıkları arkasında nasıl çaresiz kaldıklarını görebiliyoruz. Sanırız Darwin’in en büyük başarısı, bu muammayı çözmüş; canlılardaki akıl almaz karmaşıklığın, son derece basit ve küçük değişimlerin zamanla birikmesiyle ortaya çıktığını ve -Darwin’in deyimiyle- ilk başta tek ya da birkaç biçim halinde nefes verilmiş olan bir hayat şeklinin Dünya tarihindeki tüm canlılara atalık ettiğini göstermiş olmasıdır.

Dipnot

1) Rebecca Stott, Darwin’s Ghosts – In Search of the First Evolutionists, Bloomsbury, London, 2012.