Ana sayfa 124. Sayı Kader değil kâr hırsı, kaza değil cinayet

Kader değil kâr hırsı, kaza değil cinayet

41
PAYLAŞ

Söyleşi: Baha Okar

 

“Madencilik en ağır ve tehlikeli iş koludur; burada kâr güdüsüyle işçi çalıştırılamaz. Özelleştirilemez, kamusal olması gerekir, iş süreçleri taşeronlaştırılamaz. Ancak insan odaklı bir yaşamın düzenlenmesini içeren sosyopolitik bir düşüncenin varolması çözüm olacaktır”

Tayyip Erdoğan Soma’daki facianın ardından yaptığı basın toplantısında; “Arkadaşlar bu tür ocaklarda bu olaylar hiç olmaz diye yorumlamayalım. Bunlar olağan şeylerdir. Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bunun yapısında, fıtratında bunlar var. Tabi işin boyutunun bu kadar fazla olması bizi derinden yaralamıştır.” dedi. 2010 yılında Zonguldak Karadon’daki grizu patlamasının ardından da “Bu mesleğin kaderinde maalesef bu var. Bu mesleğe giren kardeşlerim bunu bilerek giriyorlar.” demişti. Biz de konuyu bir uzmana, Marmara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü öğretim görevlisi ve aynı zamanda İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi üyesi Yrd. Doç. Dr. Berna Güler Müftüoğlu’na sormak istedik.

Berna Güler Müftüoğlu

Hocam, Başbakan haklı mı? “İş kazaları”nda ölmek maden işçisinin kaderi mi?

Asla ve asla… “Kaza” dediğimiz şey beklenmeyen, önlenemez, engellenemez ve kaçınılamaz bir durumdur. Oysa çalışanın beden ve zihin sağlığına zarar verebilecek riskler önlenebilir, engellenebilir. Kaçınılmaz değildir. Bu riskli durumların tümüne “kaza” denip geçilmesinin bir nedeni var, oradan başlayalım. Günümüzün hâkim üretim tarzı olan kapitalist iş düzeninde hedef kârın maksimizasyonudur. Ne kadar çok üretim, o kadar çok kazanç… Üretim olmaz ise sistemin sürekliliği ve varlığı ortadan kalkacaktır. Bu kadar çok çıktıyı yaratmak için bol emek gücüne, işe koşulacak zihin ve kol emeğine ihtiyacı vardır. Her türlü çalışma koşuluna razı olan emek gücü ise en makbul olanıdır. İşçiyi her türlü riski göze almaya ve rıza göstermeye zorlayan düzen, işten doğan riskleri ortadan kaldıracak şartlara gelince, bunu en az maliyetle ve asgari ölçütte yerine getirmekle yetinir. İşçinin ve toplumun rızasını alarak bu işleyişi sürdürebilmek adına, emekçilerin zihin ve beden bütünlüğünü ortadan kaldıracak riskler “kaza” kavramına sıkıştırılmaktadır.

İş hayatı baştan sona risktir. Evden işyerine giderken, işyerinde ve işyerinden eve gelinceye kadar emekçiler risk altında olup bu risklerin baştan sona sorumlusu patron ve düzeni sağlamakla yükümlü olan, bunu iddia eden devlettir. Milyarda bir ihtimalle gerçekleşebilecek bir durum söz konusu olduğunda bile, alınması gerekli tüm önlemler maliyet sebebiyle alınmamışsa, ortada bir kaza falan yoktur. Burada “iş kazası” ifadesi bir tür illüzyon yaratmaktadır. Başbakan bunu kader, fıtrat gibi inanca dair kavramlarla izah ediyor ama inanç sahipleri iyi bilirler, “koşul ne olur olsun önce tedbir, sonra tevekkül” denir. Dolayısıyla önlenebilir, engellenebilir olduğu halde “iş kazası” önlenmiyor, engellenmiyor ise, kaçınılmazlık yaftasına sığınılıyor ise, o zaman bu bile bile cana kast etmektir, bir “iş cinayeti”dir.

En yüksek ölüm oranı Türkiye’de

Aynı basın toplantısında Başbakan görüşüne dayanak olarak başka ülkelerden de örnekler verdi, bunlara ne diyeceksiniz?

Başbakan’ın örnekleri çok ironik, aynı zamanda trajiktir. Neden? Çünkü verdiği örnekler 19. yüzyıldan ya da 20. yüzyılın başlarındandır. Memlekette kapitalist üretim ilişkilerinin bugün geldiği noktanın, 19. ve 20. yüzyılın başlarındaki vahşi çalışma koşulları olduğunun bir itirafıdır bu. Bugün sistemin bütün öldürücü, yıkıcı ve tahrip edici unsurlarını, tıpkı 19. yüzyılın “vahşi kapitalizm”inde olduğu gibi görmekteyiz. Bakın ben sosyal politika dersi veriyorum; öğrencilerim birinci dönem 19. yüzyılda madenlerde çalışma koşullarını toplumsal gerçekliği içinde anlatan Germinal romanını okuyorlar, Emile Zola’nın romanını. İkinci dönemde ise, 2009 yılında öğrencim Bağdagül Tanış ile birlikte araştırmasını yapmış olduğumuz “21. Yüzyılda Zonguldak Maden İşletmelerinde Çalışma Hayatı: Bir Kesit-Tek Gerçek” adlı çalışmayı inceliyorlar. İki yüzyıl geçmiş olmasına rağmen çalışma koşullarının arasındaki şaşırtıcı benzerlik, kapitalist üretim ilişkilerinin aslına rücu etmiş olmasıdır. Kapitalist üretim ilişkilerinin özü aynıdır, bugün sadece biçim değiştirmiş durumdadır.

Çalışma koşulları açısından değişenler ne peki?

Kapitalist düzenin sahiplerine kalsa, bütün çalışma ilişkilerini o vahşi kapitalizm döneminin şartlarına göre yürütecekler. Ama emeğin kazanımları var o günlerden bugüne. Erken kapitalistleşmiş ülkelerin tarihinde maden işçilerinin örgütlenme çabaları ve güçlü kolektif mücadelelerle sürdürdükleri hak arayışları yaşanmıştır. Emekçiler siyasal, toplumsal ve demokratik mücadeleleri ile önemli kazanımlar elde edilmiştir. Bugün bu ülkelerde, yine kazanılan hakların korunması için gösterilen kolektif çaba sayesinde, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusu maliyeti yüksek olsa da ciddiye alınmaktadır. Bu ülkelerde neoliberalizmin yarattığı tahribatın belli bir sınırda tutulmasının arkasında da tarihsel kolektif mücadele yatar.

Size birkaç rakam vereyim gerçek bir karşılaştırabilme yapabilmeniz için. Bakın, dünyada 1375 yılından beri “iş kazaları”nın kaydı tutulur ve Soma 650 yıldan beri dünyada yaşanmış en büyük 24. maden faciası olarak kara tarihe geçti. Almanya’daki son büyük maden faciası 1962 yılında oldu ve 299 maden işçisi yaşamını yitirdi. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) en son 2012 verilerine göre, madencilikte önde gelen ülkeler arasında çalışan işçi başına en yüksek ölüm oranı Türkiye’dedir. 2003-2012 döneminde Türkiye’de 100 bin maden işçisi başına ölüm sayısı 677 kişi. Bu İngiltere ve Norveç’in 11 katı, Almanya ve Avustralya’nın yaklaşık 6 katı, Polonya ve İtalya’nın yaklaşık 4 katı, ABD’nin ise 2,5 katı düzeyindedir (Tablo 1). Bir başka biçimde ifade edersek, üretilen kömür miktarına göre, bir ton kömür üretimi başına düşen ölüm oranı ABD’de 0,2 iken Türkiye’de 7,22’dir. Yani 36 kat.

Tablo 1: 100 bin maden işçisi başına ölüm sayısı ILO 2013

Üstelik Türkiye’de madende ve diğer sektörlerde işe bağlı nedenle ölümlerin sayısından söz ederken başa “en az” ibaresini ilave etmek gerekli. Çünkü bunlar sadece kayıtlara geçenler. Bir de, bir şekilde üstü örtülen, kaçak işletmelerde kayıt dışı çalışan işçi ölümleri var. Maden sektöründe hiç de azımsanayacak sayıda kaçak maden işletmeleri mevcut. Hatırlayalım birlikte; 13 Mayıs’ta Soma iş cinayeti katliamının ertesi günü Zonguldak’ta ruhsatsız bir ocakta göçük oldu ve bir maden işçisi hayatını kaybetti.

Kullanılan teknolojinin de etkisi var mı?

Var tabi. Erken kapitalist ülkelerde maden sektöründe yoğun olarak ileri teknoloji kullanılmakta. Bizde ise esas olarak, maliyet etkinlik hesabının yüksek olduğunun değerlendirilmesiyle emek yoğun üretim teknikleri kullanılıyor. Başta TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası, Makine Mühendisleri Odası ve Maden Mühendisleri Odası’nın ileri teknoloji kullanılması, bilgi birikimi ve deneyimlerin paylaşılması konusunda çalışmaları var. Raporlarla ortaya konuluyor bu. Aynı şekilde Devlet Denetleme Kurulu’nun 2011 yılında madencilik sektöründe yapmış olduğu çalışmada da emek yoğun teknolojilerin kullanıldığına dikkat çekiliyor. Öte yandan aynı raporda küresel rekabet kaçınılmaz olduğu için madencilikte özelleştirme ve ticarileşme uygulamalarının yapılmasının da altı çiziliyor. Türkiye gibi ülkelerin küresel rekabet karşısında durabilmesi ucuz emeğe dayanmayı gerektiriyor.

Bununla birlikte kapitalist dünya ekonomisinin dinamikleri de oldukça önem arz ediyor. Gelecek yirmi yılda toplam dünya enerji tüketiminin yüzde 59 artacağı belirtiliyor. Bu artış erken kapitalistleşmiş ülkelerde yüzde 25 olurken, Asya ve Güney Amerika’da iki kattan fazla olacak. Buna karşılık Avrupa Birliği ülkelerinde kömür tüketimi yüzde 38 düzeyine inerken, Asya-Pasifik ülkelerinde bu oran yüzde 371 artıyor. Geç kapitalistleşen ülkeler kirli ve ağır üretim koşulları olan linyit ve taşkömürü üretiminden vazgeçmektedir. Türkiye’de ise, madencilik ve madene dayalı sanayi ile birlikte düşünüldüğünde, oluşan katma değerin GSMH içindeki payı yaklaşık yüzde 12’yi bulur. Bu da yaklaşık 22 milyarlık değer yaratıyor demektir. Dolayısıyla yerel, ulusal ve uluslararası sermayeler için yeni sermaye yatırım ve değerlenme alanı olarak bakılıyor bu alana.

İşçi sağlığı değil “işin sağlığı”

O halde neoliberal ekonomi politikalarının ve özelleştirmelerin de iş güvenliğiyle ilişkisi var…

Bunu biraz daha geniş bir çerçevede ele alabiliriz. Kapitalist üretim ilişkileri liberal politikalarla beslenen ve kendine yol bulan bir üretim tarzıdır. Ama bununla birlikte kendi ihtiyaçları dolayısıyla devletin ekonomiye müdahalesini ister ve talep yanlı politikalarla desteklenmeyi uygun manevra alanı olarak kabul eder. 1945-1970 arası tam da böyle bir dönemdi. Bu dönem “kapitalizmin altın çağı” olarak anılır. Türkiye’de ise 1960-1980 döneminde ithal ikameci birikim rejimi yerel ve ulusal sermaye birikimini çoğaltmaya dönüktü. Ancak emeğin sosyal haklarının kazanımı zorlu ve zahmetli koşullarda, sınırlı ve kısıtlı alanlarda gerçekleşti. Hatırlayalım; 1965 yılında Zonguldak Kozlu’da maden işçilerinin ikramiye ve primlerinin adil dağıtılmadığı için direnişe başlamaları sonrası “asayiş” bozuluyor diye bölgeye jandarma gönderilmesi ile çıkan arbedede jandarma tarafından ateş açılmış, iki maden işçisi yaşamını yitirmişti. Emek hareketinin sosyal hak taleplerindeki demokratik mücadelesi devletin daima baskı ve şiddetine mazhar oldu yani.

Ama yine de, 24 Ocak 1980’de ihracata dayalı sanayileşme modeline geçiş kararı güçlü muhalefetin varlığı nedeniyle ancak 12 Eylül 1980 sonrası uygulanabildi. İhracata dayalı sanayileşme modelinin inşasında kullanılan esas malzeme ise neoliberal politikalar oldu. Kamu harcamalarının daraltılması başta olmak üzere, mali disiplin-sıkı para politikası, özelleştirme, ticarileştirme, istihdamın esnekleştirmesi, altsözleşme ilişkisi kurularak üretimin parçalanması fason ve taşeron çalışmanın yaygınlaşması…  Bunların yanı sıra tarihsel gelişimi içinde bireysel olarak işçinin patron karşısında korunmasını içeren iş yasaları, 2003 yılında getirilen 4857 sayılı İş Yasası ile esas olarak patronu koruyan bir içerik kazandı. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasında “işçi sağlığı” kavramı terk edilerek “işin sağlığı” yani sürdürülebilir olması esas alındı. Böylece işçinin sağlığı ve güvenliği tali bir konu haline geldi. Sosyal haklar hukukun boşlukları gözetilerek bazı kazanımlar sağlanmaya mahkûm bırakıldı. Artık bireysel çabaya ve mücadeleyi amaç edinmiş hukukçulara çok iş düşmeye başladı. Bu süreçte sendikaların da etkisizleştiği bir süreç olarak yaşandı. Saldırı yoğunlaşırken işçi sınıfı kendisini koruyacak örgütlülükten yoksun kaldı.

Köpekleri salıp taşları bağladılar yani…

Evet, 1980 sonrasında örgütlülüğü daralıp üye sayısı hızla düşen sendikalar, güç kaybetmeye başladılar. Muhafazakâr-liberal hükümet tarafından çıkarılan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş İlişkileri Yasasının ilerici bir yasa olduğu söylense de, ILO 2013 yılında Türkiye’yi “işçi haklarına saygı duymayan ülkeler listesi”ne dâhil etti. Nedeni ise sendikal örgütlenme için, 30’dan az işçi çalıştırılan yerlerde sendikalı olduğu için işten atılmayı içeren yasal düzenlemeyle sendika özgürlüğüne tamamen aykırılık içermesidir. Yasalar sendikalaşmayı güdükleştirdiği gibi sendikaların mücadele etme gücünü de kırdı. Artık sendikal mücadelede işçi sağlığı ve iş güvenliği ikinci planda kalan başlıklar durumunda, bunun yerine ücret ve statükoyu koruma anlayışı giderek hâkim olmaya başladı.

Yine de birçok işyerinde direnişler sürüyor. Örneğin Yatağan Termik Santralinin özelleştirmesine karşı çıkan sendikalı işçiler Ankara’da da Özelleştirme İdaresi Başkanlığı önünde direnmeğe devam ediyor. Ama buna karşılık, Türkiye uygulanan yıkıcı ekonomi politikalarına karşı hak ve özgürlük talepleri ile mücadele eden emekçilerin şiddetle karşı karşıya kalması gelişkin demokratik taleplerin yerine getirilmesini imkânsızlaştırıyor. Şu listelere bakın; Türkiye insan hakları ihlalleri raporuna göre dünyada birinci, iş cinayetlerinde dünya üçüncüsü ve Avrupa’nın birincisi, kadın cinayetlerinde dünya birincisi, gelir dağılımı ve adaletsizliğinde dünya üçüncüsü ve yolsuzluk sıralamasında dünya üçüncüsüdür.

Kader değil kâr hırsı

Bu neoliberal politikalar madenlerde ve özelde Soma’da nasıl işlemiş?

Neoliberal politikalar sermaye dışı kesimler için yıkıcı bir tahribat yaratırken sermaye kesimi için birikim sürecini hızlandırıcı ve çoklaştırıcı etkide bulunur. Burada madenler için söz konusu olan da, devletin elinde bulunan linyit ve taş kömürü kurumlarının özelleştirilme uygulamaları kapsamında sermaye için yeni değerlenme alanı olarak açığa çıkartılmaya başlanmasıdır. Bir tür özelleştirme uygulaması olarak 1989 yılından beri Türkiye Kömür İşletmelerine bağlı işletmelerde “işlet, üretimi devlete sat” kuralını içeren rödovans sistemi uygulanmaya başlandı. Bu bir tür taşeronluk sistemidir. Ancak Sayıştay’ın TKİ Sınırlı Sorumlu Ege İşletmesi Müessesesi 2012 raporuna göre, buradakinin rödovans sistemi değil Kamu İhale Kanunu’na göre yapılmış hizmet alım sözleşmesi olduğu anlaşılıyor. Bu yapılan yasaya aykırı ve hilelidir. 1989 yılında TKİ’ye bağlı Soma’da bulunan işletmeyi önce Park Madencilik daha sonra da 2005 yılında Soma Holding devralmış. 2009 yılında Soma Holding ikinci işletmeyi de Ciner Grup’tan satın almış.

2007’den sonra temiz enerji olarak kullanımın kolaylığına dikkat çekilerek evde ve işyerlerinde kullanılan doğalgazın ithalat fiyatının artması ve cari açığı arttırması nedeniyle, 2009 yılında itibaren linyit ve taşkömürü üretimi hızla artar, kullanımı yaygınlaşır. (Tablo 2) Artan talebi karşılamak üzere doğalgaza göre daha ucuz olan linyit ve taşkömürü üretiminin artışına hız verilir. Bununla birlikte iktidarın varlığını ve sürekliliğini sağlamak için dar gelirli kesime parasız kömür yardımı yapmaya özel bir ağırlık vermesi üretim baskısını artırır. Tüm halkın ödediği vergilerle satın alınan kömür karşılıksız şekilde sosyal yardım mekanizması olarak kullanılır ve bu durum iktidarın bekasını devamlı kılar.

Üretim baskısı ve en az maliyetle çok çıktı yaratma ihtiyacının sonucu ne oldu? Ardı ardına iş cinayetlerinin yaşanması… Mayıs 2010’da TTK Karadon işletmesinde göçük oldu ve ikisi mühendis 30 can yok oldu. 2011 yılında Afşin’de açık arazi linyit çıkarımı yapan özel ocakta şaft kayması sonucu 10 işçi yaşamını kaybetti, bir işçinin cansız bedenine ulaşıldı ama ne yazık ki aradan geçen 3 yıl 3 aya rağmen 9 işçinin cansız bedeni henüz toprak altından çıkarılıp, ailelerine teslim edilmiş değil. 2013 yılında Ocak ayında 7 maden işçisi Kozlu’da hayatını kaybederken, 2013 yılında İşçi sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin yapmış olduğu rapora göre en az 93 maden işçisi hayatını kaybetti.

Soma Holding’e gelince; bu firma ISO’nun ilk 500 firması içinde 231. sırada yer alıyor. Holdingin patronu “TTK kömürü 120-130 dolara üretiyor, biz 23,8 dolar üretiyoruz” demişti. Ve 13 Mayıs 2014’de Soma Holding’e bağlı kömür ocağında resmi rakamlara göre 300’den fazla maden işçisi iş cinayetine kurban gitti. Ucuz ve yoğun üretim baskısıyla, en az maliyetle kotarılmış işçi sağlığı ve iş güvenliği nedeniyle canlara bilerek kast edilmiş ve hayattan koparıldı. Burada Soma Holding’in yanı sıra asıl işveren TKİ ve Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı da bu iş cinayetinden birinci dereceden sorumludurlar.

Yani Soma’daki facia kaza değil cinayet. Sebebi de kader değil kâr hırsı…

Kısa ve öz olarak; kapitalist üretim sistemi ve bunun uygulama aracı olan neoliberal politikalar sistematik iş cinayetinin ana nedenidir. Madencilik en ağır ve tehlikeli iş koludur; burada kâr güdüsüyle işçi çalıştırılamaz. Özelleştirilemez, kamusal olması gerekir, iş süreçleri taşeronlaştırılamaz. Meselenin temeli şudur; ancak ve ancak insan odaklı bir yaşamın düzenlenmesini içeren sosyopolitik bir düşüncenin var olması çözüm olacaktır. Diğer tüm çözümler geçici ve tedrici uygulamadan başka bir işe yaramayacaktır. Bir can da, bin can da çok değerlidir. İnsan hayatının ikamesi yoktur. Ancak serbest piyasa ekonomisinde ölen canların ikamesi,  işsizlikle terbiye edilen yığınsal emek havuzunda, karın tokluğuna, en kötü iş işsizlikten iyidir diyerek çalışmaya hazır olan işçiler var olduğu sürece devamlılık arz etmektedir. Facianın hemen ardından, “çalışmak zorundayım, kredi borcum var, madene yine ineceğim” diyen işçileri düşünün.

İşsizliğin hızlı artışı ise en fazla tarımın hızlı tasfiye sürecine bağlıdır. Yeni Köy Yasası ile köylerin mahalleye dönüştürülmesi, arazi toplulaştırılması ile küçük çiftçilerin topraksızlaştırılması, sözleşmeli çiftçilikle kendi toprağında işçi olanların borçlanması ve ödeyemez hale gelip toprakların elinden çıkması bu süreci hızlandırmaktadır. Buna HES inşaatları sebebiyle toprakların kaybını, akarsuların ve derelerin yolların değişmesini, suların çekilmesini ve hasadın azalmasını, kırsal yerleşim yerlerinin yok olmasını ekleyin. Soma maden ocağında çalışan işçilerin birçoğunun göç ile geldiğini ve eskiden tarım alanlarında çalıştıklarını biliyoruz.

Kapitalizmin doğasındaki kârlılığı artırma güdüsü ile tam bir iş güvenliği ve iş kazalarının en aza indirilmesi bir arada bulunabilir mi? İş cinayetleri kapitalizmin fıtratında var diyebilir miyiz?

Evet, kapitalizmin doğasındaki kârlılığı artırma güdüsü olduğu sürece, tam bir işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması, iş cinayetlerinin en aza indirilmesi mümkün değildir. Çok doğru bir saptama, iş cinayetleri kapitalizmin fıtratında vardır. Devlet insan yaşamını tehdit eden çalışma koşullarını, ortamını ve ilişkilerini bertaraf edemiyor ise sermayenin sürekliliğini sağlayan tavır içeriyor demektir. Bu devletin kapitalist sistemin düzenini sağlamayı görev edinmiş olduğunun bir göstergesidir.

Anayasanın 49. maddesi “çalışma, herkesin hakkıdır ve ödevidir” der. Yani Anayasa çalışmayı, sorumluluk olarak herkese yükler. Güzel, ancak şunu da bilmemiz gerekiyor; 17. maddeye göre de “herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma geliştirme hakkına sahiptir”. Çok çok yetersiz bir yasa olmasına rağmen 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasının can güvenliğiyle ilgili 13. maddesi şöyle der; “ciddi ve yakın tehlike ile karşı karşıya kalan çalışanlar, gerekli tedbirlerin alınmasını talep etme, bu tedbirler alınıncaya kadar çalışmaktan kaçınma hakkına sahiptir”. Yani can güvenliğimizi korumak, cana kast olan hallerde çalışmaktan kaçınmak en tabi ve yasalarda da yeri olan hakkımızdır. Çalışmak “hak ve ödev” olsa da, bunun canımızla bedel ödeyeceğimiz işlerde çalışmak olmadığını bilmemiz gerekiyor.

Burada şunu da eklemek gerekiyor belki. İş cinayeti bir anda ve kısa sürede hayattan kopuş demekken, bir de uzun dönemde yaşamı söndüren, işe bağlı meslek hastalıkları var. Dünyada işe bağlı ölümlerin sebebi yüzde 46 iş kazası iken, yüzde 54 meslek hastalıklarıdır. Ancak Türkiye’de meslek hastalıklarından ölüm yüzde 1 olarak görülüyor. Sanıyor musunuz ki, Türkiye meslek hastalıkları konusunda yüzde 99 başarı sağlıyor? Elbetteki hayır. Türkiye’de meslek hastalıklarının tanısı bile konmamaktadır. Türkiye’de çalışma hayatı iki ucu keskin bıçaktır.

Son söz olarak, acil olarak kolektif emek muhalefetinin oluşturulması için örgütlü mücadele, adaletin sağlanmasında hukuk süreçlerin işletilmesinde baskı yaratılması ve her an kamuoyu baskısını ayakta tutacak araçların yaratılması bir ihtiyaçtan öte bir zorunluluktur.  Bununla birlikte başka bir dünyanın mümkün olabileceği gerçeğini görmek ve araçlarını örmek gerektiğini de bilmek gerekiyor.

Teşekkür ederiz