Ana sayfa Astronomi Evrenle söyleşiler 7: Bir yıldızla (Güneş’le) söyleşi

Evrenle söyleşiler 7: Bir yıldızla (Güneş’le) söyleşi

1155
PAYLAŞ

Richard T. Hammond

Çeviren: Yusuf Öngel

Bize doğumunu, yaşamını ve nasıl öleceğini anlatan yıldız bizim Güneş’imiz. Bize özelliklerinden bazılarını, örneğin boyutunu, kütlesini, güneş lekelerini, parlaklığını ve çekirdeğinde süren öfkeli savaşı anlatıyor. Sonra geleceğe uzanıyor, onu bekleyen sondan kırmızı devler ve beyaz cücelerle birlikte söz ediyor.

Başlamadan önce okuyucularımıza, sıradan bir yıldız olmadığınızı, biricik Güneş’imiz olduğunuzu söylemeliyim. Bizi kırmayıp söyleşiye katıldığınız için çok teşekkür ederim.

– Rica ederim de, daha koyu bir gözlük takmanızı önerebilir miyim?

 – Evet, böylesi daha iyi oldu, teşekkür ederim. Bildiğim kadarıyla, yaklaşık on milyar yıl önce büyük bir hidrojen gazı bulutundan şekillendiniz. Doğru mu?

– Evet, hayal meyal hatırladığım geçmişime şöyle bir bakınca çoğunlukla karanlık bir boşluk görüyorum. Hidrojen, biraz helyum ve daha ağır bir dizi element, uzayda çöldeki gölcükler misali binlerce ışık yılı boyunca dağılmıştı.

 – Bu maddenin yarattığı çekim gücünün sizi bir araya getirdiği doğru mu?

– Evet, başlangıçta atomlarım, yuvarlak bir dağ zirvesinden kaymaya başlayan kayakçılar gibi çok nazik çekişler hissetti. Hayatta bir yön edinmenin mutluluğu içinde, fakat başlarına neyin gelmekte olduğundan tamamen bihaber, tanımlanamayan bir merkeze doğru sakince kaymaya başladılar.

 – Sonra ne oldu?

– Bu milyonlarca yıl sürdü fakat sonunda sakinlik yitip gitti. Daha önce nadiren rastlanan atomlar arasındaki çarpışmalar, olağan hale geldi. Atomlar, merkezi bulmak için kavga ediyor gibiydi ve bir zamanların engin bulutu daralıyor, eski standartlarıma göre oldukça küçük bir boyut alıyordu. Merkezin yakınındaki her şey ısınıyordu ve çarpışmalar o kadar sıklaştı ki, mükemmel bir şey oldu.

 – Ne oldu?

– Kızarmaya başladı.

 – Sıcak olduğu için mi kızardı?

– Ateşteki maşa gibi…

 – Sıcaklığın nedeni atomlar arasındaki çarpışma mıydı?

– Neden, atomların hızıydı. Bir şey ne kadar sıcak olursa atomları veya molekülleri o kadar hızlı hareket ediyordur. Isıyı, hızın ortalama ölçüsü olarak düşün. Atomlar ve moleküller merkeze yakınlaştığı zaman uzun süredir hızlanmakla kalmamışlardı, madde bir araya toplandığı için kütleçekim alanı da güçlenmişti, bu yüzden moleküller resmen ilerliyordu.

 – Yani herhangi sıcak bir cisim gibi kızarmaya başladı.

– İnanılmaz bir şeydi. Işık karanlığı kaplamaya başladı ve yakınlardaki tüm atomlar ve moleküller heyecan duyuyorlardı. Geniş bulutun girdap gibi dönen bir diske dönüştüğünü gördük. Disk büzülmeye devam ettikçe dönüşünü hızlanmaya zorluyordu.

 – Bu açısal momentumun korunumu mudur?

– Evet, tıpkı bir buz patencisinin kollarını kendine çekmesi gibi. Kollarını vücuduna çektikçe, dönüşü hızlanır. Ancak ben kendimi çok fazla bir arada tutamadım ve bu yüzden kopan parçalar çevremdeki yörüngeye oturdu.

 – Gezegenler mi?

– Tam üstüne bastınız. Üstelik Jüpiter açısal momentumun büyük kısmını aldı. Aslında Jüpiter’inkine benzer durumlar oldukça yaygındır ve Evren’deki yıldızların en az yarısı, sırf bu nedenden ötürü çift yıldızdır.

 – Demek istediğiniz, eğer bir yıldız varsa, onun etrafında başka bir yıldız veya gezegen de vardır. Bu da birçok gezegen olduğu anlamına gelir.

– Kesinlikle öyle.

 – Daha sonra ne oldu?

– Yükselen ısı giderek daha da yoğunlaştı, fakat kütleçekimi aman vermiyordu. Gittikçe daha da yoğun bir küre halini alıyorduk. Olacakların habercisiymişçesine, titrek bir ışık bir orada bir burada, derken mucizevî ve bizi tamamen gafil avlayan bir sürece hayranlık içinde tanık olduk.

 – Ne oluyordu peki?

– Merkezimiz o kadar ısınmıştı ki, elektronlar, hidrojen atomlarından koparıldılar, arkalarında çıplak protonlar bırakarak. Elektronlar şoktaydı, ışık gözlerini kör etmişti ve protonları tutmaya çalışarak etrafta dört dönüyorlardı, fakat boyuna elleri boş kalıyordu. Dürüst olmak gerekirse, her tür mucizeye tanık olduğumuz için geçici bir sersemlik halindeydik. Birçok  molekül, aşırı sıcak plazmayla ilişkili olan sonsuz enerji tarafından oluşturuluyor ve yok ediliyordu ve işte o an olan oldu, başta bir burada bir orada belirdiğini söylediğim alevler sıcak kürenin merkezinin her yerinde görülmeye başladı.

 – Yani?

– Füzyon. Hidrojen, helyuma dönüştürülüyordu ve her helyum atomunun oluşumuyla enerji uzay boşluğuna salınıyordu. Aslında dışarı, merkezin dışına salınan enerji o kadar çoktu ki, radyasyon basıncı dediğiniz aşırı miktarda büyük bir basınç yarattı. Bir yıldızın içinde sürekli öfkeli bir savaş vardır; kurtulmaya çalışan radyasyon basıncının dışarıya doğru itişine karşılık tam çöküşü görmek isteyen kütleçekimin içe doğru çekişi. Bu güçler çok büyük olabilirler.

Özgürlüğün gücü tahrip edecek kadar büyük olabilir. Sizin açınızdan, ne kadar büyük?

– Yerçekimine karşı koyabilecek kadar büyük. Söz konusu radyasyonun dışarıya doğru olan basıncı nihayetinde kütleçekimin içe doğru çekişini dengeledi ve barış anlaşması imzalandı. Yaklaşık on milyar yıldır barış dolu bir dengedeyiz.

 – Görkemli bir doğumunuz olmuş. Adeta, siyah bir buluttan ışıldayan bir yıldıza metamorfoz (başkalaşma) geçirmişsiniz.

– Metamorfoz, kumlarınızın çölü oluşturması gibi bir doğa olayıdır.

 – Tüm bunlara rağmen, olanları can sıkıcı buluyor musunuz?

– Ruh halime göre değişir.

 – Yaşam istatistiklerinizi gözden geçirmemin sakıncası yoktur umarım?

–  Hay hay.

 – 2 x 1030 kiloluk bir kütleniz var. Bunu diğer gökcisimleriyle karşılaştırır mısınız?

– Yaklaşık olarak, Dünya’nın kütlesinin 300.000 ya da Jüpiter’inkinin bin katı kadardır. Ayrıca yaklaşık bir milyon altı yüz bin km çapındayım.

 – Parlaklığınızın da 4 x 1026 watt olduğu notunu düşmüşüm defterime. Bunu açıklamanız mümkün mü?

– Yıldız parlaklığı, gücü ifade eden bir başka sözcüktür. Sizin 100 watt’lık ampullerinizin -gördüğüm kadarıyla söndürmüşsünüz- sadece 100 watt gücünde parlaklığı var; ben ise ondan, trilyon kere trilyon kattan fazla parlağım. Sizin nötrino doğru bir açıklama getirmiş.

 – Anladım, peki kendi ekseninizde mi dönüyorsunuz?

– Evet, bir tur yaklaşık bir ay sürüyor. Bu süre, bir devrim yapmak için, ekvator bölgemde biraz daha kısadır.

 – Çok sıcak olduğunuzu söylemiştiniz de, ne kadar sıcaktan söz ediyoruz burada?

– Merkezdeki sıcaklığım yaklaşık 15 milyon derece fakat yüzeyimin, yani gördüğünüz kısmımın sıcaklığı yaklaşık 6000 derecedir.

 – Yaydığınız enerjinin tamamı, maddenin enerjiye dönüşümünden meydana geliyor, doğru mu?

– Doğru.

 – O halde, gitgide kütle kaybına uğradığınız ve her geçen gün daha da küçüldüğünüz yerinde bir varsayım mıdır?

– Evet, ama endişelenmeyin. Saniyede yaklaşık beş milyon ton kaybım oluyor. Bu da yılda altı üstü yaklaşık 150 trilyon ton yapar.

 – Altı üstü?

– On milenyum yaşamak, kütlemin milyarda birinden azını götürüyor, inan bana idare edebilirim. Aslına bakarsan giderlerimden daha fazlasını alıyorum. Bana inanarak etrafımda yörüngeye giren tüm gezegenlerimi, harika kuyrukluyıldız ve asteroitlerimi ve tabii ki bu söyleşi bir yana, dünyadaki görülmemiş maskaralıkları gözetleme imkânı buluyorum.

 – Enerjinizin yardımcı olduğu kesin. Görünen o ki, manyetik bir tarafınız da var.

– Evet, gezegenleriniz gibi, devinimi olan çoğu şeyin manyetik alanı vardır.

 – Neden peki?

– Tüm bu cisimlerden manyetik alanın nasıl çıktığı tam olarak anlaşılmamıştır ancak beni sorarsanız, bendeki manyetik alanın kökeni, Dünya’nınki gibi, bir çeşit dinamo etkisidir. Dönme hareketi, esasen muazzam elektrik akımlarının yüksek devrelerde akmasına neden olur ve elektrik akımı da manyetik alan oluşturur, dolayısıyla manyetik bir alanım olur.

 – Söylenebilecek tek şey bu mudur?

– Aslında, hikâyede biraz çarpıtmalar var. Daha önce de üstü kapalı söylediğim gibi, ekvatorumdaki materyalin kutuplarımdakinden biraz daha hızlı dönmesi anlamına gelen diferansiyel rotasyona maruz kalırım.

 – Evet, hatırlıyorum.

– Bu düzensiz akım, manyetik alan hatlarını büker ve bazen bu hatlar feci bir arapsaçına döner.

 – Kötü bir dans gibi…

– Bir bakıma öyle. Manyetik alan hatları bazen, yüzeyimde kayıp giden lekelere saplanıp kalırlar. Yüzeyime takılmış ve kahve kupalarınızdakine benzer dev kulplar hayal et.

 – Bir valizdeki kulplar gibi mi?

– Evet, ama sözünü ettiğimiz kulplar gezegeninizden de büyük. Bu kulplar, bir benekten çıkıp bir başka beneğin derinlerine inen son derece yoğun manyetik alan hatlarıdır. Bu kuvvetli manyetik alanlar iç kısmımdan boşanan enerjinin bir kısmının yönünü değiştirir ve güneş lekelerini, onları çevreleyen materyallerden bin derece daha soğuk kılar.

 – Daha koyu görünmelerinin nedeni daha soğuk olmaları mı?

– Evet, bir şey ne kadar sıcak olursa o kadar enerji yayar.

 – Yani güneş lekeleri göründükleri gibi aslında siyah değiller, öyle mi?

– Tabii ki değiller, eğer geri kalanımı görmezden gelebilseydiniz güneş lekeleri size oldukça parlak görünürdü.

 – Daha önce söylediğiniz bir şey takıldı kafama.

– Buyrun.

 – Hidrojeni akıl almaz oranda, enerji kaynağınız helyuma dönüştürüyorsunuz.

– Makul oranda.

 – Şey, demek istediğim bize göre, oldukça hızlı oranda.

– Pekâlâ.

 – O halde, siz tamamen helyuma dönüşünce ne olur?

– Kurtulmaya çalışan radyasyon basıncının dışarıya doğru itişine karşılık tam çöküşü görmek isteyen kütleçekiminin içe doğru çekişinin bitmek bilmeyen bir savaş olduğunu söylediğimi hatırlıyor musunuz?

 – Evet.

– Söylemek istediğiniz şekliyle hidrojen yanarken, kütleçekim zafer kokusu alır ve öldürücü darbeyi vurmak için harekete geçer; çökmeye başlarım.

 – Sizin için oldukça talihsiz bir durum.

– Hayır, tam tersine harika bir durum. Açgözlü kütleçekim için “kendi etti, kendi buldu” durumu olur.

 – Ne demek istiyorsunuz?

– Ellerinizi birleştirip sertçe bastırın ve ileri geri ovuşturun.

 – Nasıl yani?

– Durmayın yapın, dört ya da beş sefer yeterlidir, işte bu. Bir şey fark ettiniz mi?

 – Ellerim ılık, yok hayır, sıcak.

– Sürtünme, nesnelerin ısısını arttırır. Bana kalırsa, açgözlü kütleçekim tüm helyum atomlarını bir arada itince, atomlar ısınıyor.

 – Onları haklı buluyorum.

– Şimdi izninizle biraz daha detaylı anlatayım. Zaman geçtikçe merkezim, hidrojenle çevrelenmiş ancak hala füzyon geçiren katı helyuma dönüşür. Helyum yıkılmaya başlar, çünkü daha önce de belirttiğim gibi, kütleçekimi pusuda onu beklemektedir. Ancak bu her şeyi ısıtır (kızıştırır, kızdırır) ve yüzeydeki hidrojen de her zamankinden hızlı yanmaya başlar.

 – Yanmak derken kastettiğiniz füzyon geçirmek mi?

– Evet, o kadar ısınır ki radyasyon basıncı kütleçekimi etkisiz hale getirir.

 – Sonra ne olur?

– Hidrojen normal yüzeyimin çok ötesine kadar genleşir. Genleştikçe de soğur.

 – Bizim klimalarımızdakiyle aynı sistem sanıyorum; genleşen gazın ısı kaybetmesi yani.

– Aynen öyle. Akkor ısıdan kızıl ısıya dönüşür ve ısı yaklaşık 3000 derece düşer. O noktada çok büyük ve dışta az çok soğuk olurum. Bu tür yıldızlara “kızıl dev” diyorsunuz.

 – Bir kızıl dev görmek enteresan olurdu.

– Orion’daki eski dostum İkizlerevi’ne (Betelgeuse) bir göz atın, kendisi bir kızıl devdir. Neredeyse kıpkırmızı olduğunu görebilirsiniz.

 – Kesinlikle bir göz atacağım. Peki, ne kadar büyürsünüz?

– Çok, ama daha da büyüyeceğim.

 – Tam olarak demek istediğiniz nedir?

– Ellerinizi ovuşturmanızdan ortaya çıkan ısıyı hatırlıyor musunuz? İşte o süreç, çekirdeğimde, helyum füzyon geçirip karbon oluşturacak kadar ısınana dek devam eder. Bu da dıştaki hidrojen yoluyla başka bir ısı dalgası gönderir ve bir kızıl süper dev oluşturur. Bu noktada, belirtmekten üzüntü duyuyorum ama gezegeniniz bile yüzey alanımın içinde kalacak.

 – Yakın zamanda olmayacak, değil mi?

– Aşağı yukarı beş milyar yıl sonra.

 – Bu biraz rahatlattı. Peki, bu süreç devam ediyor mu? Yani helyumdan karbona, karbondan…

– Hayır.

 – Hayır mı?

– Benim için değil. Ben, başta çok sıcak ancak radyasyon yaydıkça soğuyan katı bir karbon küre olarak son bulacağım. Dıştaki hidrojen ve helyum tabakaları ilerlemeye devam edecek ve aslında kütleçekiminden kurtulacak. Karbon kalıntısı bir yıldızın güzel bulutlarca kuşatıldığını bir süreliğine görebilirsiniz. Bana hiçbir anlam ifade etmeyen bir sözcük olsa da siz bu gökyüzü olayına nebula diyorsunuz. Er ya da geç bu madde yıldızlararası uzaya gider ve bazen yeni bir yıldızın en başından oluşumuna katkıda bulunabilir.

 – Yani sonunda bir hayli kütle kaybı yaşıyorsunuz.

– Evet, sonunda. Ama bu, çocuklarınızı dünyaya dağıtmak gibidir. Parlamak için sıralarının gelmesini umarsınız.

 – Ve beyaz bir cüce olarak size ne olacak?

– Başlangıçta, bana beyaz cüce adını takmanıza neden olacak kadar küçük olmama rağmen oldukça iyi parlardım. Bu enerji sadece ısı olarak depolandığından ve dahasını üretemediğimden hızlı soğurum. Birkaç milyon yıl sonra güç bela parlarım.

 – Beyaz cüce olarak mı kalacaksınız?

– Aynı boyutta kalacağım ama gittikçe soğuyacağım ve bu yüzden de gittikçe kararacağım. Sonunda görünmeme yetecek kadar ışık yayamayacağım ve o zaman bana kara cüce demeye başlayacaksınız.

 – Böyle heyecan verici bir yaşam için üzücü bir sona benziyor. Öylece ortadan kaybolup gidecek misiniz?

– Eski bir asker gibi.

 – Şimdi, karbon atomunun söylediği bir şeyi anlıyorum.

– Neydi o?

 – Sanıyorum şöyle demişti: “Yıldızım soğuyunca, benim karbon kopyalarımdan ibaret dev, etkisiz bir yıldızın içinde hapsolacağımın farkına vardım” demişti.

– Evet, alnına yazılı kara cüceyle yüz yüze gelmiş beyaz cüce evresindeydi fakat yıldız yoldaşı tarafından kurtarıldı ve süpernova geçirdi.

 – Biraz açmanız mümkün mü?

– Görüyorum ki bir nötron yıldızıyla planlanmış bir söyleşiniz var. Ona sormanızı önersem?

 – Peki, öyle yapalım. Size son bir soru daha sorabilir miyim?

– Buyrun.

 – En sevdiğiniz gezegenin hangisi olduğunu söyleyebilir misiniz?

– Peki. Merkür bana en yakın olanı ama sanırım onunki tamamen konumsal bir durum. Atmosferi olması için çok küçük bu yüzden şiddetli ışınlarımı, sıcaklığımı doğrudan hisseder. Dünya ile hemen hemen aynı boyutlarda ama standartlarınızdan çok daha sıcak olan ve kendini ince bir yalıtımla, karbondioksitten oluşan bir atmosferle sarmalayan Venüs’ü seviyorum. Bir düşüneyim, sırada hangisi var…

 – Dünya.

– Ha, evet. Dünya çok özel bir gezegen ama hayal kırıklığına uğratabiliyor.

 – Nasıl yani?

– Sadece benim değil, tüm Evren’in yapmak için uğraştığı birçok şeyi mahvetmekte üstünüze yok.

 – Görünüşe göre bu tip şeylerde pek yetenekliyiz.

– Bunu öcle yapıyorsunuz.

 – Biraz daha açık olabilir misiniz?

– Nehirleriniz ve okyanuslarınız, en güzel manzaralardan olan sayısız kuyrukluyıldızın gezegeninize dalarak kendilerini feda etmesiyle oluştu ve bu binlerce milyon yıl sürdü. Size hayat ve güzellik verdiler. Sizin amacınız ise onların var ettiği suyu tarifi zor, gökyüzündeki yıldızların sayısından daha çok atık içeren bir çamura dönüştürmek gibi.

 – Ortalığı toparlamaya çalışıyoruz.

– Petrol kaynağı oluşturmak milyonlarca yılımı aldı, sayılamayacak kadar çok ağaç size petrol verebilmek için büyüdü ve iyonları ayrıştırarak yer altına gönderdi. Tüm bunlar, siz akaryakıtı devredilmez hakkınızmış gibi hesapsızca harcayasınız diye yapılmadı.

Bunun üzerine de uğraş veriyoruz ama bunlar bizim güneş sistemimizden gelen şeyler. Siz tüm Evren’den mi bahsediyorsunuz?

– Tüm dünyanız ve tabi kuyrukluyıldızların kökeni uzak geçmişte patlayan yıldızlardır. Uranyum atomunuzu düşündüm de, hiç sizin perspektifinizden bakmamıştım ona. Bir yıldızın oluşumu inanılmaz miktarda madde ister ve hayat döngüsünü devam ettirmesi için de neredeyse sonsuz miktarda maddeye ihtiyacı vardır. Sonunda, son demlerindeyken az miktarda uranyum ve plütonyum yaratır ve kesilmek üzere olan nefesiyle uzay boşluğuna fırlatır. Yerçekimi gücü olmadan hem de.

Evet, bu maddeleri kullanabiliyoruz.

– Çok hızlı. Onları topluyor, kritik kütleler ediniyorsunuz; ardından kulakları sağır eden bir milisaniyede insanlığınızı yok edip geride gezegeninize daha fazla atık bırakarak ortadan kaldırıyorsunuz. Tam anlamıyla kaşla göz arasında alabildiğiniz kadar canı alarak milyarlarca yıllık mirasın tamamını yok ediyorsunuz. Bu, görmek istemediğimiz bir manzara.

 – Ne yani, Dünya, listenizde üst sıralarda yer almıyor mu?

– Ben öyle bir şey demedim. Beni ve bileşenlerimi anlamakta büyük başarınız vardı; büyük düşünürleriniz vardı; sanatınız ve müziğiniz eşsiz. Doğrusu, kısa zamanda elde ettiğiniz tüm görkemli başarılarınızın yanında böylesine karanlık bir yanınız olduğunu görmek beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı.

Anlıyorum, ya diğer gezegenler?

– İki küçük uydusu ve altın kadar ender atmosferiyle orada asılı duran Mars’ı seviyorum; tam bir atlı süvari. Jüpiter’in tüm o uydularıyla ayrı bir yeri vardır ve halkalarıyla Satürn tam bir hazdır. Uranüs ve Neptün kendi halindedir ama şu uzakta ağır adımlarla yürüyen, buzdan soğuk Plüton’a hayran olmamak işten değil.

Favoriniz yok mu?

– Var.

Hangisi?

– En sevdiğim gezegen… Saate bak, batma saatim gelmiş. Üzgünüm gitmem gerek.

Söyleşi için teş…