Ana sayfa 207. Sayı ‘Kurallı’ ve ‘yeşil’ bir kapitalizm olanaklı mı

‘Kurallı’ ve ‘yeşil’ bir kapitalizm olanaklı mı

368

Kanadalı maden şirketi Kaz Dağlarında yarattığı sınırsız doğa yıkımını kendi ülkesinde veya İsveç’te veya İngiltere’de yapabilir mi? O ülkelerdeki “kurallı” veya “yeşil” kapitalizm, bizim gibi ülkelerdeki kuralsızlığın, pervasızlığın, yıkımın ve talanın sonucudur. Denebilir ki, biz de kendi vatanımıza, doğamıza sahip çıkalım ve bu talana izin vermeyelim. Çok doğru. Ama bunun için ülkemizdeki çarpık ve bağımlı kapitalist sistemi yerle bir etmemiz gerekiyor; yani bu bir devrim meselesidir.

Türkiye’de kendilerini yeşil, ekolojist veya çevreci olarak adlandıran hareketler 80’li yılların ikinci yarısından itibaren oluşmaya başladılar. Gerek Batı’sı ve Doğu’suyla Avrupa’da yeşil hareketin yükselişe geçmesi, gerekse Türkiye’de yeni doğan bu hareketin aktif olması ve bazı etkili eylemler gerçekleştirmesi, ekolojik sorunları sosyalist örgütlerin de gündemine soktu. Zaten yeşil hareketin önder kadrolarının çoğunun eski sosyalistlerden oluşması, zaman zaman gerilimli de olsa bir dirsek teması yaratmıştı.
Bu tartışmalara ilgi duyan ve göbeğinde olan bir sosyalisttim. “Yarı kızıl yarı yeşil” sayılabilecek Rudolf Bahro, Robert Havemann, Jonathon Porritt, Thomas Ebermann, Rainer Trampert gibi kuramcıları eleştirel bir perspektifle okur ve tartışırdık. O dönemde Saçak dergisinde “Ya Kapitalizm Ya İnsan” başlıklı, sosyalizm deneylerini ve yeşil eleştiriyi değerlendiren hacimli bir makale yazmıştım (E. Helvacıoğlu, “Ya Kapitalizm Ya İnsan”, Saçak, Sayı: 58, Aralık 1988). Şimdi yeniden okudum da fena bir yazı değilmiş, hâlâ esinleneceğim noktalar var… Bu süreçte Türkiyeli “kızıl-yeşillerden” çok önemli dostlar da edindim: Savaş Emek, Kağan Güner, Nesrin Timur, Timur Danış, Melih Ergen, Melih Baş gibi… Bu arkadaşlarla hem tartıştık hem de önemli ortak işler gerçekleştirdik. 1990 yılında Özal iktidarının düzenlediği Çevre Şurası’na sosyalist-yeşil ittifakıyla damga vurduk. İşçi Partisi’ne bir Çevre Programı kabul ettirdik. Sevgili Savaş’ın önderliğinde başlayan ve günümüze kadar süren “Ütopyalar Toplantısı”nı düzenledik. Ve en önemlisi –Bilim ve Gelecek’in öncülü olan- önce Aydınlık gazetesinin Pazar Eki (1993), sonra aylık dergi olarak çıkan (1994) Bilim ve Ütopya dergisi bu tartışmaların ürünüdür.
Sosyalistler ile çoğu eski sosyalist olan yeşiller, ekolojistler, çevreciler bir araya geldiğinde doğal olarak esas tartışma konusu, kapitalizmin sosyalist eleştirisinin ekolojik sorunların çözüldüğü bir toplum kurmak için yeterli olup olmadığıydı. Yeşiller, egemen sistemi “endüstriyalist” olarak tanımlıyorlar, işçi sınıfının da -burjuvazi gibi- endüstriyalist bir sınıf olduğunu, hem kapitalizmi hem de sosyalizmi aşan bir “ekolojik toplum” kurmak gerektiğini savlıyorlardı. Ama bu hedefin hangi toplumsal güce dayanarak oluşacağı konusunda bir fikirleri yoktu. Biz sosyalistler ise, sosyalist eleştirinin ekolojik sorunları da kapsamına alacak biçimde genişletilmesini savunuyorduk. Neyse, konumuz bu değil; o tartışmaları içeren metinler bulunabilir ve ayrıca ele alınabilir. Sonuç olarak iki tarafın da birbirinden faydalandığını teslim etmek gerekir.
1990’larda ilerlerken, hem Türkiye’nin karanlık bir döneme girmesi hem de dünya çapında sosyalist blokun çökmesi ile birlikte gündem değişti ve bu tartışmalar söndü. Türkiye’de Kürt meselesinin öne çıkması ve Siyasal İslam’ın yükselişi, ekoloji meselesini politik gündemin çok geri sıralarına attı. Bu süreç hâlâ devam etmektedir.
Öte yandan yeşil eleştiri gerek dünya gerekse Türkiye’de hızla düzen içine çekildi, yeşiller Avrupa’da iktidarda yer edinmeye başladılar ve köklü sistem eleştirisi yerini sistemi reforme etme eğilimine bıraktı. Yani ekolojist eleştiri, kendi derdine düşmüş sosyalizm tarafından değil kapitalizm tarafından kapsandı ve deyim yerindeyse sistem içine alınarak terbiye edildi. Bu süreç de devam etmektedir.
Bu tartışmaları çok kısaca ve kabaca özetledim. Keşke zamanımız olsa ve tartışmaları belgelere dayanarak ayrıntılarıyla yeni kuşaklara aktarabilsek; belki bir gün bunu gerçekleştirme fırsatımız olur. Ve bugüne, pandemi dünyasına, Kaz Dağları, HES’ler ve musilajlı Marmara vb. Türkiye’sine geldik… Aslında tartışmalar ve tarafları 30 yıl öncesinden pek de farklı değil: Bu sorunlara sistem içi çözümlerle mi yetineceğiz, yoksa daha kapsamlı ve köklü sistem eleştirilerine mi yöneleceğiz?

***

AKP türü vahşi kapitalizmi uygulayan gerici ve mafyatik rejimlerin, genel olarak toplumu çürütme etkilerinin yanı sıra, sol hatta sosyalist muhalefeti bile çürütme etkileri var. Şöyle: O kadar geriliyoruz ki, bir gıdım “ileriliğe” mecbur bırakılıyoruz. Kapitalizm, ölümü gösterip sıtmaya razı etmekte son derece mahir bir sistem… Sürdürülebilirliğini ve rıza hegemonyasını bu esnekliğiyle sağlayabiliyor. AKP gitsin de kim gelirse gelsin… Vahşi kapitalizm son bulsun da “kurallı kapitalizme” (konumuz itibarıyla “yeşil kapitalizme”) razıyız… Son derece güçlü ve ikna edici bir argümandır bu. Ama bir yanılsamadır. Neden?
“Vahşi kapitalizm” ve “vahşi olmayan kapitalizm” diye iki ayrı kapitalizm versiyonu yok. Kapitalizm, karşıtı güçlü olmadığı sürece her zaman vahşi bir sistemdir. Vahşi ve sınırsız sömürü, kapitalizmin temel güdüsüdür. Ancak köklü anti-kapitalist sınıf mücadelesi ile geriletilebilir, sınırlanabilir ve vahşiliği törpülenebilir. Kapitalizm tarihine baktığımızda bunu net olarak görebiliriz. Kapitalizmin en vahşi olduğu dönem, henüz burjuvazinin aristokrasiye karşı mücadele ettiği, yani -hatalı bir şekilde- “devrimci” olarak nitelendiği ve karşısında bir emekçi muhalefetinin şekillenmediği dönemdi. İlk sermaye birikiminin nasıl sağlandığı bilinir: Merkez üs Avrupa’da acımasız bir emek sömürüsüyle (16 saat çalışma, açlık sınırındaki ücret, inanılmaz bir çocuk ve kadın emeği sömürüsü), Avrupa dışındaki coğrafyaların yağma ve talanıyla (Amerikan yerlilerinin soykırıma uğratılması, köleciliğin hortlatılması, Asya’nın sömürgeleştirilmesi vb.)… Bu sınırsız vahşet, ancak emekçilerin ve ezilen halkların mücadelesi sonucu geriletilebilmiş ve giderek emek lehine bazı haklar kazanılabilmiştir. Yani kapitalizm, ancak anti-kapitalizm ile geriletilebilir, ondan “kural” dilenerek değil. Köklü anti-kapitalist muhalefet zayıfladığı an, kapitalizmin temel güdüsü yani vahşi yüzü hemen yeniden sırıtacaktır. Ne kadar eleştirsek ve yetersiz görsek de sosyalist bloğun bulunduğu yıllar ile bu bloğun yıkılmasıyla başlayan 30 yıllık neo-liberalizm dönemi emeğin hakları açısından karşılaştırıldığında ne demek istediğimiz anlaşılabilir.
İkinci bir nokta da şu: Kapitalizm, anti-kapitalizmi (daha doğrusu krizlerini), metalaştırabileceği yeni alanlar bularak ve yaratarak aşmaya ve yumuşatmaya çalışır. Bir alandaki vahşiliğinin mücadeleyle sınırlanmasının getirdiği gerilemeyi, vahşiliği yeni alanlara yayarak dengelemeyi hedefler. Bazıları bunu, “kapitalizm altında gelişme” olarak niteleme yanılsamasına düşebilirler. Bu olgunun tipik örneği “emperyalizm”dir. Burjuvazi, 19. yüzyılda Avrupa’da gelişen ve varlığını tehdit eden işçi hareketlerini, kapitalist sömürüyü dünya çapına yayarak ve elde ettiği büyük kârların küçük bir bölümünü işçi sınıfına bir sus payı olarak aktararak yumuşatabilmiştir. Günümüzde içinde bulunduğumuz küreselleşme süreci de bunun bir benzeridir.
Bu süreci bir örnekle anlatmaya çalışalım: Kanadalı maden şirketi Kaz Dağlarında yarattığı sınırsız doğa yıkımını kendi ülkesinde veya İsveç’te veya İngiltere’de yapabilir mi? O ülkelerdeki “kurallı” veya “yeşil” kapitalizm, bizim gibi ülkelerdeki kuralsızlığın, pervasızlığın, yıkımın ve talanın sonucudur. Denebilir ki, biz de kendi vatanımıza, doğamıza sahip çıkalım ve bu talana izin vermeyelim. Çok doğru. Ama bunun için ülkemizdeki çarpık ve bağımlı kapitalist sistemi yerle bir etmemiz gerekiyor; yani bu bir devrim meselesidir.
Tartışılması gereken üçüncü nokta da şu: Bütün dünya İngiltere, Kanada veya İsveç gibi olabilir mi? Yani kurallı ve yeşil denen kapitalizm tüm dünyada uygulanabilir mi? Hatta bu soruyu daha geriye çekelim: Tüm dünya kapitalist tarzda bir endüstrileşme yaşayabilir mi?
Böyle bir yola girildi. Dünya nüfusunun beşte birini barındıran bir ülke olan Çin’de son 30 yıl içinde son derece hızlandırılmış bir endüstri devrimi yaşandı. Çin, Batılı kapitalist ülkelerin birkaç yüzyılda yaşadığı süreci 30 yıla sığdırabildi. Diyelim ki, Asya’nın diğer bölgeleri (başta Hindistan olmak üzere Orta Asya, Pakistan, Afganistan, İran, Türkiye, Ortadoğu vb.), Afrika ve Latin Amerika da böyle bir sürece girdi… Nasıl bir dünyada yaşıyor oluruz? Dünya kaynakları böyle bir kapitalist endüstrileşmeyi (henüz “kurallılığa” ve “yeşilliğe” gelmedik) kaldırabilir mi? Bütün dünya toplumları, ortalama bir ABD’li, İngiltereli, Almanyalı oranında tüketebilir mi? Yaşam kaliteleri ve gelir düzeyleri o düzeyde olabilir mi? Kısacası bütün dünya Batılı tarzda kapitalist olabilir mi? Giderek kurallı ve yeşil bir kapitalizm tüm dünyada uygulanabilir mi?
Böylesi bir “eşitleme”nin tek bir yolu vardır: Kapitalizmi yeryüzünden silip atmak! Sömürüye, sınırsız kâra, dünya kaynaklarının ve emeğin yarattığı değerin tek ellerde toplanmasına dayalı sermaye düzenini tarihe gömmek! Yoksa ancak gaz maskeleriyle dolaşabileceğimiz, fanuslarda yaşayabileceğimiz, her hareketimizin otoriter yönetimler tarafından denetleneceği korkunç bir distopik dünyada yaşayacağız.
Kısacası “kurallı” ve “yeşil” bir kapitalizm tüm dünyada uygulanabilecek bir gelecek modeli değildir. Ancak sermaye sınıfının ortadan kaldırıldığı kurallı ve yeşil bir sosyalizm (henüz başka bir ad bulunmadığı için bu klasik tanımı kullanıyoruz) böyle bir “eşitleme”yi sağlayabilir. O da belki… Hâlâ zamanımız kaldıysa…