Ana sayfa 1. Sayı Gelecek kaygısını, gelecek umuduna dönüştürmek

Gelecek kaygısını, gelecek umuduna dönüştürmek

Parantez

104
PAYLAŞ

Bilim ve Gelecek, ülkemizin entelektüellerine, bilim ve düşün insanlarına, genç beyinlerine bir davet. Bu davetin bir yönü, var olan birikimimizi bir adım geri atmamacasına savunmaksa, diğer ve esas yönü de geleceğe dokunmaktır. Bu dergide olguları ortaya sereceğiz, sorulan saptayacağız ve yanıtlara ulaşmaya, doğruya biraz daha yakınlaşmaya çalışacağız. Bilim ve Gelecek, bir “manifesto”yla çıkmıyor; ama o manifestoyu oluşturmaya bir davettir. Çünkü o manifesto bir ihtiyaçtır.

Dergimizin adı Bilim ve Gelecek. Bu bir “Bilim” dergisi. Ama “Gelecek” sözcüğü önemlidir, eğer içi doldurulabilirse. Bu sözcüğün içini doldurabildiğimiz oranda, varlığımızın bir gerekçesi olacaktır.

En büyük harekete geçirici, gelecek umududur. Kitleler nezdinde somut, ulaşılabilir bir gelecek umudu yaratamayan hareketler, küçülmeye ve giderek yok olmaya mahkumdur. Bu, sadece toplumsal hareketler için değil, birey için de doğrudur. Anılarıyla, geçmişteki başarılarıyla yaşamaya başlamışsa insan, “bizim zamanımızda”lı cümleleri çoğalmışsa, mezara girmeye başlamış demektir. Geçmişi yad eyleyen, geçmişi özleyen, vurgularını ancak geçmişte bulabilen, haklılıklarını ancak geçmişteki doğrular ile kanıtlamaya çalışan hareketlerin de yaşadığı süreç budur.

Geçmişi olmayanın geleceği olamaz; doğru. Tarih bilincine vurgu yapar bu söz, köklere vurgu yapar. Ama sürekli göğe yükselen gövdesi ve dalları yoksa bir ağacın, o kök neye yarar? Kurumuş demektir. Tarih bilincimizi, yaşam sevincimizin motoru haline getiremiyorsak, tarih oluyoruz demektir. Tutucular, adları üzerinde, zamanı durdurmaya çalışırlar; onların deyimiyle beyhude bir çaba. Devrimciler ise zamanı hızlandırmaya çalışırlar, geleceğe hızla ulaşmaya çabalarlar; işte bu olanaklıdır. Çünkü zamanın oku geleceğe yöneliktir. Zaman akar ve herşey değişir; hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Herakleitos’un vurguladığı gibi bu değişimi yakalamalı ve Marx’ın söylediği gibi bu değişimi yönlendirebilmelidir insan.

Türkiye genç bir ülke. Yüzde 70’i 30 yaşın altındadır nüfusumuzun. Demek ki, yaşadığının en az 2-3 katı kadar yaşayacak zamanı olan insanlardan oluşuyor toplumumuz. Böyle bir toplum, ancak geleceği şekillendirme iddiası taşıyan bir proje ile coşku kazanabilir. Öyleyse yönümüzü zamanın yönü ile çakıştırmalıyız; bu birinci sorun. !kinci sorun ise bu projenin içeriğidir; onun için de varolan birikimimizle yeni filizlenen süreçleri analiz etmeye, bu süreçlerin alabileceği yönleri kestirmeye ve giderek bu süreçte etkin olabilmenin araçlarını belirlemeye çalışmalıyız.

***

Dergimizin çıkış yazısının “Geleceğe dokunmak” başlıklı bölümünde iki noktaya vurgu yaptık. Birincisi, varolan egemen sistemin dünyanın temel çelişmelerini çözme, insanlığın tamamına refah, özgürlük ve mutluluk getirme dinamizmini yitirdiği saptamasıdır. Yeni bir saptama değil tabii bu, ama son onyıllarda daha da belirginleşti.

Bugün herkes “küreselleşme”den söz ediyor. Peki, ezen ile ezilen birlikte nasıl küreselleşecek? Sömüren ile sömürülen birlikte nasıl küreselleşecek? Tok ile aç birlikte nasıl küreselleşecek? Dünyayı, 21. yüzyılda bile, kendi çıkarları uğruna kana ve ateşe boğan bir avuç tekelci sermaye sahibi ve onların temsilcileri ile “Savaşa Hayır!” diyen milyarlar birlikte nasıl küreselleşecek? Dünyanın bütün kaynaklarına, emekçilerin yarattığı bütün değerlere el koyan küçük bir azınlık ile büyük insanlık birlikte nasıl küreselleşecek?

Amerikan hâkim sınıflarının bu sorulara bir yanıtı var: Amerika’nın önderliğinde, karşı çıkanları bastırarak, ezerek, yok ederek kurulacak bir dünya imparatorluğu, Pax Americana. İşte kapitalist Batı uygarlık modelinin, geldiği noktada, insanlığa vaat edebildiği budur: Kopkoyu bir faşizm. Sıfır ihtimal! Eğer Homo sapiens sapiens yaşamına devam edecekse, sıfır ihtimal!

Günümüz dünyasında yaşanan en belirgin süreç, halinden memnun olmama eğiliminin hızla artıyor oluşudur. Sadece Türkiyeli, Iraklı, Asyalı, Afrikalı, Güney Amerikalı değil; çok küçük bir azınlık dışında Avrupalı ve Amerikalı da memnun değildir halinden, gelecek kaygısı duymaktadır. Bu, köklü bir dönüşümün arifesinde olduğumuzu gösterir. Ne zaman harekete geçer, nasıl olur, nerelerde odaklaşır, özneleri ve araçları nelerdir; bunların hepsi dergimizde de yoğunlaşacağımız önemli tartışma ve araştırma konuları. Ama bugünden kestirebileceğimiz bir nokta var ki, o da bu konuda hazır reçetelerin olmadığıdır. Çünkü aynı ırmakta iki kez yıkanılamaz. Yeni bir dalga, yeni ve daha kapsamlı manifestoları gerektirir.

***

Bu noktada, çıkış yazımızdaki ikinci vurguya geliyoruz: “Tarihte ilk kez, tüm insanların uyum içinde yaşayacağı bir dünya uygarlığı insanlığın ufku içine girdi. İnsanlık, çok daha gelişmiş ve kapsamlı bir düşünce sistemini oluşturmanın eşiğinde. Öyle muazzam bir toplumsal mücadele ve bilimsel gelişme birikimi var ki analiz etmeyi ve sonuçlar çıkarmayı bekleyen, bu birikim geleceği daha kapsamlı bir biçimde şekillendirmemizi sağlayabilir.”

İnsanlık bir yandan çok büyük başarılara da imza atıyor; yaşanan en belirgin süreçlerden biri de budur. Ateşi tanrıların elinden söküp almıştık, işte şimdi biyoteknolojinin sunduğu olanaklarla Tanrıların son kalesini de zapt ediyoruz: yaratma eylemini. Üreten insandan yaratan insana geçiyoruz. İnsanlık kendi doğasının da efendisi olma yolunda hızla ilerliyor. Genetik bilimindeki gelişmeler, tıbbı kökünden değiştiriyor. İnsanın kafatası içindeki simgeler dünyasının işleyişi de giderek görüş alanımıza giriyor. Belki yakında yepyeni bir alan doğacak: Nöroteknoloji. İletişim devrimi, dünyayı küçültüyor, bütün insanları toplu halde birbirine bağlamanın altyapısını hazırlıyor. Nanoteknoloji, atomlarla tespih tanesi gibi oynayacağımız günlerin yakın olduğunu müjdeliyor. Maddenin en gizli kalmış noktalarına insan eli değmeye başlıyor. Bir yandan da evrenin derinlikleri, milyonlarca ışık yılı öteleri insanın ufku içine giriyor; bu ufuklara doğru yolculuk artık hayal değil. Daha 500 yıl önce mıknatısta tanrısal bir güç olduğunu sanan insanoğlu, bugün Mars’taki bir aracı dünyadan düğmeye basıp yönlendirebiliyor. Sınırsız ve temiz enerji kaynakları, petrol ve silah tekellerinin hâkimiyeti olmasaydı, çoktan avucumuzda olmalıydı zaten.

Ne bütün bu gelişmeleri reddeden romantik ve ilkel bir sosyalizm anlayışı savunulmalıdır, ne de önlerinde secdeye gelip, bunların hakim sömürücü sistemin elinde büyük yıkım araçlarına dönüştürülmesi tehlikesini göz ardı eden bir tekno-sosyalizm anlayışı. Çok büyük tehlikeler de var insanlığın önünde, çok büyük fırsatlar da. Tehlike ve fırsat, “kriz” sözcüğünün tarifidir. İki sonucu olabilir bu çapta bir krizin: çöküş (=kıyamet) ya da devrim. Kıyamet tartışması bizim alanımıza girmiyor, öte dünyaya ait! Ama diğeri, tüm canlılığı ve tüm olabilirliği ile bu dünyanın sorunudur. Bugünden bildiğimiz tek şey, insanoğlunun, 6- 7 bin yıllık sınıflılığın getirdiği alışkanlık, davranış, düşünce ve değerleriyle önündeki bu sınavı başarıyla veremeyeceğidir. O halde söküp atacaktır bu alışkanlıkları ve bütün bu yüklerin günümüzdeki temsilcileri olan o sömürücü azınlığı. Devrim, insan iradesinden bağımsız nesnel bir olgu, bir toplum yasasıdır. İnsanlığın sınıflılık (uygarlık) döneminde çürümeye ve ölümlülüğe bulduğu çaredir devrim.

Tüm insanların uyum içinde yaşayacağı bir dünya iddiasındaki gelecek projesi, bütün bu süreçlerin ve gelişmelerin oluşturabileceği tehlikelerin nasıl bertaraf edileceğini ve nasıl birer büyük fırsata dönüştürüleceğini açıklamalıdır. Gelecek kaygısını, gelecek umuduna dönüştürebilmelidir.

Böyle bir proje ancak kolektif çabayla oluşturulabilir. Öyle çeşitlendi ve zenginleşti ki insanlığın bilgi birikimi, “büyük bireyler”in tek başlarına bütün bu birikime hâkim olmasına ve sentezlemesine olanak yoktur artık. Geleceğin Leonardo’ları, Newton’ları, Marx’ları, birer birey değil, kolektif ekipler olabilir ancak. Kişiye bağlı yapıların tökezlemesinin ve giderek çürümesinin bir nedeni de budur. Aslında böyle yapıların geleceğe ait dinamik olasılıklardan ürküp, geçmişin doğrularına sarılması da doğaldır, çünkü yapabilecekleri başka bir şey yoktur.

Bilim ve Gelecek, ülkemizin entelektüellerine, bilim ve düşün insanlarına, genç beyinlerine bir davet. Bu davetin bir yönü, var olan birikimimizi bir adım geri atmamacasına savunmaksa, diğer ve esas yönü de geleceğe dokunmaktır. Bunu ancak elbirliğiyle yapabileceğimizi biliyoruz. Elbirliğinin demokrasiyi gerektirdiğini de… Bu nedenle çıkış yazımızda “Hem son derece katı bir dergidir bu bilimsel bakış açısını savunmada, hem de son derece esnek bir dergidir yeni düşünceler ve ütopyalar oluşturmada” diye yazdık. Bu dergide olguları ortaya sereceğiz, soruları saptayacağız ve yanıtlara ulaşmaya, doğruya biraz daha yakınlaşmaya çalışacağız. Tartışmacı bir dergi olacaktır Bilim ve Gelecek.

Bilim ve Gelecek, bir “manifesto”yla çıkmıyor; çıkış yazımız böyle anlaşılmasın. Ama Bilim ve Gelecek, o manifestoyu oluşturmaya bir davettir. Çünkü o manifesto bir ihtiyaçtır.

Gelecek ay buluşmak üzere, dostlukla…