Ana sayfa 139. Sayı Atlasta dişi ayak izleri

Atlasta dişi ayak izleri

271
PAYLAŞ

Nalân Mahsereci

Avrupa’nın ortada (merkezde) olduğu ve diğer kıtalara oranlandığında gerçek boyutlarından çok daha büyük gösterildiği, coğrafya biliminin ciddi ideolojik çarpıtmalar içerebileceğinin aşikârı olan, dünya küresinin iki boyutlu düzlemde açılmış olarak temsil edildiği (klasik) bir atlas getirin gözünüzün önüne. Tam da, böyle ideolojik yüklerle nesnellik iddiası sakatlanmış bir 18. – 19. yüzyıl dünya atlasının uzak köşelerine ayak izlerini bırakma cesaretini gösteren kadınları ele alıyoruz bu dosyada.

İnsanoğulları gibi insankızları da, türlerinin on binlerce yılı bulan tarihi boyunca yolculuklara çıktı kuşkusuz. Yeryüzünde herhangi bir toprak parçasının gerçek anlamda keşfinden söz edeceksek, 160 bin yıl öncesine, türümüzün yeryüzündeki uzun yürüyüşüne Afrika’da başladığı zamanlara gitmek gerek. 10.000 yıl öncesine gelindiğinde, yeryüzünde insanın kadınlı erkekli ayak izi bırakmadığı kıta kalmamıştı.

Ama uygarlık tarihi boyunca, yağmalamak ya da ele geçirmek için düzenlenen seferler ve gelişen ticaretle birlikte adım adım artan dünya üzerindeki insan hareketliliğini, yakın çekimle yavaşlatarak seyretme imkânımız olsa, asıl olarak erkek yüzleri görürdük. Bu görüntü, 14. yüzyıldan itibaren Batı’nın dünyanın geri kalanını “keşfetmeye” girişmesiyle, sayıca artan, mesafece uzayan, nitelikçe değişen yolculuklarda da farklı olmayacaktı. Devam eden yüzyıllarda, uzak kültürlerin topraklarının altı-üstü yağmalanır, insanları köleleştirilir, sömürülür, canlarından edilirken ya da farklı coğrafyalardaki bitki ve hayvan topluluklarının, jeolojik yapıların; eski ve yaşamakta olan farklı kültürlerin bilgisine erişmek (sahip olmak) için bilimsel keşif gezileri düzenlenirken, atlas üzerinde esasta bir erkek trafiğiydi yaşanan. Zenginlikle ve bilgiyle gelecek gücü, iktidarı, “tarihsel olarak hak etmiş” cinsiyet çıkıyordu yolculuklara.

Kadınların toplumsal konumu Batı’da da kolay kolay değişmemiştir. Kadınlara biçilen asıl mekân “yuva”, asıl rol “annelikti”, toplumsal ve siyasi alanlar ya da işlevlerden uzak tutulmuşlardı. Fransız Devrimi ile yeşeren toplumsal ve cinsel eşitlikçi fikirlere rağmen, 19. yüzyılın ortalarına kadar kadınların üniversiteye gitmesi yasaktı, siyasi alana girme, oy kullanma hakkını Batılı ülkeler ve Amerika dahil, ancak 20. yüzyılda elde ettiler.

Bu dosyada ele aldığımız ve devam sayılarda da ele alacağımız kadınların yolculuklarının, ilkönce, cenderesine sokuldukları geleneksel mekân ve rollerden dışarıya bir adım atmakla başladığı görülecektir. Örneğin Jean Baret, Fransız Donanması İçtüzüğüne göre gemilerde kadınların bulunması yasakken, aylarca sürecek bir bilimsel keşif yolculuğuna dahil olmayı göze almıştır, tabii ki erkek kılığında. Aynı şekilde, Nellie Bly’a bakıldığında, gazetecilik yaşamının, çalışan kadınları aşağılayan ve yerinin yuvaları olduğunu söyleyen bir yazara tepkiyle başladığı, emekçi kadınların ağır çalışma koşulları ve düşük ücretlendirilmeleriyle ilgili mücadelelerle devam ettiği; yoksul bir aileden gelen bir kadın olarak, cinsel ve toplumsal olarak kendisini ezen düzene yaşamı boyunca meydan okuduğu görülecektir. Yolculuğu da bir meydan okumadır: Jules Verne’in 80 günde dünyayı dolaşan erkek kahramanı Phileas Fogg’un rekorunu kırmak istemiştir. Burada ele aldığımız ve ilerleyen sayılarda ele alacağımız her kadının hikâyesi, toplumsal cinsiyet kabullerine küçüklü büyüklü itirazlar içeriyor. Kendimize en uzak hissedeceğimiz örnek olan İsabella Bird bile, ömrünün büyük kısmında kendisini İngiltere’ye zincirleyecek evliliğe karşı, dünyayı ayaklarının altına serecek özgürlüğünü yeğlemiştir. Alexandra Tinné ya da İda Pfeiffer’in tutkun oldukları yolculukları finanse edebilmek için, diledikleri gibi harcayabilecekleri bağımsız bir bütçeye ulaşabilmeleri, ancak baba ya da kocalarının ölümüyle olmuştur.

Kadın gezginleri, erkek gezginlere göre nadir yaparak, bizim açımızdan hikâyelerini cinsiyet temelinde bir araya getirerek anlatmaya değer kılan, işte atlamaları gereken bu tarihsel ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği basamağıdır.

Kuşkusuz, Batı dünyayı ele geçirirken ve kültürünü küreselleştirirken çıkılan yolculuklarda kadın ağırlığı olabilseydi de, benzer şeyler yaşanırdı: Gelişen tüccar sınıfının daha fazla zenginlik güdüsüyle başlayan, ülkelerin sömürgeleştirme niyetleriyle devam eden bu yolculuklarda, gittikleri yerlere uygarlık ve “hizmet” taşıdıkları bilinciyle kendilerini haklılaştırarak ve üstün görerek, her türlü yağma, yıkım ve zorbalığı (genel anlamda) kadınlar da yapardı. Nitekim, bu dosyada ele aldığımız kadınların “Batılı” her türlü önyargıyı taşıdıkları, dünyanın geri kalanından üstün olduklarının içselleştirildiği bir bilinçle hareket ettikleri ve gerektiğinde ülkelerinin sömürgeleştirme faaliyetlerine destek oldukları da görülecektir. Bu kadınların arkalarında bıraktıkları, gezilerini anlattıkları eserler, bu açılardan tek tek incelenebilir ve tarihsel bağlamları içinde ve karşılaştırmalı olarak benzer birçok açıdan analiz edilebilir. Birkaç sayı devam edecek dosyamızı hazırlarken, karşımıza çıkan kadınların hikâyelerinden çok şey öğrendik ve keyifle çalıştık. Umarız sizler de, dosyanın akademik bir çalışma değil, popüler bir yayın olduğunu bilerek, keyifle okursunuz.

PAYLAŞ
Önceki makaleVicdan ve vicdan solculuğu
Sonraki makalePulsar çalışması, kütleçekim sabitinin evrensel olduğunu doğruladı
Nalân Mahsereci
İÜ Eczacılık Fakültesi mezunu. Eczacı ve popüler bilim yayıncısı. Başta "Bilim ve Ütopya" ve "Bilim ve Gelecek" dergileri olmak üzere, çok sayıda yazısı, söyleşisi, çevirisi yayımlandı. "Savaş Emek Kitabı - Gel Ey Seher" adlı biyografik bir nehir söyleşi kitabı ve "Hayal Hızı Çetesi İnsanın Atasını Arıyor" adlı bir çocuk kitabı bulunuyor.