Ana sayfa 139. Sayı Vicdan ve vicdan solculuğu

Vicdan ve vicdan solculuğu

371
PAYLAŞ

Gaffar Yakınca (Deli Gaffar)

Toplumsal katmanların belirleyeni olarak sınıfları değil de kimlikleri görmeye başladığınız anda siyaseti de kimliklerin mücadele alanı gibi algılarsınız. Böyle olunca öncelikle sizin de kendinizi (solcuları) bir kimlik derekesine indirmeniz, sonra da diğer kimliklerle ilişkinizi tanımlamanız gerekir. Bu ilişki nasıl tanımlanacak? Tabii ki vicdana dair bir dizi kavramla. Bunun doğal sonucu enerjisini düzeni değiştirmekten ziyade yardıma ihtiyacı olanlara dayanışmaya harcayan bir soldur.

Ortadoğu’da olup da kanamayan bir coğrafya yok gibidir. Bizim ki de öyle. Gün geçmez ki akıllara durgunluk veren, bu kadar olmaz dedirten bir başka zulümle karşılaşmayalım. Hal böyle olunca vicdan dedikleri kavram bizde Batı’dakinden daha güncel, daha güçlü oluyor. O kadar güncel ve güçlü ki kişisel bir nitelik olmaktan çıkıp politik alana bile girebiliyor… Aslında haksızlık etmeyelim, Batı’da da politik alana girdiği oluyor ancak bizde girmekle kalmıyor, geniş bir politik alanda belirleyici de oluyor.

Oysa vicdan, her şeyden önce genel anlamda bireye ilişkin bir kavramdır. Almanların “gewissen” dediği, İngilizcede ve Fransızcada “conscience” diye bilinen kavramın kaynağı dinseldir, inanca ilişkindir, pek çok kaynakta moral değerlerin temel kaynağı olarak işaret edilir. Çağdaş düşüncenin ve bilimin gelişmesiyle vicdan kavramı sadece dinsel değil, dindışı (seküler) ve psikolojik açılardan da tanımlanmaya, irdelenmeye başlamıştır. Aydınlanmanın Batı dünyasında yarattığı sarsıntı, Alman düşüncesini vicdan kavramını taşıdığı nokta ve sair konular belki daha kapsamlı bir yazının konusu olabilir.

Bizdeki en eski kavram Türk halk inancındaki “bulunç” kavramıdır. İnsanın kendi ahlak anlayışını ve davranışlarının buna uygunluğunu değerlendirmesini sağlayan içsel bir güç olarak tanımlanır. Bugün kullandığımız vicdan sözcüğü ise Arapça v-c-d kökünden gelir, “aranan bir şeyi bulmak” anlamındadır. Tasavvufta “kendinden geçme” anlamındaki vecd kavramı da aynı köktendir. İyiyi kötüden ayırt etmeyi, doğru yolu bulmayı sağlayan içsel gücü ifade eder, bu güç insanın yaşamı boyunca sahip olduğu iki önemli dahili yol göstericiden (rehberden) biridir. Diğer rehber akıldır. Harici yol göstericiler ise dinsel anlamda Kuran, peygamberin sünneti ve mezheplere göre değişsen hadis ve ayet yorumlarıdır.

Aydınlanma sonrası Batı düşüncesi büyük oranda seküler bir temele dayandığı için Batı’da vicdan dediğinizde farklı boyutları olan karmaşık bir kavramdan söz edildiği anlaşılır; kavram, din ve Tanrı bağlamına sınırlandırılmadan tartışılır. Bizde ise halkın çoğunluğu vicdanı dinsel inançla bir tutar, “Allah’tan korkmayan kuldan utanmaz” ya da “Allah’tan korkmayanın vicdanı olmaz” gibi sözler pek yaygındır. Öte yandan 1908 devrimi ve cumhuriyet aydınlanması sayesinde vicdanın dindışı bir anlamının olabileceği düşüncesi de özellikle aydınlar arasında yaygınlık kazanmış, solun güçlü olduğu dönemlerde hiç de azımsanamayacak büyüklükteki halk katmanlarını etkilemiştir. Laik eğitimin güçlü olduğu, kurumsallaştığı dönemler dindışı bir ahlakın kurgulanmasını gerektirmiş, bu alan büyük oranda cumhuriyet ideolojisinin argümanlarıyla ve -bu sayede- bir miktar da Marksist/materyalist yaklaşımlarla dolmuştur.

Açık ki bu bir mücadele başlığıdır. Aydınlanmacılar ya da solcular, dinsiz olan kişilerin de ahlaklı ve vicdanlı olabileceğini ispat etmeye, insanlara bu yönde cesaret vermeye çabalamaktadır. Ülkenin 19. yüzyıldaki durumunu göz önüne alacak olursanız hepi topu bir yüzyıllık kısa bir zamanda pek de başarısız olduklarını söyleyemeyiz. 12 Eylül faşizmi ile başlayıp AKP dönemiyle zirveye ulaşan dinci/postmodern saldırıya kadar Türk düşünce dünyası bu konu başlığında büyük oranda dindışı bir çerçeveye sahipti.

Bugün bile aydınlar arasında dinsel vicdan algısının çok yaygın olduğunu söyleyemeyiz. Ancak bu sefer daha başka bir sorunla, postmodern Batı düşüncesinin etkisiyle mücadele etmek gerekiyor. Diğer tüm kavramlara olduğu gibi vicdan kavramına da bilimsel olmaktan ziyade gözlemci ve “özgürlükçü” bir perspektifle yaklaşan bu düşünce yapısı Türkiye’nin düşünce iklimini ciddi anlamda sarmış durumda.

Sola musallat olan postmodern yaklaşım

Buradaki anahtar kavram çokkültürlülüktür. Sovyet sonrası Batı düşüncesinin en önemli ihraç malı budur. Göçmenlerin topluma entegre edilebilmesi, Avrupa Birliği gibi ulus-ötesi yapıların kurulabilmesi, dinlerin kardeşliği ya da medeniyetler ittifakı gibi projelerin yaşama geçirilebilmesi için gereken düşünsel katkının amiral gemisi çokkültürlülük kavramıdır. Yanında tolerans, empati, bir arada yaşama, hoşgörü gibi kavramlarla beraber gelir ve tüm bu kavram seti için bilimsel bir altyapıdan ziyade vicdani bir temel gözetir.

Bu düşüncenin geleneksel sol akımlarla yakınlaşması gayet kolay olmuştur. Çünkü barış yanlısı olma, ırkçılık karşıtlığı, göçmen hakları, üçüncü dünyaya yardım, ulus devleti aşma hedefi gibi bir dizi başlık zaten ortak bir alanı tarif etmektedir.

İşin talihsiz (belki de kasten tasarlanmış) yanı ise bu olgunun çıkışının tüm dünyada devrimci mücadelelerin geriye çekildiği, sosyalistlerin bir yenilgi psikolojisiyle deyim yerindeyse “pusulasız kaldığı” bir döneme rastlamasıdır. Dünya sol hareketinin atomize olduğu bu dönemde yaşamla bağını düzenle mücadele üzerine kurmuş olan devrimci birey ya da solcu düşünür hem pratik hem düşünsel anlamda savrulmalara daha açık hale gelmiştir. Sonuç, aslında daha çok bireysel vicdanın konusu olabilecek ve solcuların destek olmanın ötesinde ilişki kuramayacağı kimi başlıkların doğrudan sol mücadelenin belirleyenleri haline gelmesidir.

Bilimsel çalışmalarda ve özgün düşünce yaratımında zaten pek ileride olduğumuz söylenemez. Çevirilerle başlamış bir aydınlanma tarihimiz var. Öyle sanıyorum ki bizdeki siyasi ve toplumsal fikirlerin büyük çoğunluğu Batı’dan ithaldir. Dolayısı ile 12 Eylül sonrası Türkiye solu bu yeni yaklaşım biçimini çok çabuk kabul etti, kabul etmekle kalmadı o güne kadar ki tüm sorunlarının nedeni bu düşüncenin eksikliğiymişçesine buna sarıldı, bu yeni düşünce biçimini sadece günün siyasetini örmek için değil, aynı zamanda geçmişle hesaplaşmak için de kullandı.

Geçmişteki yenilgilerimizin temel sebebi dar kafalılığımızdı, toplumda işçilerden ve patronlardan başka kesimlerin olduğunu görmememizdi. Oysa şimdi farklılıklarımızla bir arada yaşayabilmek temel hedefimiz olabilirdi, oldu da. Oysa zaten “mecburen” bir arada yaşıyorduk ve bir arada yaşamanın koşullarını var eden de yok eden de bizim iradi tutumumuzdan başka bir şeydi.

Solculuğu kimlik derekesine indirmek

Heyhat, toplumsal katmanların belirleyeni olarak sınıfları değil de kimlikleri görmeye başladığınız anda siyaseti de kimliklerin mücadele alanı gibi algılarsınız. Böyle olunca öncelikle sizin de kendinizi (solcuları) bir kimlik derekesine indirmeniz, sonra da diğer kimliklerle ilişkinizi tanımlamanız gerekir. Bu ilişki nasıl tanımlanacak? Tabii ki vicdana dair bir dizi kavramla. Örneğin ezen-ezilen, mağdur-zalim, çevredeki-merkezdeki vb.. Bunun doğal sonucu enerjisini düzeni değiştirmekten ziyade yardıma ihtiyacı olanlara dayanışmaya harcayan bir soldur.

Dayanışma şüphesiz çok önemli bir kavramdır, ancak mücadelenin önüne geçtiğinde sizi toplumdaki herhangi bir inanç grubu ya da bir kulüp gibi tali bir unsur haline getirir. Çünkü en evvel kapitalizm var olduğu sürece adaletsizlikler hep var olacaktır, o zulümden bu zulme koşturup başka bir program kurmadığınız zaman belki iyi niyetiniz sayesinde takdir toplarsınız ama sonunda zulmün ortadan kalkması için aslında hiçbir şey yapmadan helak olduğunuzla kalırsınız.

Hele bir de içinde bulunduğunuz toplumda kimlik sorunlarından biri başat problem haline geldiyse o zaman tuttuğunuz yol bir tür siyasi intihara dönüşür. Örneğin Türkiye’de Kürt kimliği meselesi ciddi sorun haline gelmiştir. Siz tutup kapitalizm içinde bile çözülebilecek bir konuyu devrimciliğin/solculuğun temel bileşeni haline getirirseniz bir süre sonra devrimciliğinizi yitirirsiniz. Nitekim bizde böyle olmuştur, Türkiye solunun toplumsallaşamamasının önündeki en önemli engel kendi tutumudur. Neredeyse tüm ajandasını ve tavrını bir ulusal sorun üzerinden belirleyen sol nasıl büyüyebilir?

‘Vicdan solculuğu’ örnekleri

Vicdan solculuğu tamamen ithal bir kavramdır, bizde karşılığı yoktur demiyorum. Bir kere vicdan bu toprağa yabancı bir kavram değildir, ikincisi Batı’nın üçüncü dünyacılığına denk düşebilecek sol bir sivil toplumculuk akımımız vardır. Ancak bu yöndeki otuz yıllık gelişim çizgisi sonuçta bize Batı’dakine çok benzeyen ve argümanlarını da daha çok oradan alan bir “vicdan solculuğu” akımı armağan etti.

Özür dilemek ve “vicdanlı” bir insan olmak, evet belki iki toplum arasında dostluğun gelişmesine hizmet edebilir ama bu tip olayların yaşanmamasını garanti etmez, edemez.

Bugün hemen her konu başlığında bu akımın etkisini görüyoruz. Bu yıl yaşadığımız en dramatik örnek 1915 olayları nedeniyle başlatılan “özür diliyorum” kampanyasıydı. Başını yetmez ama evetçilerin ve liberallerin çektiği Türk ve Kürt aydınları 1915’te yaşananlar için mağdurlardan, onların yakınlarından ve Ermeni toplumundan özür diliyorlardı. Allahtan Ermeni toplumu ve solcu Ermeni örgütleri bu işe pek iltifat etmedi de kampanya pek fazla büyümeden kendi kendine sönümlendi. Tabi bunda AKP’nin artık bu kesimlere ihtiyacının kalmamış olmasının da bir etkisi var, merkez medya bu arkadaşları eskisi kadar cilalayıp parlatmadı.

Kendine solcu diyenlerin çözüm diye bula bula koskoca bir toplumun kendini lanetlemesini bulmuş olması başlı başına bir histerik bir durumdur ve zaten toplumda da hiçbir özel/genel karşılığı bulunmamaktadır. Bunu bir yana bırakalım, olayı güya iyilik yapmaya çalıştıkları Ermeniler açısından ele aldığımızda da tam tersi bir sonuçla karşılaşırız. Sizin bireysel olarak özür dilemeniz hiçbir anlam ifade etmemektedir, hiçbir temsil ehliyeti olmayan birkaç kişinin dizlerini dövmesi ne bu cürümün sonuçlarını hafifletir ne de gerçeğin aydınlatılmasına hizmet eder. Aksine, “ben özür diledim bu iş kapandı” noktasına varmak için bir yol taşı olabilir.

Hangi sıfatla kimden özür diliyorsunuz? 1915’te yaşananlar bir bireysel (ya da tarihsel) özür sorunu mudur yoksa kapitalist devlet mekanizmasıyla halklar, kültürler arasındaki ilişkiye dair bir sorun mu? Emperyalizm, milliyetçilik, imparatorluklar arası çıkar çatışmaları, Türk, Kürt ve Ermeni toplumlarının seçkinleri bu işin neresindedir? Ermenilere ait hangi mallar hangi biçimde el değiştirmiş, bu işin servet birikimine ne gibi bir etkisi olmuştur? Bugünün dünyasında tarafların durumu nedir? Hangi iddia hangi sonuca hizmet eder ve en önemlisi gelecekte bunların olmaması için ne yapmak gerekir?

Özür dilemeniz ve “vicdanlı” bir insan olmanız, evet belki iki toplum arasında dostluğun gelişmesine hizmet edebilir ama bu tip olayların yaşanmamasını garanti etmez, edemez. Çünkü olay sizin dedenizin bireysel cürümü değildir, tüm yukarıda saydıklarımla ilişkilidir. Bunu görebilmek için de sadece vicdan gibi müphem bir kavramın değil, aklın, bilimin ışığıyla da bakmanız gerekir.

Aynı toplumsal koşullar bir kez daha oluştuğunda benzer olaylar bir kez daha yaşanır. Tarihteki boğazlaşmalar, kırımlar saymakla bitmez. Ancak bunun nedenini bir ulusun kötü karakterinde ya da bireylerin vicdansızlığında aramak parmak ayı gösterirken parmağa bakmak gibi bir şeydir.

Benzer bir örnek liberal solcuların çok büyük bir icatmış gibi dillerine doladıkları hakikat komisyonlarıdır. Kürt sorununda savaş döneminin yaralarının onarılması ve toplumsal barışın yaratılması için bu yöntem önerilmektedir. Evet, işkencecinizi affedebilmeniz toplumsal barışın sağlanmasına olumlu bir katkı koyar ama işkencenin kendisinin bir cürüm olarak varlığını tartışmadan, yaptırımlarını oluşturmadan, koşullarıyla savaşmadan onu yok edemezsiniz. Bir yolunu bulup yeniden hortlaması an meselesidir. Örneği Güney Afrika’dır. Hakikat ve yüzleşme komisyonları sadece beyazların daha beyazlatılmasına yaramıştır. Yanlış anlaşılmasın, yöntemin kendisi kötü değildir, sadece tek başına adaleti getirebilecek bir yöntem değildir. Bir yandan hakikat komisyonları kuran Güney Afrika diğer yandan kapitalist modelde ısrar etmiş, sonuç hakikatleri bilen ama aynı sefalete, aynı açlığa mahkûm olan milyonlar olmuştur. Demek ki bu iş solcu bir programın ancak parçalarından biri olabilir, kendisi değil.

Bu verdiğim örnekler işin daha çok siyasi boyutuyla ilgili. Bundan daha önemlisi vicdan kendinden menkul bir şey değildir. İdealistlerin iddia ettiği gibi içimize tanrı ya da başka bir güç tarafından üflenmez, maddi koşullarımızın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Zenginlerle yoksulların, doğulularla batılıların, eşitlikçi bir toplumda büyüyenlerle büyümeyenlerin ahlak anlayışları ve vicdanları da farklı biçimlerde şekillenir. Dolayısıyla toplumsal sorunların çözümünü ortak bir vicdani kanaatin oluşmasına havale etmek hem çok uzun hem de çok riskli bir yöntemdir. Medyanın ve onu elinde tutan sermayenin her şeyi maniple ettiği bir çağda vicdani kanaatlerin bağımsız bir biçimde gelişeceğini düşünmek saflık olur.

Solcuların birinci amacı daha adil, daha eşit bir dünya yaratmaktır. Bilimin ve materyalist aklın rehberliğinin ikinci plana düştüğü her yöntem bu amaç için risk oluşturur. Hele bir de yöntemsel bir tercih olmaktan çıkıp böyle siyaset yapma, düşünce üretme biçimi haline geliyorsa o zaman tam tersi bir amaca hizmet etmeye başlar. Solculuk ve devrimcilik yapıyorum zannederken aslında farkında olmadan karşı tarafın çıkarlarına, sermayeye ve emperyalizme hizmet etmiş olursunuz.