Ana sayfa 47. Sayı ‘İkili Sarmal’dan ‘Üçlü Sarmal’a…

‘İkili Sarmal’dan ‘Üçlü Sarmal’a…

Yayın Dünyası (Nalân Mahsereci)

186
PAYLAŞ
Üçlü Sarmal
“Üçlü Sarmal: Gen, Organizma ve Çevre”, çağımızın öncü ve belki de yaşayan en büyük evrimsel genetikçisi Richard Lewontin’in şaşırtıcı ölçüde derin bilgisi ve muhakeme gücünü gösteren klasikleşecek bir kitap. Ancak çok daha temel nitelikteki bir diğer yönüyle ise, indirgemeci, gerçekliğin yerini almış, metaforlara dayanan bir canlı organizma anlayışının yarattığı biyolojik sorunların ve bu anlayışa karşı geliştirilen sağlam bir metodolojinin net ve çarpıcı biçimde ortaya konulduğu bir “akıl fikir” anıtı.

Ergi Deniz Özsoy

“Üçlü Sarmal: Gen, Organizma ve Çevre”, çağımızın öncü ve belki de yaşayan en bü­yük evrimsel genetikçisi Richard Lewontin’in şa­şırtıcı ölçüde derin bilgisi ve muhakeme gücünü gösteren klasikleşecek bir kitap. Ancak çok daha temel nitelikteki bir diğer yönüyle ise, indirgemeci, gerçekliğin yerini almış, metaforlara dayanan bir canlı organizma anlayışının yarattığı biyolojik sorunların ve bu anlayışa karşı geliştirilen sağlam bir metodolojinin net ve çarpıcı biçimde orta­ya konulduğu bir “akıl fikir” anıtı.

Birbirine karşıt yöntemlerin ve dünya görüşleri­nin ifade ediliş biçimlerinin yaygın bilimsel tartışmaların özel yapılarına ilişkin ipuçları sağlaması, bildik bir durumdur. İşte, tam bu noktada, Richard Lewontin’in Üçlü Sarmal’ı yüzyılın bilimi sayılan genetik ve evrimsel biyoloji açısından kusursuz bir örnek olarak karşımıza çıkmakta. Üçlü sarmal ne demek? Bu ifadenin, zaman zaman karşılaştığımız ve genetiğe ilişkin algının bir tür mistisizm ile bulandığı “on iki vb. sarmallı” esrarengiz süper DNA hikâyesi ile bir ilgisi var mı acaba? Bu açıdan, gü­venle diyebiliriz ki, kesinlikle hayır. Ancak, biliyo­ruz ki, DNA birbirine moleküler açıdan zıt ko­numlanmış iki iplikçiğin birliği şeklinde, 1953’ten bu yana bir çifte sarmal olarak kitaplarda ve zihni­mizde. Peki moleküler açıdan doğruluğu kuşku gö­türmez bu tanımın elinizde tuttuğunuz kitap ile na­sıl bir kavramsal ve içerik ilişkisi bulunuyor? As­lında böyle bir ilişkiyi Üçlü Sarmal’ın “Gen, Orga­nizma ve Çevre” şeklindeki alt başlığından çıkar­mak hayli mümkün. Bunun için, öncelikle molekü­ler bir tanımlama olması gereken, ancak insandaki toplam miktarının geçtiğimiz on yılın başında “Kutsal Kâse” ile örneksenmesi absürdlüğüne dek uzandığı Watson ve Crick (hatta fazlasıyla Rosalind Franklin) DNA modelinin düşünce tarihine bir bakmamız sanırım yeterli olurdu. Görürdük ki, hücresel ve karmaşık biyokimyasal bağlamından koparılmakla kalmayıp, bütün bir organizmanın çevresel tarihinden de soyutlanmış çırılçıplak ama kudreti yüksek bir molekül, DNA var karşımızda. Başka bir deyişle, “kendini yapan (kopyalayıp ço­ğaltan)”, işlemeye hazır proteinler meydana geti­ren, hücrenin varlık nedeninin gizi olmakla kalma­yıp, bütün bir birey olarak taşıyıcısı olmakla bizi kuklası haline getiren bir süper molekül; yani “ben­cil gen”. İşte Lewontin’in Üçlü Sarmal’ındaki olgu ve kavramlaştırmaların keskin biçimde ayrıldığı yerler tam da buralar. Böylece, Gen, Organizma ve Çevre altbaşlığını; salt, doğru bir moleküler gen ta­nımı ile başlayıp, genin etkileştiği bağlamı, yani or­ganizmaların içinden geçtikleri çevrelerini ve so­nunda bütün bir organizma haline gelirken ve öyle devam ederken aldıkları genetik ve evrimsel du­rumları tanımlayan, genetik indirgemeciliğe karşıt bir önerme olarak algılamak gerekir kanımızca. Aslında kitabın bölümleri, bölümlerin kuramsal çerçevesi ve zenginleştirildiği örnekler yeteri kadar açıklayıcı ve doğaldır ki, sözü fazla uzatmaya da gerek bırakmıyor.

Üçlü Sarmal’ın birinci bölümü “Gen ve Organiz­ma” adını taşıyor. Bu bölümde Lewontin, karmaşık bir bütün olan organizmanın oluşturulduğu bağla­mın -yani organizmanın tüm biyolojisinin sunduğu evrimsel geçmişe dayalı gelişiminin- merkezine salt genlerden (daha doğrusu DNA’dan) ibaret bir “program” koyan görüşün tarihi izlerini sürüyor. Ardından bu görüşün yöntembilimsel eleştirisini yapıyor. Burada, aslında tek başına moleküler açı­dan son derece edilgin bir molekül olan DNA’ya yapılan işlevsel yakıştırma ve sıfatlar karşımıza çı­kıyor; organizmanın gelişim biyolojisinin, adeta, tüm bağlantısızlığıyla genlerindeki bilginin açılıp okunmasından ibaret olduğu iddiası ile karşılaşıyo­ruz. Lewontin burada, böyle bir “açılıp kendini gösteren” genler modelinin 17. yüzyılda öne sürü­len preformasyonizme olan çarpıcı benzerliğini or­taya koyuyor. Preformasyonizm, insan sperması içinde tam olarak oluşmuş minyatür bir insan bu­lunduğunu ve gelişim boyunca bu minyatürün bü­yüyerek sonuçta doğan yavruyu meydana getirdi­ğini iddia etmekteydi. Goethe’nin Faust’unda, sim­ya ürünü bir yaratmayı simgeleyen bu minik ancak tamamlanmış insancık, günümüzün moleküler bi­yolojisine hâkim, organizmayı organizma yapan tüm yapı ve işlevlerin genlerde önceden var olduğu yönündeki anlayışın zihinsel temelini oluşturmak­ta. Lewontin, daha da derine inerek, bu önceden var olmuşluk algısının bildik Platonik idea kavramı ile olan türdeşliğine de dikkati çekmekte. Elbette, önceden var olan ve yönergeleri üzerinden organizmanın yapıldığı bir tip (sabit bir gelişimsel gene­tik program) ölçüsünde biyolojinin sorunsalı genel ve sabit bir çerçeve dahilinde çalışmak olmaktadır. Bu son durum, aslında, gelişim biyolojisi çalışırken, yalnızca tek tip (genetik homojenliği sağlanmış model laboratuvar canlıları) organizma seçilmesini de açıklamaktadır. Bununla birlikte, Darwin’in bi­yolojiye kattığı devrim niteliğindeki, kalıtılabilen canlı değişkenliği ve bu değişkenlikle sıkı ilişkili doğal seçilim kavramları, gelişim biyolojisinin çalışma biçimini son 15 yıldır büyük ölçüde etkile­miştir. Evrimsel gelişim biyolojisi adı verilen bu ça­lışma alanı, gelişim biyolojisine ilişkin pek çok so­runu, klasik moleküler genetik yaklaşımlardan çok daha doğru biçimde ele alıyor gözükmektedir.(1) Richard Lewontin’in birinci bölümde açık biçimde gösterdiği bir başka durum, soyut varlıklar olarak genleri tanımlamanın bizi nesnel bilimden çok ide­olojik icatlara yaklaştırdığı. Lewontin, Clausen ve ark. tarafından yapılan ve genetik kitaplarında çoktandır klasikleşmiş bir örnek olarak karşımıza çıkan deneyleri yalınlıkla aktarıyor bize. Bu deney­lerin de gösterdiği gibi, etkileri açısından değişmez-sabit genotipler yoktur ve genotiplerin ifade bulması ile içinden geçtikleri çevre arasında sıkı bir ilişki bulunur. “Reaksiyon normu” kavramı ile tanımlanan bu gerçeklik IQ şeklinde ifade edilen ze­kâ tanımını da boşa çıkarır. Kaldı ki, modern gen tanımı son yıllardaki modern genetik analizlerin ortaya koyduğu ölçüde oldukça değişmiş (2), bir ge­nin doğrudan ifadesi olarak algılanan fenotip (baş­ka deyişle genin ürünü) kavramı geçerliğini yitir­miştir (3).

Üçlü Sarmal’m ikinci bölümü, evrimsel biyoloji­nin avam kavranışına uzun süre hâkim olmuş, “organizma ve onun içine doğduğu çevre” tümcesinde ifade edebileceğimiz metafizik uyarlanma (adap­tasyon) algısını eleştiriyor. Bu -artık demode olmuş olan- kavranışa göre, tamamen içsel kuvvetlerin (genlerin) ürünü olarak ortaya çıkan organizmalar hayatta kalmaları ve soylarının devamı bakımların­dan kendilerine sorunlar yaratan, kendi etkinlikle­rinden bağımsız fiziki çevrelere doğarlar. Bu so­runlara karşı en iyi yanıtı verenler hayatta kalıp soylarını devam ettirirken, sorunlar karşısında ba­şarısız kalanlar elenir, yok olurlar. Avam adaptas­yon kavranışını örnekleyen bu tutum evrimsel bi­yolojinin doğal seçilim algısına uzun bir dönem ba­şat olmuştur. İronik olan ise, böyle bir adaptasyon kavramının, 18. yüzyılda canlı çeşitliliğini açıklama biçimi olarak ortaya çıkan “tasarımdan yola çıka­rak anlamlandırma” ile arasındaki keskin benzer­liktir; tasarım argümanı dünya sahnesinde, tıpkı ki­lidin anahtara uyması gibi, her canlının kendine öz­gü tam bir işlevi yerine getirmek üzere yaratıldığı şeklindeki Hıristiyan kabulüne dayanır. Tarihsellik iddiasındaki evrimsel biyolojinin temel kavramları­na zıttır ve karşımıza bugün “bilinçli tasarım” adıy­la çıkan gericiliğin de temelinde yatar. Bununla bir­likte, bu ideolojik adaptasyon kavramının, Lewontin’in gösterdiği gibi, yerini “inşacı” bir adaptasyon modeline bıraktığı görülmektedir. Bu inşacı model­de, organizma kendi etkinliklerinden bağımsız eko­lojik “niş”lere yerleşmek üzere dünyaya gelmez, tam tersine, içinde bulunduğu çevre kendi ürünü­dür ve özellikleri bizzat organizmanın etkinlikleri ile yeniden düzenlenir ya da yaratılır. Son dönem kuramsal çalışmaların ortaya koyduğu ekolojik modeller, inşacı organizma yaklaşımının organizma adaptasyonuna ilişkin gerçekliğin son derece doğ­ru bir tanımını yapabildiğini göstermektedir (4).

Üçüncü bölümde Lewontin, doğal bilimlerin en önemli yöntembilimsel sorunlarından birini, bir bütünü -yani burada organizmayı- onu oluşturan parçaların bir birliği olarak gören ve her parçaya bütünden bağımsız işlevler yükleyen indirgemeci bakışı irdeliyor. Bu indirgemeciliğin fizik biliminden biyolojiye aktarıldığını vurgulayan Lewontin, Descartes’ın Metot Üzerine Konuşması ile başla­yan indirgemeci bakışın, sağladığı analitik kolaylı­ğa ve tarihi ilerlemeye karşın, biyolojik bir varlık olarak organizmanın pek çok özelliğini anlama yol­larını tıkayabileceğini bize gösteriyor.

Üçlü Sarmal ‘in son bölümü biyolojiyi çalışma biçimlerine ayrılmış. Lewontin burada, genetik ve evrimsel biyolojideki son derece derin bilgisinin ışı­ğında, katastrofi (felaket), kaos teorisi ve karmaşıklık analizi gibi radikal ve çok yeni perspektifle­rin biyolojiye uygulanma çabalarını kritik ediyor. Ardından, organizmanın içsel heterojenliğinin or­taya koyduğu sorunlar çerçevesinde biyolojik ne­denselliğin kapsamlı tartışması geliyor ve görüyo­ruz ki, radikal yöntemlere doğrudan ihtiyaç duy­maksızın, biyolojinin temel sorunsalları mevcut bil­ginin daha doğru bir ele alınışıyla çözüm yollarına getirilebiliyor.

Üçlü Sarmal: Gen, Organizma ve Çevre, bir yö­nüyle, çağımızın öncü ve belki de yaşayan en bü­yük evrimsel genetikçisi Richard Lewontin’in şa­şırtıcı ölçüde derin bilgisi ve muhakeme gücünü gösteren klasikleşecek bir kitap. Ancak çok daha temel nitelikteki bir diğer yönüyle ise, indirgemeci, gerçekliğin yerini almış, metaforlara dayanan bir canlı organizma anlayışının yarattığı biyolojik sorunların ve bu anlayışa karşı geliştirilen sağlam bir metodolojinin net ve çarpıcı biçimde orta­ya konulduğu bir “akıl fikir” anıtı.

(Richard Lewontin, “Üçlü Sarmal: Gen, Organizma ve Çevre”, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Çev.: Ergi Deniz Özsoy, 1. Basım, Eylül 2007. Bu yazı çevirmen Ergi Deniz Özsoy’un kitaba yazdığı Önsöz’den alınmıştır.)

 

DİPNOTLAR

1)  S. B. Caroll, J. K. Greiner, S. D. Weatherbee. From DNA to Diver-sity. Nlolecular Genetics and the Evoîution ofAnimaî Design. Black-well Publishing, 2005.

2)  “Changtag imagea of the gene,” George P. Redei, Csaba Koncz, Ja-ne D. Philips. Advances in Genetics 56: 53-100 (2006).

3) T. F. C. Mackay. “The genetic architecture of quantitative traits,” Annu. Rev. Genet. 35: 303-339 (2001). Stephanie M. Rollmann, Mic-hael M. Magwire, Theodore J. Morgan, Ergi D. özsoy, Akihiko Ya-mamoto, Trudy F. C. Mackay, Robert R. H. Anholt. “Pleiotropic fit-ness effects of the Trel/Gr5a region in Drosophila,” Nature Genetics 38: 824-829 (2006).

4) F. J. Odling-Smee, K. N. Laland, M. Feldman. Niche Construction. The Negîected Process in Evolution. Monographs in Population Bio-logy 37, Princeton University Press, 2003.