Ana sayfa 138. Sayı Emperyalistleşme, ırkçılık ve savaş – Almanya örneği –

Emperyalistleşme, ırkçılık ve savaş – Almanya örneği –

770
PAYLAŞ

Alp Hamuroğlu

Bir kapitalist ülkenin emperyalistleşmesi, aynı zamanda gericileşmesiyle birlikte ve eşzamanlı olur. Çünkü emperyalizm, ilhak eğilimi demektir, çünkü ilhak eğilimi saldırganlık demektir, çünkü saldırganlık, gericileşmeyle mümkündür, emperyalist gericileşme mutlaka ırkçılıktır. Emperyalizm ırkçılıkla birliktedir, iç içedir. Emperyalist olup ırkçı olmamak mümkün değildir. Ancak emperyalist Almanya’nın ırkçılıkla kucaklaşması, diğer emperyalistlerin ırkçılaşmasından öncedir, çünkü Almanya daha ulusallaşırken, Fransa’ya karşı “bağımsızlık savaşı” verirken ve henüz emperyalist değilken ırkçılığa bulaşmıştır. Alman yurtseverliği ırkçılıkla birlikte ortaya çıkmıştır.

“Cermen deliliği madde uğruna insanı
bıraktı ve işte böylece bir sabah yumuşak
şövalyelerimiz ve demir kahramanlarımız
yurtsever olarak uyandılar.”

Karl Marx

“Almanlar, özgürlüğü hiç tatmamış çocuklar gibidirler.”

Rosa Luxemburg

ALMANYA NASIL EMPERYALİST OLDU?

19. yüzyılda Almanya’daki siyasal gelişmeler, aynı zamanda, Alman düşün hayatındaki çeşitli olumsuz özelliklerle birleşti ve başka bazı olumsuz yeniliklerin ortaya çıkmasına yol açtı.[1] “Zor”u yücelten siyasal ortam, felsefede, hukukta, siyasal ortamda koşut anlayışları ortaya çıkardı. Fransa’daki “Eski Rejim savunucuları”ndan etkilenen Historischen Rechtsschule (“Tarihsel Okul” / “Tarihçi Okul”) adlı hukuk akımı[2] gericiliğin kökleşmesine hizmet etti. Toplum-devlet ilişkisindeki sorunları ele alma eğilimleri zayıfladı, Hıristiyanlıkla ilgili sorgulamalardan kaçınılmaya çalışıldı, hümanist düşünceler değer kaybetti. Bu alanlarda Almanya’nın düşünsel hayatına katkıda bulunan ilerici aydınlar ve sanatçılar önemsizleşti ve gözden düştü. Örneğin, Fransız Devriminden yana tutumu ile sivrilen ve “Alman Felsefesi”nin üç ayağından biri olan Hegel’den ve aydın sorumluluğunun bir simgesi sayılacak kadar cesur Wieland’dan söz edilmez oldu. “Birlik”, güçlenme ve yayılma, bu üç şey, edebiyatta değişik tarzıyla bir Alman icadı olan 18. yüzyıl romantizminde[3] kendine düşünsel bir zemin buldu. Bu akımı en fazla etkileyen filozoflar ve aydınlar olarak Fichte[4], Schlegel kardeşler[5] ve Schelling’in[6] açılışını yaptıkları “duygusal akılcılık”, “ben”cilik, “öznellik” ve kişisellik, boşlukları dolduran roller oynadı. Goethe ve Schiller’in klasik ve evrenselci eğilimleri Alman ulusalcılığının ortaya çıkmasına engel gibi görüldüğü için, bu özelliklerden kurtulmak isteyen gruplar, kendilerine uygun buldukları “Almanya’ya özgü romantizm”e sarıldılar. Goethe’nin, Egmond’un kişiliğinde zorladığı özgürlük tutkusu ve kahramanlık[7] yeterli görülmüyordu. Faust’tan (1806) sonra yazdığı Batı-Doğu Divanı (1819) yüzünden Goethe “Müslüman olmuş dinsiz” olarak suçlandı. Goethe’nin kötülenmesi için bahaneler aranıyordu. Goethe ise, romantiklerin devrimin özgürlük çağrılarına karşı çıkacakları konusunda kaygılar taşımaktaydı. Haklıydı.

Schiller’in Wallerstein ve Maria Stuart tiplemeleri anlamlı bulunmuyordu.[8] Shakespeare yüceltiliyordu ama Heine’ye göre bu “Schiller’i alçaltmak için” yapılıyordu.

Descartes’in cogito ergo sum’u Almanya’da geçerli değildi.

Akıntıya kapılıp sürüklenip sonradan kendine gelenler de oldu, örneğin, Heine, 1815’te 18 yaşında Almanlıkla yanıp tutuşmuşken, 1819’da ayağı suya ermiş, cereyana mesafe koymuştu. “Atalarının dünyasını merak etmeyen, eski Almancayı öğrenmek istemeyen” akranlarından şikâyet etmiş genç Heine için, geçmiş, gelenek, kutsallık, ahlakçılık anlamsızlaşacak, Schlegel’in, Arndt’ın[9] derslerini ve yazdıklarını kaçırmamacasına izleyen Heine bir süre sonra onları, yazdıklarında alay konusu yapacaktır.

“Tanrısal” Cermenler ve amigoları

“İnsan üstün varlık olduğuna göre Almanlara en mükemmel insan diyebiliriz; çünkü bir Alman bütün ülkelerin insanlarının bütün karakteristik özelliklerini, becerilerini ve erdemlerini kendinde birleştiriyor.”

 Bogumil Goltz

Cermenler “ilk halk”tı, “yaratıcı deha” ve “düş gücü” her şeydi. Bir halkın ruhunun efsanelerle gelişeceği teorisinin sahibi Herder[10], dönemin bütün romantik yazarlarını etkiledi. Heinrich von Kleist[11], Arndt gibi yazarlar etkilenenlerin en önemlileriydi. Novalis[12], tutucu romantizmi biçimlendirdi. Orta Çağın idealize edilmesi başladı. “Die Christenheit oder Europa” başlıklı yazısıyla Novalis, romantizmin muhafazakâr programını biçimlendirirken Almanları da yeni bir yol aramaya zorluyordu.

Tarihlerini keşfetmenin mutluluğu ve sarhoşluğu, tarihi, ideolojinin vurucu bir silahına dönüştürdü. Marx’ın, ideolojilerin sınıf temeli olduğunu açıklamasının yarattığı şaşkınlık ve uzlaşmazlık, işin büyüsünü bozacak, mutluluk ve sarhoşluğu öfke ve fanatizme çevirecekti. Vaktiyle hükümdarlara itaatin ve sadakatin, devlete hizmetin ve bağlılığın en önemli erdemler arasında olduğunu yazmış Avusturyalı Grillparzer, dönemin tarihçilik anlayışına eleştirel yaklaştığında sansüre uğrayacaktı.[13]

Ünlü Alman şair Heinrich Heine, 1815’te 18 yaşında Almanlıkla yanıp tutuşmuşken, 1819’da cereyana mesafe koymuştu.

Alman üniversitelerinde öğrenim yaptığı yedi yılın üç yılından Heine, “Roma hukuku, hukuk tutuculuğu [ve] hayata aykırı bilimcilik”ten nefret ettiğini söyleyerek söz edecektir. Çünkü üç yılını “harcadığı” hukuk, “mülkiyetin ve egemenlerin hizmetindeki despotizmin, haksızlığın devlet tarafından haklı çıkarılma bilimi” idi. Bu düşüncelerinin karşılığı ise Almanya’da yaşayamamak olacaktır.

Klasisizmi reddetmeye çalışan, aydınlanmayı başka ve ters bir şekilde ele alan bütün bu felsefi ve sanatsal akımlar örtülü dinsellikler içinde antimateryalist, idealist ve hayalciydiler.[14]

“Barbar dönemler” bile ulusal kimlik yolunun döşenmesinde işe yarayacaktı. Bu dönemde Gotik’in yüceltilmesi, bir arayış ve kapılanmanın sonucuydu. Gotik’in anlam olarak bir ihtiyacı karşılıyor gibi olması yanında, sözcüğün bir Cermen kavminden geliyor olması, bilimadamlarının, onun “Alman malı” olduğunu iddia etmelerinin dayanağı olur. Aslında Gotik, “en fazla uluslararasılaşmış tarzlardan biridir” ama Alman dışı Avrupalılık için (sanat tarihçisi John Ruskin’in sözleriyle) “vahşilik”ken, Almanlar için övünülecek bir sahiplenme öznesidir.[15]

Goethe’nin, 1788’de yazdığı Egmond’un kahramanı, bir dönemler Strazburg Katedrali örneğinde Gotik’i kutsaması[16] (ki sonradan bundan vazgeçmişti) öne çıkarılıp istismar edildi.

Bunlardın hepsi, sonradan ipin ucunun kaçacağını bilemeden, bir ihtiyacı karşılıyorlardı – ulusal uyanışı güçlendirmek ve hızlandırmak, birliği beslemek.

Sanat dünyasında bu cereyan geniş çevreleri etkisine aldı. Carl Maria von Weber (1797-1826), “Alman” operası yaratmanın peşinde konu olarak efsaneleri, melodi olarak halk şarkılarını değerlendirmeye çalışıyordu. Dönemin büyük Alman bestecisi Johannes Brahms (1833-1897), politikayı politikacılara bırakan, “ulusun öğretmeni” olmayı pek düşünmeyen anlayışlarına ve hiçbir kötü niyeti bulunmamasına rağmen, Birliğe, Bismarck’a, gelişmeye, mutlakıyete, imparatora hayran olmaktan, bunları savunmaktan kendini alamıyordu.[17]

Aydınlanma Fransa’sında ortaya çıkarak Büyük Fransız Devrimi’nden beslenen Romantizm, devrimci olan bu modern akım, edebiyatta, müzikte, plastik sanatlarda başka bir şekle, gerici bir öze bürünerek, devrimci romantikleri, Rousseau’ları, Beethoven’ları dışlayarak, Fransa’nın aristokratik romantizminin de gerisine düşerek, Almanya’da “yeni bir şey”, gerici bir şey oldu. Devrimin ürünü olan akım, karşıdevrimin malıydı artık.[18] “Ateş dağından fışkıran bir lav seli” olan Devrimci Romantizm[19], muhafazakârlığın elinde başka bir şeye hizmet eden başka bir romantizme dönüşmüş, onun karşıtı olmuştu. Destanlar, insanların cesaret, fedakârlık, olgunluk, hoşgörü, bilgelik gibi erdemlerini konu eder ve yüceltirken, bu erdemler yoluyla hayranlık ve özenme uyandırmaya yönelirken, Nibelungen gibi Alman destanlarında insanüstü nitelikli özneler olağanüstü işler yaparlar. Destanlarını bir övünç konusu yapan Alman romantizmi, aslında romantizmden bir “sapma” halini alır.

Özellikle vals en başta olmak üzere, Almanlara özgü duygusal müzik eşliğindeki duygusal danslar romantik bir modaydı ve iyice yaygınlaşmış, herkes tarafından bilinir hale gelmişti.

Fransız ile Alman edebiyatının karşılaştırmalı ele alınmasında kolayca görülecektir, konular, temalar, ya belirli bir dönem ele alındığında o dönem boyunca eşzamanlı değildir, ya da aynı derecede ve aynı şekilde önem taşımazlar. Burjuva roman türünün gelişme gösterdiği Fransa’da şövalyelik temaları geride kalır, romanda ilk kez “modern toplumsal sorunlar” öne çıkarken, Almanya hâlâ o “eski” konulardadır. Serüven hevesleri, kahramanlık düşkünlüğü, şövalyelik ahlakı, aristokrat havalar Fransa’da itibar kaybetmişken ve alay konusu olmuşken, Almanya serüven, kahramanlık, soylu (saraylı) kadın ve şövalye aşkı peşindedir. Alman sanatı, komşusuna göre fazlasıyla “bayat”tır. 18. yüzyıldan başlayarak Fransa’da “tarihsel roman” ciddi edebiyat sayılmaz ve hafifsenirken[20], 19. yüzyılda Almanya’da neredeyse yeni keşfedilmekte, önemsenmekte ve el üstünde tutulmaktadır. Eski kanlı Alman sagaları tekrarlanıp durmaktadır. Romanslar moda olmuştur. Hatta Orta Çağın şövalyelerinin kahramanlık öyküleri ve Minnesangları, Minnelyrikleri (aşk şarkıları-şiirleri), 19. yüzyılda yeniden hatırlanacak ve yeniden kullanıma konulacak, -ömrünü tamamlamamış olarak ve tamamlamış olmakla birlikte- yakın zamanlara kadar da gelecekti.

Prof. Ernst Moritz Arndt (1769-1860), Hitler’in sarılacağı “Reich” kavramına özel anlamını yükleyen kişiydi.

Orta Çağ Avrupa edebiyatında yurtseverlik benzeri burjuva çağının konuları henüz ortaya çıkmamıştı, ama o dönemin konuları, Orta Çağ Avrupa edebiyatının geç ürünleri olan ürünler, 18. ve 19. yüzyılın Alman şövalye edebiyatında hep bulunmaktaydı. Bunun anlamı, Almanların kapitalizme geçerken halen Orta Çağı yaşamaya devam etmesiydi. Kapitalizme Orta Çağ aşılanacak, Almanya’da kapitalizme geçiş döneminde, yaşamaya devam eden Orta Çağ, feodal değerleri kapitalizmin hizmetine koşacaktır.

Hobsbawm, Alman edebiyatında Räuberromantik (“Haydut Romantizmi”) adlı yepyeni “bir edebi kategori”den söz edildiğini, Alman edebiyat tarihçilerinin böyle bir kategori yarattıklarını, bunun nedeninin, okurları köylüler ve haydutlar olmayan geniş bir Räuberromane (“haydut romanları”) yazını olduğunu yazmıştır.[21] Bu romantizmin zamanı 19. yüzyıldır (!), ve -13. ya da 14. yüzyılın efsanevi kahramanı- Robin Hood’un “ölümü”nün üzerinden de yüzyıllar geçmiştir. Bırakalım Fransa’yı, edebi bir kategori olarak böyle bir “edebi tür”, o dönemde herhalde dünyada hiçbir yerde de yoktur.

Orta Çağ Almanya’sının “kibar haydut” takımı, Almanların “soyguncu şövalyeleri”nden başka bir şey değildi[22] ve Almanya, onlardan yüzyıllar sonrasında bile vazgeçmiyor, vazgeçemiyordu!

Zaten Schiller’in önünü açan ilk sahne eseri Die Räuber‘in (“Haydutlar”, sahnelenişi 1782) başkişisi Karl Moor, soylu ve zengin bir aileden geldiği gibi, cesur, sağduyulu ve bilge bir kişiliktir, “olumlu kahraman”dır.

Tarihsel oyun ve romanlar, tarihi halka yansıtıyor, Cermenleri tarihleriyle buluşturuyordu. Resim sanatı da neredeyse tarih ressamcılığına dönüşmüştü.

Düşsel ve ataerkil özellikleriyle hayranlık uyandıran Alman şiiri, ısrarla ve arsızca gündeme oturtulmaktaydı.

Doğaya dönüş, Gotik ve egzotik özellikleri olan her şeyin öne çıkarılmasıyla birleşiyordu. Tantrizm ve teozofizm[23] üstadları her yerde söz sahibiydi.

Efsaneler ve masallar, Cermen kabilelerin barbarlık dönemleri, folklor, halk şarkıları vb. yeni toplumun, birleşmeye çalışan ve sonraları önemli ölçüde birleşecek olan Alman toplumunun sürekli önüne sürülmekteydi. Cermen kabilelerinin yönetimlerinin mükemmel ve demokratik olduğunu söylemekle eski ve “mutlu dönemler”e özlem yaratılıyordu. Orta Çağın yeniden keşfi, Orta Çağ hanedanlarına öykünme (örneğin, Stauferlere[24]), atalar edebiyatı, nostalji, destanlar; bütün bunlar, halkın soya dayanan bir imparatorluğu düşünmesini sağlıyordu. Atalara Tanrı tarafından bağışlanmış “3 G”, Gnad, Glück, Gwin (inayet, şans, kazanç) tekrar toplumun elindeydi.

Eski kanlı Alman sagaları tekrarlanıp durmaktaydı. Romanslar ve Orta Çağ şövalyelerinin kahramanlık öyküleri yeniden moda olmuştu.

Fransa’dan özenilerek Berlin’de aydınların üretim merkezleri olmuş “salon”lar, 18. yüzyılın ortalarına kadar eski Yunan uygarlığını keşfedişin mutluluğunu yaşarken, yüzyılın ikinci yarısından sonra konu değiştirmişti.[25] Almanların kendi mitolojileri, Yunan mitolojisi gibi Avrupa kültürünün kaynağını oluşturduğu varsayılan mitolojilerden ayrı olduğu bir yana, her bakımdan yeterli, dolu, zengin ve hatta onlardan üstündü! Mitos dünyasından eski ve gerçek kabile toplumunun dünyasına geçiş kapısı aralanıyordu.[26]

Araştırıcılar baladlar topluyor, Grimm Kardeşler (Jacop ve Wilhelm[27]) masallar derliyordu.

Bütün bunların ırkçılığa bir yatak oluşturacağını, hatta onu yaratacağını[28] belki o zaman kimse aklına getirmiyordu ama bu “masum” düşüncelerin, çabaların ve akımların, bilimin “etnoloji”, “tarih”, “kültürbilim”, “dilbilim”, “toplumbilim”, “biyoloji” gibi dallarının “Almanlık ihtiyacı” açısından şekillendirilmeleri ile birleşince, karşılaştırmalı tarih ve edebiyat araştırmaları yalnızca Cermenliğin olumlu özelliklerinin keşfedilmesi amacıyla yapılınca, nasıl bir sarmala dönüştüğünü, hangi boyutlara vardığını, toplumsal hayatın ne kadar geniş alanlarını kapsadığını ve ne gibi acı sonuçlar verdiğini insanlık en çarpıcı şekliyle 20. yüzyılda görecekti.

“Kahrolası Yahudiler” ve “holiganlar”

Alman Yahudisi, özellikle, genelde politik özgürleşme yokluğu ve devletin açıkça telaffuz edilen Hıristiyancılığı ile karşı karşıyadır.”

K. Marx[29]

Halka hitap yeteneği yüksek “Romantizm”, “üstün ırk”ı keşfeden “romantik toplumbilim” haline gelmişti. Pancermenizm savunuluyordu. “Düşmanlar” önemlileşiyor, “düşmanlıklara karşı tedbirler” gündeme geliyor, yavaş yavaş yeni düşmanlar ortaya çıkıyor ve Fransa’nın Almanya’ya verdiği zararlarla Yahudilerin varlığına tekrar tekrar dikkat çekiliyordu! Bu yüzden “Fransızlar ve Yahudiler giremez” yollu ilkeleri (hatta kapıyazıları) olan Cermen kulüpleri ve dernekleri kuruluyordu. Fransızlar, zaten Almanya düşmanı “hasım bir ülke”ye mensuptular, Yahudiler ise “eskiden beri” “Almanlık”a karşı bir “millet”ti!

“Barbar dönemler” bile ulusal kimlik yolunun döşenmesinde işe yarayacaktı. Gotik sözcüğün bir Cermen kavminden geliyor olması, onun “Alman malı” olduğunun iddia edilmesinin dayanağı oldu. (Gotik mimariye bir örnek: Cologne Katedrali)

Napoleon dönemi sonrasındaki “Restorasyon güçleri”, Fransız işgali sırasında Yahudilere tanınan hakları birer birer geri almıştı. Almanların ve “Almancılık”ı savunanların gözünde Yahudiler Fransızların beşinci kolu olarak aynı zamanda “vatan haini”ydi. Edilgen ve cesaretsiz Alman Yahudilerinin ne Fransızlarla işbirliği yaptıklarından söz edilebilirdi, ne de hainlikle bir ilgileri vardı, ama ne gam, günah keçisine ihtiyaç duyuluyordu ve onlar bir kere günah keçisi yapılmışlardı.

Hamburg’da Yahudi mahalleleri ve Yahudilere ait işyerleri yakılıp yakılıp yağmalandığında Almanya tam bir “sessiz çoğunluk”tur!

Almanya’nın geneline bakıldığında, “Almanlığın merkezi”ndeki Prusya, Yahudilere saldırganlıkta başroldeydi. Elbette bunun da bir ekonomipolitiği vardı; birincisi, (Avusturya hariç) Almanya’daki Yahudilerin üçte ikisi Prusya’da yaşıyordu, ikincisi, Yahudi nüfusun yüzde 60’ı kentlerde oturuyordu, üçüncüsü, bunların yüzde 80’i büyük burjuva ve hali vakti yerinde olanlardı, dördüncüsü, nüfusun yüzde 5’ini oluşturmalarına rağmen bütün kentlerde “toplam gelir vergisinin üçte birini [bazen daha fazlasını] ödemekteydiler”.[30] Tabii en önemlisi, kaçanın kurtulduğu bu dönemin sonunda Yahudi mülkleri, varlıkları, servetleri orada kalacaktı! (Bu büyük “kaçışma”ya az ileride değinilecektir.)

Bu süreçte Yahudiler, ya aydınlanacak, ya asimile olacak, ya da “dünyevi Yahudi siyaseti”ne gireceklerdi. Başka bir seçenek bulunmuyordu.

İlki 1819’da Berlin’de “Yahudi Kültür Bilim Derneği” olarak ortaya çıkan “savunma kuruluşları”nın birçok başka örneğinin diğer büyük kentlerde görülmesi gerilimi artırmıştı. Tepkiler ve saldırılar o kadar yoğundu ki, Yahudi dernekleri kapanmakla kalmadı, Berlin’deki derneğin kurucuları hayatlarına, Hıristiyanlığa geçerek ve vaftiz olarak devam etmek zorunda kaldılar.[31] Derneklerin çıkardığı Yahudi kültürü ve tarih dergileri de çok kısa bir süre sonra çıkamaz olacaktı.

Aslında “felaketin ta kendisi Yahudilik”in herhangi bir kötü niyeti yoktu, Yahudiler hiç vatan haini de değillerdi, ama bu dönemde Yahudiliklerine ve Museviliklerine sarıldıklarını da görmek gerekir. Dayanışma ihtiyacı içine giren Yahudi kitleleri sosyal örgütlenmeler yanında kutsal mekânlarını da artırma yoluna girdiler. Almanya’nın birçok yerinde yeni sinagoglar inşa edildi. 1938’de yakılıp yok edilecek olan Wiesbaden’daki muhteşem sinagogun yapımı, 1850’li yıllarda başlayan girişimlerle 60’lı yıllarda sonuçlandırılmıştı.

Hegel’in dünya tarihi içine oturtulmuş “Yahudilerin tarihi” derslerinin, Yahudilerden şu veya bu şekilde olumsuz söz etmeyen bütün akademisyenlerin konuşmalarının ve yazdıklarının çok geniş ilgi görmesi, Yahudiler açısından özüne sarılma olarak değerlendirilmeli ve savunma güdüsünün belirtileri olarak görülmelidir.

Eşit gibi görüldükleri, diğer yurttaşlara eş ve eşit sayıldıkları ülkelerde (Fransa, İtalya vb.) Yahudiler, dinsel kural, gelenek ve ödevlerine aldırmaz olurken, Yahudi düşmanlığının tehdit, baskı ve saldırıları karşısında Alman Yahudilerinin kendi cemaatleri içinde dayanışma isteği göstermesi, daha doğrusu dayanışmaya ihtiyaç duyması, dinsel yapılarının koruyuculuğuna sığınmaları hiç anlaşılmaz değildir.

Modern Yahudiliğin sonradan sözcüsü gibi anılacak modern Judaistiğin kurucusu Leopold Zuntz ile öğrencisi Michael Sachs, Tevrat’ı Almancaya çevirirler[32], ama Luther’in İncil’i Almancaya çevirmesinin ne kadar yararlı olduğunu belirterek! Bunu vurgulayarak mazur görülmeyi amaçlamaktadırlar, yani yaptıklarının kötü, olumsuz görülmemesi için “en büyük Alman”lardan birini örnek almış olduklarını düşündürmek istemektedirler, çevirileri için ona sığınmaktadırlar.

Yahudiler Alman diline verdikleri ya da verecekleri zarar yüzünden de çok zararlıdırlar! Hiç üşenmeden bunun araştırmasını yapanlar, Yahudilerin konuştuğu ve yazdığı Almancanın Almancaya ne kadar büyük bir tehdit olduğunu iddia edenler, “ulusal birlik için bu tehlikeye karşı savaş”ın zorunluluğunu savunurlar.

1843’te Prusya Kralı IV. Friedrich “Alman varlığının kökünü kurutmaya çalışan hain Yahudiler”i kınadığında çok takdir edildi.

“1848 baharında ve 1873 ekonomik krizinde” her olumsuzluğun nedeni Yahudiler izlendi, takip edildi, kovalandı ve yakalandı.

Büyük kentlerde “Yahudi Yeterliliği Yasası” geçerliydi. Örneğin, Frankfurt’ta Yahudi toplumu 500 aileden fazla olamaz, yılda en fazla 14 Yahudi çift evlenebilirdi. Yasanın “önemine” dikkat çekiliyor, yasa “gereği” kontroller ve baskınlar birbirini izliyordu. 14. yüzyılın ortasındaki korkunç veba salgınının (1347-48) sorumlusunun -Türklerle birlikte- Yahudiler olduğu, o dönemlerde “içme sularına zehir atarak hastalığın yayılmasına yol açtıkları” “hatırlanıyor”, Yahudilerin “kötülükleri” döne döne anlatılıyordu.[33] Devlet ve Kilise işbirliğiyle yürütülen Yahudi karşıtı propaganda o derece sistemli, güçlü ve etkiliydi ki, “Yahudi sorunu”nu Yahudiler de “sorun” olarak görmeye başladılar! Ünlü Yahudi aydınları, “ari ırkın en seçkini” olan Almanların Yahudileri Yahudilikten kurtarmasını isteyen kitaplar bile yazdılar. Yahudilerden yalnız Almanlar değil artık Yahudiler de nefret ediyordu. Bu düşmanlıkların ve ırkçı düşüncelerin yarattığı baskıların Yahudi kitleleri üzerindeki bir başka sonucu, 500 bine yakın Yahudinin baskılardan kurtulmak ve güvenlik amacıyla Hıristiyanlığa geçmek istemesiydi.

Alman kimya endüstrisinin gelişimini gösteren bir tablo (1881).

Vaftiz olan Yahudiler, Yahudilerin amansız düşmanlarından daha büyük bir düşmanlık sergiliyordu. Hatta Yahudileri en fazla karalayanların, onlara en fazla saldıranların “bu Yahudi düşmanları” olduklarını söylemek bile mümkündü. Avusturya’da Pancermen hareketin programını hazırlayan komitede üç de Yahudi bulunuyordu.[34] Alman toplumuna girebilmek ve kabul edilebilmek için yapılan bu çabalar pek sonuç vermiyordu ki, bir yüzyıldan fazla süre geçtikten sonra Arendt, “hem Alman, hem Yahudi olduğunu söyleyebilecek tek Alman Yahudisi”, “özümsenmeyi başarmış tek başarılı örnek” Heine’dir, diyecekti.

11. yüzyılda Haçlı Seferleri başlarken yapılan Yahudi kıyımlarından kurtulmak isteyen Yahudiler asıllarını inkâr etmişler, Museviliğe karşı olduklarını söylemişler, örneğin, Ren Nehri Yahudileri Nasıriye’de İsa’nın öldürülmesiyle ilgileri olmadığını döne döne anlatmışlar, İsa’yı öldürenlere karşı olduklarına yemin billah etmişler, ama saldırılardan gene de kurtulamamışlardı. 19. yüzyıl Almanya Yahudileri de ne yaparlarsa yapsınlar aynı şekilde hedef olmaktan kurtulamayacaklardı.

Bunların sonucu olarak Almanya’dan dört bir tarafa kitlesel Yahudi göçleri yaşandı. Önemli bir miktar da Osmanlı devletine sığındı. Türkiye’deki dili Yiddiş olan Aşkenaziler bu dönemde Almanya’dan kaçanlardır. Bu iklim, Siyonizmin ortaya çıktığı, teorileştiği, patladığı bir temel oldu. (60’ların ortalarında Filistin’e gitmeler başlayacaktı.)

1873 yılında yaşanan ekonomik bunalımdan, toplam nüfusun yüzde 1’ini bile oluşturmayan Yahudiler sorumlu tutuldu.[35] “Uluslararası borsa Yahudileri” gene yapacağını yapmıştı! Sonraki bunalımlarda (1878-79 ve 1916 bunalımları) antisemitizmin dozunun inanılmaz ölçülere çıktığı görülecekti.

1886’da Kassel’da Deutsche Antisemitische Vereinigung kuruldu. Nesnel bir neden yokken bir grup insandan nefret etme olarak da tanımlanabilen ırkçılık, Almanya’da tam karşılığını buluyordu.

Tekelleşme, orta sınıfları ve küçük burjuvaziyi ezerken kitlesel bir hoşnutsuzluğu beraberinde getiriyordu. Aradaki bu sınıfların tepkisini, Yahudi düşmanlığını körükleyerek, başarıları ölçüsünde kıskanılan, zengin olanlarına haset duyulan savunmasız bu kesime yöneltmek, yarar sağlayacak diye düşünülüyordu. Evet, yarar da sağlıyordu, kitleler peşinde olmaları gereken şeylerden uzaklaştırılıyordu. Ama Almanya neler kaybettiğini ve kaybedeceğini, ne kadar kötü özellikler kazandığını ve kazanacağını hesap edemiyordu.

Besteci Richard Wagner (1813-1883), gençliğinde sosyalist hareketin bir eylemcisiyken, hayatının son dönemlerini Bavyera kralının sarayında geçirmiş, devrimci fikirlerinden uzaklaşmıştı. Hitler döneminde, Alman tarihine yapmış olduğu göndermeler yüzünden baş tacı edildi.

Dönemin mimarı Bismarck kendini Yahudi düşmanlığının dışında tutuyordu, aslında düşmanlık dalgasının dışında görünmek işine geliyordu, çünkü bütün ekonomik planlarında Yahudi sermayesine dayanıyor, bütün borsa oyunlarında Yahudi borsacı ve bankerlerle işbirliği yapıyordu. Yeni devletin ekonomisini düşünmek, mali sorunları çözmek zorundaydı. Ayrıca bir devlet adamının Fransa ve Fransız düşmanlığı, döneme uyum için yeterliydi de.[36]

Aslında tam bir Yahudi düşmanıydı. Bunu kanıtlayan sözleri bulunuyor. Ama düşmanlığı da çok şey gibi, her şey gibi, hesaplar üzerine kuruluydu. Servetini ve sağlığını emanet ettiği iki kişi Yahudi’ydi. Tefeci-banker Bleichschröder ve Dr. Cohen. Onlar söz konusu olduğunda antisemit olmuyordu.

İktidardaki ağırlığını kaybeden soyluluk, Yahudi düşmanlığının başını çekerken, ulusal devlete, modern devlete muhalefetini de yapmış oluyordu. Aristokrasinin, devlet yönetimindeki feodal artıkların temizlenmesinden ve feodal alışkanlıkların köklü bir şekilde terk edilmek istenmesinden ortaya çıkmış “Bismarck muhalefeti”, ikinci ve büyük hamlesini bununla yaptı. Bismarck’ın şansölye olduktan sonra Yahudilerle yakın temasta olma zorunluluğunun Yahudi düşmanlığından uzak durmasına yol açması bir zaafı göstermişti; soylular, Bismarck’a ve devlete buradan vuracaklardı, vuruyorlardı. Soyluluk, iktidarın ve ulusal devletin uygulamasının kendisine sunduğu olanağı bu sefer Yahudi düşmanlığıyla değerlendiriyor, Bismarck’ı buradan sıkıştırıyordu. Gene de Yahudiliğe düşman soylular arasında Yahudilerin parasına takla atanlar bulunmaktaydı. Ve bu, soyluluğa karşı olan kesimlerin, burjuvazinin ve orta sınıfların, aristokrasiyi Yahudi dostu olarak suçlamasında ellerinde koz oluyordu. Zaten daha önceleri de soyluluk (küçümsemek için “unvan soyluluğu” deniyordu) her fırsatta kınanıyordu; geçmişte “saf kalmamış”tı, “Yahudi kadınlarıyla paraları için evlenerek [ırksal] değer[ler]ini düşürmüştü”.[37]

Rothschild gibi adların Bismarck döneminde uluslararası ün kazanması, “özellikle ekonomik kayıp yaşayan küçük girişimciler ve alt orta sınıf üyeleri[nin] Yahudilere hınç besle”mesine yol açmıştı.[38]

Büyük Fransız Devrimi 19. yüzyıl boyunca Fransa’daki Yahudileri Fransızlaştırmıştı. Bu süreç, tekil örnekler şeklinde ve düzeyinde değil, bütün Yahudi toplumunu kapsayan durumdaydı. Fransız-Alman Savaşı yıllarına gelindiğinde ayrımsız bütün Yahudiler “vatan savunması”na dahil olmuşlardı. Oysa böyle bir olguyu “Devrim dışı” kalan Almanya için düşünmek söz konusu olamazdı.

Yahudi düşmanlığının kışkırtılmasında Protestan Kilisesine de önemli görevler düşmüştü. Nedeni, “politik devletin, devlet olarak devletin var olmadığı Almanya’da Yahudi sorunu[nun], tamamen teolojik bir sorun”[39] olmasıydı. Saray vaizi ve Hıristiyan Sosyalist İşçi Partisinin kurucusu Adolf Stöcker (1835-1909) dinsel alanda antisemitizmin başını çekerken, Yahudi karşıtı Protestan örgütlenmeleri büyüterek bir çatı altında toplamaya çalışıyordu. Bunda başarılı olamadı ama Almanya’da Yahudi düşmanlığına Kilisenin katkısı konusundaki yararlılığı tartışılamazdı.

Yahudi düşmanlığı aydınlara da bulaştı. F. Schlegel, o önemli “aydın”, yakın çevresiyle birlikte, Fransız Devrimi yandaşlığından kıvırtıp Katolikliği kutsadığı günlerde Yahudileri zaten Almanya’da Almanya’ya hedef göstermişti. Şimdi ise böyle söylemler, dalgalar halinde basında yazarlar ve üniversitelerde akademisyenler arasında da görülüyordu.[40] Cermenleri bozan, Katolisizmle birlikte Yahudilikti! 1875’te kurulan ve çok önemli kitle desteğine sahip olan “Roma’dan Kurtulma” (Los von Rome) hareketinin programında Almanya ve Avusturya’nın Yahudilerden arındırılması vardı. 1883’te Reichstag’a 16 milletvekili sokmayı başaran antisemit bir parti 20. yüzyılın başına kadar varlığını ve etkisini sürdürecekti.

Hiçbir yerde “Avusturya’da olduğu kadar devlete hizmet ver[me]miş” olan Yahudiler, “baskın milliyet” haline gelmiş olan Almanlar karşısında savunmasızdı. Avusturya ekonomisine hakim olmalarına (Yahudi “devlet” bankerleri her dönemde varlıklarını sürdürüyorlardı, Rothschildler devlet lisansına sahipti vb.) rağmen, suçlanmalarına yetecek argüman vardı; “Yahudi ulusal grubu ötekilerle kaynaşamamış”tı, “toplumun bütün sınıflarından farklılaş”mışlardı vb.

“Monarşiyle de açık bir çatışmaya giren her ulusal grup, kavgasına Yahudilere saldırarak baş”lıyordu.[41] Avusturya’da Yahudi düşmanlığı Almanya’dakinden daha da şiddetli oldu.

Irkçılığın ilk teorisyeni Fransa’daki aydın-diplomat Gobineau[42], başta Wagner[43] ve Chamberlain[44] olmak üzere birçok aydın ve devrimci tarafından kutsandı. Irkçılıkla harmanlanmış ulusçuluk Almanya’nın değişmez bir rengi oluyordu artık.

Alman ırkçılığının Yahudi karşıtlığı rengi tarihin bir mirasıydı. Gerçi Yahudi düşmanlığı bütün Avrupa’da, hatta her yerde vardı, ama Almanya’nınki “özel yükümlülükler yönelterek ayrımcılık yapma” ve “Yahudileri içine kabul etmeme” noktalarında çok önemli farklar taşıyordu. “Makbul olanlar”ı (zenginler, sanatçılar) da dahil olmak üzere bütün Yahudilere, yüzyıllar boyunca, örneğin, Berlin’den Leipzig’e gittiklerinde “pazara götürülen bir öküz için ödenenle aynı miktarda vergi” ödetilmişti. 19. yüzyılın sonuna kadar bile Yahudiler vatandaşlık haklarına sahip olamamışlardı.[45]

Yahudi düşmanlığının Almanların “kanında” olduğunu düşünmek için bile nedenler bulunuyordu. Grimm kardeşlerin masallarında yer alan Yahudilere karşıt anlatımlar, Alman toplumunun Yahudi düşmanlığının çok eski zamanlardan geldiğini ve oldukça köklü olduğunu gösteriyordu.[46]

Almanya geleneği, Yahudilerin Hıristiyanlaşmasını, Yahudilerin kendi geleneklerinden kopmasını ve Yahudiliği reddetmesini de istemezdi. Hatta Yahudilerin din değiştirmesinden ve Almanlaşmasından korkulurdu. Çünkü o zaman karışma olur, Almanların saflıkları bozulurdu! Yahudiler, Yahudi olarak kalmalı, Yahudi olarak bilinmeliydiler. II. Friedrich, Yahudilerin toplu halde din değiştirmelerinin söz konusu olduğunu, aralarında bunu tartıştıklarını duyduğunda kaygıyla, “böyle bir şeytanlık yapmayacaklarını umarım” demişti.[47] IV. Friedrich Wilhelm[48] de Yahudilerin “kendilerini Yahudi olarak hissetmeye devam etmelerini”, yani “Alman” olmaya istekli olmamalarını ve buna yeltenmemelerini dilemekteydi![49] Avrupa’da birçok yerde (belki her yerde) Yahudilerden, hem din değiştirmeleri, hem geleneklerini bırakmaları, hem de Yahudilikten vazgeçmeleri istenir, onlara bunun için baskılar ve zorlamalar yapılırken ve bunlar her zaman her dönemde amaçlanmış, istenmiş, dayatılmış ve yapılmışken, Almanya’da hep tersi olurdu ve oluyordu. Yahudiler Yahudi kalıyor, Hıristiyanlığa kolay kolay kabul edilmiyorlardı. Alman olmamaları için Hıristiyan da olmamalıydılar. Yahudiler, Alman da olmamalıydı, Hıristiyan da.

Saray vaizi ve Hıristiyan Sosyalist İşçi Partisinin kurucusu Adolf Stöcker (1835-1909) dinsel alanda Yahudi düşmanlığının başını çekiyordu.

Almanya’da her nasılsa Hıristiyanlığa geçmiş Musevilerin Yahudi kökenli olmaları bir yana bırakılmıyor, Yahudi asıllı olmaları ortadan kalkmıyor, kökenleri bir türlü yok olmuyordu! Vaftiz de olmuşlardı ama “gerçek Hıristiyan” değillerdi ve hiçbir zaman gerçek Hıristiyan sayılmayacaklardı. Yani Yahudilikleri ne kayboluyor, ne unutuluyordu! Musevi olmaktan çıkanlar Yahudi kalmaya devam ediyordu.

Almanlarla evlenen Yahudilerin çocuklarının ve daha sonraki kuşaklarının Yahudilikleri, -belki biraz eksilmiş olmakla birlikte- hiçbir zaman ortadan kalkmaz, Yahudilikten kurtulamazlardı. Mischling denilen bu “melez” kuşaklar için özel uygulamalar yapılır, bunlar tam olarak belirlenmeye çalışılırdı. Örneğin, onlara mahsus işler vardı.[50] Hıristiyan olan Musevilerin ve Mischlinglerin kayıtları özenle tutulur ve saklanırdı. Hatta kaybolma veya yok edilme olasılığına karşı kayıtların çoğaltılarak -biri kilise, diğerleri resmi kurumlar olmak üzere- iki-üç ayrı yerde tutulması da bir “önlem olarak” uygulanmaktaydı. Yahudi geçmişin araştırılması ise, limpieza de la sangre kuralına göre yürütülmekteydi.[51]

Elbirliğiyle yaratılan Alman ırkçılığı

“‘Völkisch hareketten’ alışılageldiği üzere milliyetçiliğin, milli olanın bir etnik (‘ırkçı’) kodlaması vasıtasıyla anti-semitik uçla ve bunun ötesinde temel unsurları Almanya’da romantizm akımına dek takip edilebilen bir ‘antimodern’le bağlantılı olan bir biçimi anlaşılır.”

S. Breuer[52]

Durumdan görev çıkaranlar, ulusallık ve ırkçılıkla ilgisi olmayan konuları ve kişileri de gelişmenin hizmetine koşuyor, çarpıtmalar birbirine ekleniyordu. Örneğin, Hegel’in devleti yüceltmesi[53], devletin baskı yapmasını savunduğuna yorulacak, Hegel bu yorumla tanıtılacaktı. Örneğin, Nietzsche’nin “üstinsan” (Übermensch) kavramı, Alman olması söz konusu olan bir “üstün insan”a dönüştürülecek, kendisi de (üstelik hiçbir zaman Yahudi düşmanlığı yapmamasına ve hatta Yahudiler için çok olumlu değerlendirmeleri olmasına[54] rağmen) Yahudi düşmanlığının ve Alman ırkçılığının simgelerinden biri haline getirilmeye çalışılacak[55] ve getirilecekti. Örneğin, özgürlükçü olmasına ve radikal bir Jakoben olarak tanınmasına karşın Fichte, kimi yerde ırkçılığa kapı açan söylemi, söylevlerindeki “Almanlık”a yaptığı vurgular yüzünden -ve daha o zamanlardan Alman ulusçuluğunun simgelerinden biri olduğu için-, çok sonraları Alman faşizminin babası olduğu yolundaki yakıştırmalara yol açacak değerlendirmelerin içine alınacaktı. Örneğin, Frankfurtlu Stoltze’nin bir şiirinde yer alan, yabancının dışarıdan gelen insan olduğu şeklindeki yabancılık tanımının, dışarıdan gelmedikleri halde Yahudileri de kapsadığı iddia edilecekti.[56]

Almanya, Yahudilerin Avrupa’da “uluslar arasında bir ulus” olmasını, kendi ulusuna başka ulusların müdahale ve etkisine yol açacak bir durumun söylemi yapma ucuzluğuna düştü. Bu söylemin yarattığı politikalar, bir dönem sonra, “ulus içindeki bir başka ulus”un “güvenlik” nedeniyle yok edilmesini de gerektiren politikaları ortaya çıkaracaktı.

Irkçılığı savunmaktan kaçınan ırkçılar da yok değildi. Herder, bu kelimeyi kullanmamayı savunuyor, başka bir kelime, kavram arıyordu. Çünkü bu kelime o zamana kadar hayvanlar için kullanılmıştı, insanlar için kullanılması uygun düşmezdi! “Soylu bir kelime değil”di. “Irkımız”dan söz edilmesi “hakaret gibi”ydi, “hakaret oluyor”du.

1930’da Hitler’in 100. doğum yılı anısına kitap basılmasını istediği Hammerling, Münih’te şair olarak tanınmış bir muhafazakârdı. Alman ulusçuluk anlayışının gelişmesinde ve Pancermen akımın temellendirilmesinde rol oynamıştır.[57]

II. Wilhelm’in tahta çıkışı, düşman arayan ulusalcılığı, kurban arayan ırkçılığı daha da kızıştırdı. “Arkadan vurulan ve içeriden ihanete uğrayan Almanya” edebiyatı başladı. “Almanya Almanlarındır” sloganı, klasik kültürün kozmopolitliğini ve evrenselciliğini eleştirerek kendi muhafazakâr kültürünü yaratmaya başlayan bu dönemin ürünüydü.

Dönemin Yahudi düşmanlığını yansıtan iki karikatür.

Grillparzer’in ölümünden sonra bulunan ve yayımlanan oyunu Toledolu Yahudi Kız, kralın Yahudi bir kıza âşık olmasında kıza hiçbir olumsuzluk yüklememesi nedeniyle yazarın “aforoz” edilmesine ve oyununun hiçbir zaman sahnelenmemesine yol açacaktı.

19. yüzyıl Almanya’sı, iki ideoloji, tarihi, sınıflar arasındaki mücadeleyle “ırklar arasında doğal bir mücadele” şeklinde yorumlayan ideoloji arasındaki çekişmeyle geçti. Birincisi, işçi sınıfı mücadelesinin yaratılması ve yükselmesine temel olurken, diğeri, devlet-“gelenek” işbirliğiyle iktidarlar tarafından kullanıldı. Her ikisinin de mirası sonraki tarihi zenginleştirecek, bugünlere de gelmeyi sağlayacaktı.

Almanya’da Fransa karşıtlığı

“[Almanya’nın Büyük Fransız Devriminde] Gördüğü yalnızca, Fransa’daki ‘Cermen-soya karşı yürütülen haksız bir savaş’tı. Devrim, Fransa’daki Cermen-soyun baskıya uğramasından, Almanya’nın ise tehdit edilmesinden, sonra da Devrim tarafından askeri saldırıya uğramasından başka bir şey değildi! (…)

“Devrimin ‘kutsal’ Marianne’ı, Fransızların ve Devrimin kutsallığı ile özgürlüğün simgesiydi, ama Almanlar için ‘Marianne’ bir fahişeydi.”[58]

Almanya ve Fransa, iki ülke, tarihleri boyunca (ortaya çıkış zamanları olan 9. yüzyıldan başlayarak) devletler olarak birbirlerine karşıttılar, hep birbirleriyle savaşmışlardı. Ama gene de toplumların birbirlerine düşmanlıklarından söz edilemezdi. Ancak Almanya’da 19. yüzyılda Fransız düşmanlığı ortaya çıkacaktı (haliyle Fransa’da da -iki dünya savaşı nedeniyle- 20. yüzyılda).

Fransa, 18. yüzyılda Avrupa’da “kültürel fetihçiliğin” sahibi ve merkeziydi. Ve bu “fetih” Avrupa’da en çok Almanya’da belirgindi. “Alman saraylarındaki dil ve kültür Fransız idi”[59], yayımlanan kitapların çoğu Fransızcaydı. Ancak “Almanya’daki Fransa”, devrimle ve Napoleon’la birlikte kırılacaktı.

Fransa karşıtlığı “Almanlık”ı yarattı denebilir, bu, aynı zamanda, on yıllar boyunca karşı-Fransızlığın toprağı oldu. “Yahudiliğin arkasındaki Napoleon”, çok nedenle işe yaramıştır!

Fransa’nın Alman topraklarında at koşturması ve Almanya’yı biçimlendirmeye çalışması, Alman milliyetçiliğini ortaya çıkarırken, Fransız düşmanlığına da yol açmıştı. Zaten émigreler[60], Frank kökenli aristokrasi dışındaki halkla hesaplaşmış olarak “Fransız”lara ve Gallo-Roman halka düşmandı. Bu yüzden, Almanya’da Fransızlığa, Fransa’ya ve “devrim”e karşı Cermenliği yüceltirken Alman milliyetçiliğine ters ve marazi bir şekilde katkıda bulunuyor, aynı zamanda, intikamcı bir tutumla Fransa’yı ve devrimi lanetliyorlardı. Böylece ortaya çıkmış olan düşmanlık, bütün yüzyıl boyunca çeşitli olaylar, çekişmeler ve savaşlarla beslendi, büyüdü, bunlar sayesinde iyice serpildi.

Fransa ile Prusya arasında “Ren sorunu”[61] dolayısıyla yaşanan gerilim, Fransa karşıtlığını yaygınlaştırdı ve doruğa çıkardı. Dönemin “özgürlükçü”, “ilerici” akımları da kendilerini Fransa’ya karşı yürütülen şoven etkilerden ayıramıyorlardı. Bunun en somut örneği aydınlar arasındaki “Tendence Akımı” idi.[62] Bu akım ulusalcı duyguları dile getiriyordu ama gördüğü büyük kitlesel ilgi, Almanlığı azdırmaktan, Fransız düşmanlığını beslemekten başka bir sonuç vermiyordu. Fallersleben’in, “Deutschland, Deutschland über alles” dizesinin de içinde geçtiği şiiri (“Lied der Deutschen”) o derece yaygınlaştı ki, bir daha unutulmadı. Sonradan Alman ulusal marşı olacaktı.

Grillparzer’in ölümünden sonra yayımlanan oyunu Toledolu Yahudi Kız, kralın Yahudi bir kıza âşık olmasında kıza hiçbir olumsuzluk yüklememesi nedeniyle yazarın “aforoz” edilmesine ve oyununun hiçbir zaman sahnelenmemesine yol açmıştı.

1890’da “kötülüğün başkenti Paris”ten gelen natüralizme karşı bir broşürle savaş açıldı. Zola[63] lanetlendi, Fransız olması yetmiyormuş gibi, aynı zamanda Yahudi dostuydu! Westfalya Barışı (1648) sonrasında Fransa’nın Almanya üzerinde söz sahibi durumu Almanları çok öfkelendirmiş, 1674 ve 1688 yıllarında Fransızların Almanya’nın kendilerine komşu bölgelerinde, özellikle Pfalz’da yaptıkları kıyımlar ve yağmalar zaten Fransa ve Fransız korkusunu çok yükseltmişti. Fransa Almanya’ya her zaman, kinlendirecek bir şekilde yukarıdan ve küçümseyerek bakmıştı. Fransa’ya duyulan hayranlığın yarattığı eziklik, bunların Fransa’ya karşı yüzyılların mirası olan tepkileriyle birleşip, nefret olarak hortluyordu. Uç noktalara savrulma o derecedeydi ve o kadar yaygındı ki, Wagner, 1870 Fransız-Alman savaşı sırasında hızını alamamış ve Alman toplarının Paris’i bombalayarak yerle bir etmesini, Parislilerin öldürülmelerini dilemiş, Paris halkının açlık ve sefalet içine düşmesinden duyduğu sevinci anlatan bir de fars yazmıştı.

Büyük tarihçi von Treitschke, Fransızlara karşı olabilmek uğruna tarihi çarpıtmaktan çekinmemişti.

“Fransız edebiyatı”, “Fransız sanatı” dönemi artık bitmişti, “artık gelecek, Alman edebiyatınındır”! Yalnızca böyle düşünülmekteydi.

Herder ve çevresi zaten Fransızcanın bir salon dili olarak “ahlaksız ve ikiyüzlü bir dil” olduğunu çok önceleri ilan etmişti ya, Goethe ta ne zaman, yayımlanmış İtalya Gezi Günlüğü’ndeki Fransızca sözcükleri üşenmeden ayıklamıştı ya, II. Friedrich’in Berlin Akademisi, kurucusu ölür ölmez Fransızcadan Almancaya tam dönüş yapmıştı ya, kırk yıldır Almanya’da Fransızca kitap artık basılmamaktaydı ya, hep bunlar hatırlanmakta, vurgulanmakta ve bunlar üzerinde durulmaktaydı artık. “Aşkta ihanetin”, “dostlukta vefasızlığın”, “ilişkilerde yapmacık nezaketin ve riyakârlığın”, “üslupta gereksiz süslerin”, “ideallerden kopuşların” diline karşı Almanca, gerçeğin dile getirilişinin, dürüstlüğün, erdemin ve yalınlığın diliydi.

Fransız edebiyatının ve sanatının olumlu olduğu düşünülüyorsa bunu söylemek, Fransızca biliniyorsa Fransızca konuşmak, hatta bildiğini saklamayıp göstermek, bunlar artık ayıplanıyor ve tepki görüyordu. Almanlarla aynı kökenden gelmelerine karşın Fransızların kendilerinden başka ve farklı olduklarını, hatta bütün Fransızların “başka bir ırka” mensup olduklarını söyleyenlere bile rastlanabiliyordu. Bu ölçüsüzlükte, Bernal’e göre, Almancanın, “tıpkı Fransa’nın ilk yöneticileri tarafından konuşulan Germen Frank dili gibi” ortadan kalkabileceğinin kaygısı da bulunmaktaydı.[64]

Alman hümanizm akımı edebiyatta Latinceye ağırlık vermiş olduğundan zaten çoktan beri lanetlenmiş ve etkisizleştirilmişti. Almancayı öne çıkarmak uğruna Latinceye uzak durmak nasıl hümanizmaya karşı olmanın gerekçesine dönüştürülmüşse, Fransızcaya karşı olmak da Fransa’dan geldiği varsayılan bütün akım ve etkileri (hümanizm, aydınlanma, natüralizm vb.) beğenmemenin, bunlara karşı olmanın nedeni oluyordu.

Fransa’nın “devrim”i ve devrimciliği o kadar “olumsuz”du ki, bir Fransızın devrimden söz etmesi lanetlenmesine yetip de artıyordu. Örneğin, Lamartine, “Fransa ya devrimcidir ya da hiçbir şeydir. 1789 Devrimi onun siyasal dinidir” dediği için Almanlara göre kışkırtıcıydı. Fransızlığını, Fransız dilini, devrimi olumlayan Fransızlar, zaten Alman düşmanıydı!

Fransa’nın yerini başkaları alıyor

“1780’lerde Hollanda, 1810 ve 1820’lerde İtalya, 1830’larda Polonya, ardından da İsviçre; tüm bu modeller Alman ruhuna esin verebiliyorlardı.”

H. James[65]

Napoleon’un Almanya’nın lehine olmakla birlikte Almanlar tarafından istenmeyen ve direnilen müdahaleleri, “Napoleon dönemi” bittikten sonra tersine döndü ama o güne kadarki uygulamaların yalnızca biri “Alman birliği” savunucularının hep işine yarayacaktı: Almanya’nın yeni düzenlenişi.

Kutsal Roma İmparatorluğu’nun yerine Deutscher Bund (“Alman Konfederasyonu”) kurulmuştu. Bu, aslında bir federal devlet (Bundesstaat) değildi, devletler federasyonuydu (Staatenbund). Bu oluşumun içinde, Hannover prensliğinin hükümdarı olması hasebiyle İngiliz Kralı III. George da bulunuyordu. Bu sayede söz hakkı ortaya çıkmış olan İngiltere durumdan yararlandı, hem soylular arasında, hem de kamuoyunda itibarını artırdı. 1837 yılına kadar devam eden bu durum, Almanya’nın Fransa’ya karşı düşmanlığının da katkısıyla İngiltere’nin Almanya’da yerini sağlamlaştırmasına hizmet edecekti.

Prusya Kralı I. Wilhelm’in veliaht oğlu III. Friedrich, İngiliz Kraliçesi Victoria’nın kızı Victoria’yla evlendirilmişti (1858). Nedeni bu evlilik değildi mutlaka, ama kral İngilizciydi. Çok kısa bir süre hüküm sürmesine rağmen (99 gün) Almanya’ya, sonraları Fransa’ya karşı bir koz haline gelecek olan İngilizciliği aşılayabilmiş, hatta yerleştirebilmişti. İngilizci kral Friedrich’in oğlu Kaiser II. Wilhelm, “İngiliz soylu” olmasından gurur duyacak, imparatorun aslında Alman değil, İngiliz olduğu bile söylenecekti.[66]

Fransa’yı hedef alan bunca düşmanlık, Fransızcılığın yerine konan İngilizcilikle dengeleniyordu.

Siyasette İngiliz parlamenter sisteminin olağanüstülüğü savunulmaya başlandı. İngiliz denetim mekanizması ve İngilizlerin “karizmatik liderlik” olgusu hayranlık uyandırıcıydı ve Weber’e göre Almanya da öyle olmalıydı.

Fransız Devriminin ‘kutsal’ Marianne’ı, Fransa’da özgürlüğün simgesiydi, ama Almanlar için bir fahişeydi.

Tarihçiler, İngiliz demokrasi tarihinin dikkate değer olduğunu “fark ettiler”. Treitschke, “İngiliz anayasası direnilemez ve kaçınılamaz bir cazibe merkezidir” diyordu.[67] İngiliz tarihi herkeste hayranlık uyandırıyordu. Sanatçılar İngiliz gelenekçiliğini takdir ediyorlardı ve onun etkisine girdiler.

19. yüzyılın sonunda İngilizciliğe Amerikancılık eklendi. Amerika harika bir modeldi. Amerikan Devrimi zaten Almanya’da hayranlık uyandırmıştı. O dereceye geldi ki Amerikancılık, “Almanya ve Avrupa’nın kurtarıcısı Amerika olacaktır” deniyordu. Bir hukukçu Johann Christian Schwohl, özgürlük ve refahın oradan geleceğini ilan etti.[68] Oradaki ekonomik gelişmenin sarsıcılığı ve inanılmazlığı ortadaydı. Üstelik Amerika, Almanya’nın olacağı gibi federal bir devletti.[69]

Arkadan gelen Almanya takipçi ve taklitçi olmak zorunda kaldığından başka ülkeleri yüceltme yolunda açık ve saklı olarak hep ilerlendi. Kimisi modelden söz ederek yabancı ülke taraftarlığını gizliyordu. Yabancı olan her şeyde bir hikmet keşfediliyordu. İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan, Hollanda ve İsveç, modellerde değişik bakımlardan, farklı gerekçelerle ve değişik dönemlerde geçerli oldu. Bu yüzden özgüven yok olmadı ama bir yandan gurur zedeleniyordu.

Irkçılığın “üstyapısı”, “ulusalcılık” ve zorunluluk olarak savaş

“Duyardım, oğlum,
söz ettiğini senin,
üstün bir ırktan.
Nasıl varacaktım farkına, nerden bilecektim, nerden,
celladıymışsın meğer sen kendinin.”

B. Brecht[70]

Bedene ve erkeklik gücüne tapınmayı öne çıkaran anlayışlar, ırkçılığın doğrulanmasına ve desteklenmesine yaradı. İdeolojik eğitim fiziksel eğitimle tamamlanıyordu.

Reformcu eğitimcilerin başını çektiği “Göçmen Kuşlar” gençlik hareketi, gelişmelere çocuksu yollarla direnme stratejisiyle, kentleşme ve sanayileşmeye karşı çıkıyor, gençliği yetişkinlerin otoritesinden ve “okul”un etkisinden kurtarmayı amaçlıyor, doğaya dönüşe uygun arayışlara giriyor (dağlık bölgelerde çıplak ayakla yürüyüşler gibi) ve böylece kötü dünyadan kaçışı öneriyordu. Elbette varlık gösteremeyecek, sonrası olamayacaktı.

Varlık gösterenler ise, 1890’da kurulan “Alldeutsche Verband” gibi ırkçı özelliklerini ve yayılma niyetlerini açıkça sergileyenlerdi. “Alman tekellerinin ve Junkerlerinin en gerici ve en saldırgan örgütü” olan bu örgütün, Bismarck’ın görevden ayrıldığı yıl kurulması rastlantı olamazdı (ya da anlamlı bir rastlantıydı).[71] Bu anlayıştaki benzer dernekler, ki sayıları hiç de az değildi, ve madencilik firmalarıyla sanayi tröstleri tarafından finanse edilen çok sayıdaki bunlara benzer başka dernek, Rusya’da, Anadolu’da, Orta Doğu’da koloniler kurulmasını, Alman topluluklarının oralarda iskan edilmelerini talep ediyor, Pancermenizmi savunuyordu. Dikkati gerektiren nokta, “Alman Irkı Birliği” gibi örgütlerin, kitlesel oldukları kadar, seçkinler tarafından da desteklenmesiydi. Bu düzeysiz örgütlere bilimciler, hukukçular, askerler ve sanayiciler kitle halinde ve militan anlayışlarla katılıyorlardı.

Döneme, Cermen kökenli olmayan toplumların (Polonya ve Bohemya’daki halkların) özümsenmesi [asimilasyonu] eşlik ediyordu. Uygulamanın adı resmen “Cermenleştirme” idi.

Avusturya’nın parçalanmasını amaçlayan “milletler”e karşı “Avusturya Pancermenleri”, öylesine saldırgan bir tutum içindeydi ki, “Almanya’daki Alldeutsche Verband bile sık sık bu Avusturyalı kardeş hareketin ‘abartılarından’ yakını”yordu.[72]

1890 yılında yapılan ve İngiltere’ye verilen ödünleri ifade eden anlaşma gibi, Almanya için olumsuz olan gerilemeler, Pancermen ittifakın dış politikadan beslenme kanalları ve bahaneleriydi.

Ulusal bağımsızlık ve ulusal çıkarlar için savunulan her haklı şey, ırkçı teoriler ve eğilimler kalabalığında, uluslararası düşmanlıklar bataklığında, saldırganlık ve ilhakçılık söylemlerinin gürültüleri arasında kayboldu. 19. yüzyılın sonunda Alman ulusalcılığının üstüne ırkçılık karabasanı çökmüştü. Birbirine karşıt bu iki akım üstelik artık iç içe görünüyordu.

‘Drang nach Osten’, yeni palazlanan Alman emperyalizminin en temel sloganı olmuştu.

1891 yılında Engels, büyük devletler tarafından sonucu henüz kestirilemediği için çıkmayan “ırklar savaşı”nın, Almanya tarafından kesin olarak çıkarılacağını yazıyordu.[73]

Almanya uluslaşırken, ulusallık Almanlaşmıştı. Sonunda Almanlar bir ulus oldular, ama ulusalcılık, Almanya versiyonu ve Almanya tarzı olarak başka bir şekle büründü. “Evrensel bir ulusu” temsil etme iddiasındaki Alman düşünürler ve politikacılar, dünyaya, Alman halkı ile kurtuluş vaat eden başka türlü ve mucizevi bir ulusalcılık getirmişlerdi.

Bu “ulusalcılık”, 20. yüzyılda dünyanın gördüğü en büyük, en geniş, en acılı savaşlar yanında, bir ırka, etnik özellikli bir topluma yönelen düşmanlık ve şiddetin en yüksek ve “en başarılı” uygulamasını ortaya çıkaracaktı.[74]

Yayılmacılıkla saldırganlığın yeniden keşfi

“Kelimeler her zaman yarattıkları eylemlerin ya da fedakarlığın rengini alırlar. Örneğin, vatan sözü sizde, benim her zaman yadırgayacak olduğum kanlı ve karanlık yargılarla yüklüdür. Oysa biz, aynı kelimeye aklın alevini koyduk.”

 Albert Camus, “Üçüncü Mektup”, 1944[75]

1879’da koruyucu gümrük tedbirleriyle serbest ticaret rejimine tam olarak son verildi. Sanayinin ihtiyacı olan hammaddenin dışarıdan alınması, mamul malların da dışarıda satılması sağlanmalıydı. Bunun gereği olarak Alman yatırımları öncelikle Avrupa’nın doğusuna yönelmeliydi. Oysa Almanya’nın en büyük müşterisi Rusya da, -aynı Almanya’nın yaptığı gibi- kendi sanayisini korumak amacıyla 1875’te gümrük duvarları örmüş, Almanya ile on yıl önce yaptığı serbest ticaret anlaşmasını iptal etmişti. Aynı zamanda başka Doğu Avrupa ülkelerine Almanya’nın mal dışsatımı da -başka rakipler devreye girdiği ve onlar da kendi ticaretlerini artırdıkları için- azalmıştı.

Ticari yayılma Almanya için zorluklarla doluydu. Ve ticari yayılma, Almanya’nın hedefleri açısından da yetersizdi. Ticaretini artırabilse bile, bu, hayallerin gerçekleşmesi bakımından yeterli olmayacak, Almanya’yı kesemeyecekti. Kaldı ki artırabildiği de söylenemezdi. Bu yüzden 1890’lar, Pancermenizmin ve sömürgecilik ihtiraslarının patlama yılları oldu. Portekiz ve Belçika gibi küçük sömürgeci ülkelerin sömürgelerinden işe başlamak öneriliyor, ancak bunlarla yetinilmeyerek bütün sömürgecilerin sömürgelerini ele geçirmenin gerektiği ileri sürülüyordu.

Yakın alanlar olarak da komşular değerlendiriliyordu. Rusya parçalanmalı, Kafkaslar dahil en doğuda olmayan Avrupa’ya yakın bütün Rusya toprakları, Baltık ülkeleri, Balkanlar, Ukrayna vb. Almanya’nın olmalı, Slavlar, doğu ve güneydoğu Avrupalılar Almanların kölesi haline gelmeliydi. Eğilimler, Avrupa içinde bir “Alman Birliği” konusu olmaktan çoktan çıkmış, “bütün Avrupa’ya hakim bir Almanya” düşlerine varmıştı. İşgal edilmesi uygun görülen ülkeler açıkça yazılıyor, işgal ve ilhakların planları açıklanıyor, hatta haritaları bile çiziliyordu.

“Pancermen Birliği” adlı örgütün 1896’da Münih’te yayınladığı bir broşürde “… Alman çalışkanlığı ve Alman bilimi, güçlü bir Alman yönetimi altında, bir zamanlar eski dünyanın en bayındır ülkesi sayılan bu toprakları [Osmanlı toprakları, Orta Doğu kastediliyor] Reich’ın mülkü haline getirecektir; tıpkı Büyük Britanya’nın Hindistan’da yaptığı gibi” cümlelerinin yer alması, yalnız İngiltere, Rusya ve Osmanlı gibi devletlerin tepkisini çekmekle kalmadı, Almanya’da da bir kaygı yarattı. Alman amaçlarının böyle açık biçimlerde ortaya konması “sakıncalı” ve “tehlike”liydi, dikkat etmek gerekiyordu ve bu yüzden hükümet Pancermen örgütleri denetim almak zorunda kaldı.[76]

Yıllar önce List’in sömürgelerin önemi üstünde durması, sonra Roscher’in[77] bunu sıklıkla tekrarlaması, uzak da olsa her yerde Alman kolonileri kurulmasını, sömürgelerin Alman üretimine pazar olarak açılmak yanında hammadde kaynağı da olduklarını yazması, yayılmacılık ve ilhakçılık taraftarlarını yeterince cesaretlendirmişti. Doğu dilleri profesörü oryantalist Paul Lagarde[78] gibi akademisyenlerin de yayılmacı görüşleri benimsemesi geniş aydın kesimlerinin koroya katılmasını sağladı.

Saldırganlık ve yayılmacılık, karşı çıkılamaması bir yana, tartışılamayan ve üzerinde konuşulamayan bir “ulusal strateji”ye dönüşmüştü. “Karşıt görüşler”, yalnızca, ya emperyalist politikaların ne tip iktidarlarca yürütülmesi gerektiği (örneğin, Weber, çağdışı gördüğü Junker iktidar ve anlayışlarının, liberal burjuvazi iktidar ve anlayışlarıyla değiştirilmesi gerektiğini savunuyordu[79]), ya da nasıl yürütülmesinin daha yararlı olacağı (propaganda gizliliği, söylem tarzı, önceliklerin açıklanmaması, diplomatik biçem vb.) ile sınırlıydı.

1880’li yıllar boyunca çelik üretimi ikiye katlanırken bu arada bir uçurum büyüyordu; 1879’da vergi mükelleflerinin binde beşi ulusal servetin yedide birini elinde bulundururken, 1894’te bu beşte birine yaklaşmıştı (1899’da ise beşte birini geçecekti). Uçurumun büyümesinin anlamı, servetin yoğunlaşması ve bu yoğunlaşmanın kaçınılmaz olarak siyasete yansıyacağıydı. Yani Almanya “dışa açılacak”tı, emperyalistleşecekti.

Bu dönem, “Avrupa’ya dönük” politikadan “dünya politikası”na (Weltpolitik) geçildiği, Alman ordusunun Avrupa’nın en büyük ve en güçlü ordusu yapıldığı[80], Alman donanmasının dünyanın en güçlü donanması haline getirilmek istendiği[81], İngiltere’yi denizlerden sürmenin planlandığı[82], ‘Drang nach Osten’ın[83] hayata geçirildiği, Berlin-Bağdat demiryolu projesinin ele alındığı ve uygulanmaya başlandığı, sömürgeciliğin şart olduğunun açıkça söylendiği bir dönemdir.

Almanya’nın emperyalistleşme sürecinin simgelerinden biri Berlin-Bağdat demiryolu projesiydi.

Deutsche Bank, Dresdner Bank, Darmstädter Bank ve Deutsche Bahn’ın (Alman Devlet Demiryolları) oluşturduğu “Dört D”, Alman yayılmasının ve nüfuzunun simgesi oluyordu.

Sömürge edinme hırsı çok fazla olmasa bile yayılmada fazla zorlanma olmayacaktı. Alman sömürgeciliği gittiği yerlerde önemli bir güçlükle karşılaşmadı. Ele geçirilen yerler çoğunlukla bakir alanlar, buralardaki toplumlar da son derece geri toplumlardı. Kuzey Afrika ve Çin gibi uygar bölgelerde karşılaşılan yerel direnişler ise kolayca bastırılıyordu. İspanya ve Portekiz gibi sömürgelerine sahip çıkma gücü kalmamış “rakipler”in zaten gıkı çıkmıyordu.

“Almanya 1878’de özel teşebbüsün denizlerdeki izlerinden gidip Marshall Adaları’nda kendine bir kömür limanı kurma cesaretini gösterdi. 1884’te Berlin kuzeydoğu Yeni Gine’yi ilhak etti… Ertesi yıl işi, emperyal sancağını Yap Adası’nda dalgalandırıp Karolin Adaları üstünde hak iddia etmeye kadar vardırdı.”[84] İspanya biraz telaşlanıp papaya başvurduysa da, Almanya bütün bu bölgelerde adaları İngiltere ile paylaşma şeklinde anlaşmış olduğu için papanın yapabileceği hiçbir şey yoktu! (Papalık zaten çoktandır kudretini ve etkisini kaybetmişti, bu yüzyılda da en güçlü olan devletlerin hizmetindeydi.)

Ama Almanya’nın elde ettiği sömürgeler verimsiz olmaları bir yana, İngiltere ve Fransa’nınkilerle karşılaştırıldığında çok azdı; “iki büyüğün” yalnız Afrika’daki alanları dörder milyon milkare iken, Almanya’nınki ancak 900 bin milkare kadardı.

BISMARC’IN DÜŞÜŞÜ

Yayılma ve saldırganlığın takozu: ihtiyatlı Bismarck

“Etkili bireyler, akıl ve yeteneklerinin özgün nitelikleri sayesinde, olayların tikel özelliklerini ve belirli kısmi sonuçlarını değiştirebilirler ama başka kuvvetler tarafından belirlenen genel yönelimini değiştiremezler.”

Plehanov[85]

Önceki bölümde süreç özetlendi, Almanya emperyalist olmaya çalışıyordu, oluyordu, olacaktı ama içte “zorluklar” vardı. Yayılmacılığın mekanizmaları Bismarck döneminde ortaya çıkıyor, yayılmacılık daha o zamandan yürürlüğe konuyordu, ama Bismarck, emperyalist yayılma politikalarını maceracı olmayan “gerçekçi” bir temelde yürütmeyi düşünüyor, “dışa açılma”yı o dönemde Slav topraklarıyla sınırlıyor, yalnızca ve özellikle Slav halklarını boyunduruğuna almış bir Almanya tasarlıyordu. Bismarck, parçalanma ve dağılma eşiğinde olan imparatorluklardan yalnızca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun hakimiyet alanlarına yönelik politikayı doğru gördü. Çünkü sanayisi gelişmiş Almanya’nın üretimini, hakimiyet alanlarının büyük bir kısmına sahip olmadan da ihraç edebileceği gibi bir yanılgı içindeydi. Ticaret çağının işleyişine takılmıştı. Madem gelişmiş bir endüstri vardı, ticaret de buna bağlı olarak gelişecek, üretim varsa kaçınılmaz bir şekilde dışsatım da olacaktı. O kadar tutucuydu ki, kesin ve sonuç alıcı “yeni” yöntemlerin gerekliliğini, onların olmazsa olmazlığını kabul edemiyordu. Yırtıcı, gözü kara ve amansız Bismarck devlet-ulusun misyoneri olarak “yeni dönemin” ve emperyalist aşamadaki özelliklerin mantığını kavrayamadığı için devlet-ulus formatının yetmezliğini göremedi, bunun emperyalist olmak için yetersizliğini anlayamadı. Emperyalist olmanın özünü anlayamamıştı. Ona göre “imparatorluk”, “ölçülü ve sağlam” olmalıydı. İlhakçıydı ama bunun bir sınırı vardı. Ortaya ekonomik sorunlar çıktığında bunlar da tasarrufla aşılabilirdi. Oysa “emperyalizmin”, coğrafi sınırlarla, haritalardaki bölgeler ve kıtalarla bir ilgisi yoktu. Sınırsız bir yayılmaya yönelme, sınırlanmayacak bir ilhakçılık, emperyalizmin esas karakteriydi. Bu bakımdan Bismarck tam bir emperyalist değildi, o kafayla da olamazdı.

Osmanlı devletiyle kurulan ilişkiler konusunda da önleyici bir rol üstlenmişti. Almanya Trakya’ya bile girmemeliydi. Türklere zaten güvenilemezdi. Balkanlar ve Anadolu’da demiryolu yapımına soyunan Almanya’yı frenlemeye çalışıyor, Deutsche Bank’ın o dönemdeki genel müdürü von Siemens’e, demiryolu yapımı işinin sonunun kötü olacağı yolundaki kötümser yorumlarını aktararak kaygılarını dile getiriyor, böyle “yanlış” projelerden vazgeçilmesini istiyordu. Osmanlı yakınlaşmasını hararetle savunanlara ve Orta Doğu’ya yatırım yapma isteklilerine sorumluluklarını hatırlatarak onları aynı zamanda tehdit ediyordu. “Girişimciler, riskli, yanlış ve tehlikeli yatırımlarının olumsuz sonuçlarına karşı Alman İmparatorluğu’nun kendilerini korumasını beklememeli”ydiler!

Bismarck’a göre, Osmanlı devleti “dost ve müttefik olmaya değer bir varlık” değildi, anlaşmalar sistemine dahil edilemezdi.[86]

Dış sorunları önemsemek, büyütmek, hatta yoksa yaratmak, Almanya’nın birliğini gerçekleştirmek için yapılmıştı, kasıtlı ve amaçlı saldırganlık, bir dönemin gerekliliğiydi, realpolitikti, yerindeydi, yararlıydı, yararlı olmuştu ama o döneme özgüydü, hep sürdürülemezdi. Dış sorunlar bitmeli, iç durum mükemmel hale getirilmeliydi. Alman Birliği sağlandıktan sonra “barış zamanı” başlamıştı, artık savaştan kaçınmak gerekiyordu. Aslında Bismarck esas olarak savaşçı da değildi, 1849’dan başlayarak onunla simgeleşen “demir ve kan” ya da “kan ve demir” kelimeleri ile olan ünlü sözleri, “savaş hakkında değil, bütçe ve toplumsal olaylar hakkında söylenmişti”.[87]

Bismarck ile Katolik Kilisesi arasındaki çekişmeyi konu alan bir karikatür (1875).

Bismarck’ın, “Doğuya açılım” politikalarını dizginlemeye çalışması projelerin istenildiği gibi yürütülememesine yol açtı.[88]

“Zor”u öne çıkaran, yaptığı her şeyi orduya dayanarak yürütmeyi doğru görmüş pervasız Bismarck, fazla temkinli ve korkak denecek derecede ihtiyatlı olmuştu, Almanya’nın kuşatılması tehdidine de askeri değil, diplomatik yollarla çözüm arıyordu. Askerlerin üst düzeyi, ordunun işlevsizleştiği düşüncesiyle memnuniyetsizdi.

Güçlü iktisadi baskı grupları, hammaddelerin sağlanması ve üretilen malların pazarlanması için aktif bir kıtalararası ve denizaşırı siyaset özlemindeydi.

Bismarck’ın “sistemi”, Alman halkının önemli bir kesimi tarafından tarihi hataların toplamı olarak görülüyordu.

1888 yazında babasının yerine 29 yaşındaki ateşli, hırslı, kompleksli ve hesapsız II. Wilhelm imparator oldu. İmparator da Bismarck’la anlaşamadı. Uyuşmazlığını gizlemedi.

İktidardan uzaklaştırıldığı 1890 yılında Bismarck kendi doğru politikalarının esas olarak gerçekleştiğini de savunuyordu. Ona göre Almanya’nın artık toprağa ve savaşa ihtiyacı yoktu. İmparatorluk artık doygun bir güçtü. Önemli olan artık istikrardı.

Ayrıca savunduklarını tam olarak da başarmıştı. Balkanlarda ve Avrupa’nın doğusunda lingua Franca, bir rakibin dili değil, Almancaydı.[89]

Zaten Bismarck’ın uluslararası alandaki politikacılığı, “Avrupa politikacılığı”ydı. Usta bir diplomat olarak Avrupa’da uluslararası siyasetin ana eksenini belirliyor, “hakem rolü” oynuyor, merkez oluyordu. Ama her şeyden önde gelen amacı, Fransa’yı kıtada (Avrupa’da) yalnızlaştırmak ve zayıflatmak, “Almanya’nın Avrupa’daki hedefleri için” onu etkisizleştirmekti. İttifaklarını da buna göre yapıyordu. Fransa’nın Rusya ile yakınlaşmasını önlemek için hem Rusya ve hem de Avusturya-Macaristan ile özel, gizli ve karmaşık ilişkiler yürüttü, bu ülkelerle etkili ittifak sistemleri kurdu. Hatta Fransa’nın kıta sorunlarıyla ilgilenmesini önlemek niyetiyle (örneğin, -kendisi için en önemli sorun olan, “Almanya’nın birinci ulusal sorunu” olan- Alsace-Lorraine sorunu konusunda kendisiyle çekişemesin diye), Fransa’nın Avrupa dışında oyalanmasını sağlamaya hizmet etmesi için Fransa’nın sömürge siyasetlerini bile desteklemiş, Fransa’nın Avrupa dışında ağırlığının ve etkisinin artmasını örtülü bir şekilde onaylamıştı. Bunun en belirgin örneği de, 1881’de Fransa’nın Tunus’u da alarak Kuzey Afrika’daki topraklarını büyütmesini teşvik etmesi, Fransız sömürgeciliğine destek olmasıydı. Kendisiyle sınırı olduğu için Rusya’ya verdiği önem, ona Bulgaristan üzerindeki nüfuz ve himaye hakkını tanımasına kadar varmıştı. (Buna benzer politikalar elbette Bismarck’a özgü değildi, düşmanlarının hedeflerini “savunmanın”, düşmanlarına “armağanlar” vermenin başkalarınca yapılan başka örnekleri de vardı. Örneğin, İngiltere, Rusya’nın Hindistan’daki İngiliz varlığını tehdit etmesini önlemek ve Uzak Doğu’da, Çin’de Rusya’yla karşılaşmamak için, kendisine zararı dokunmasın diye 1892 yılı sonrasında Çarlığa Boğazları sunmaktan bile çekinmemişti!)

“Almanya’nın güvenliğini garanti almak için, Fransa, Avrupa diplomasisinin ana akımının dışında” tutulmuştu.[90] Almanya’nın Avrupa’daki hakimiyet alanları her şeyden önemliydi ve bu alanlardaki hakimiyet Fransa’yı kıtadan uzaklaştırmakla sağlanabilirdi.

Osmanlı İmparatorluğunun Kuzey Afrika’da elinde tutmakta zorlandığı bölgeler, Bismarck’a göre Almanya için hiç anlamlı değildi ve Fransa’yı Avrupa’nın dışında tutmanın aracı olarak değerlendirilmişti. Bu konudaki “teşvik”, aynı zamanda, Fransa ile İngiltere arasındaki kapışmayı kızıştıracağından dolayı da Almanya için yararlı olacak diye düşünüyordu.

Rakipler (Fransa ve Almanya), Avrupa içinde çatışmamalıydı ama Avrupa dışında birbirleriyle savaşabilirlerdi. Almanya’nın komşuları ise birbirleriyle hiç savaşmamalıydı. Çünkü Almanya, sınırları yakınındaki her savaşın içine çekilirdi. Ayrıca komşular birbirleriyle çok yakın da olmamalıydılar, bu sefer Almanya’ya karşı ittifak yapabilirlerdi.

Bismarck’ın kariyerinin son yıllarında yapılan bir portresi. (Franz von Lenbach)

Osmanlı İmparatorluğuna karşı tedbirli ve kayıtsız görünmesine rağmen Bismarck, sultandan gelen yakınlaşma isteklerine, Londra, Paris ve St. Petersburg’la ilişkilerini zedelemeyecek ölçüde ve o kadarla kalmak şartıyla karşılık vermişti.[91] Çünkü Bismarck’ın Osmanlı topraklarında gözü yoktu ve bir iddiası olduğu yolunda izlenim uyandırmak da istemiyordu. “Osmanlı [toprakları] tek bir Pomeranyalı askerimin bile kemiklerine değmez” demesi bunu kanıtlıyordu.[92] Bulduğu yol, Osmanlıya devlet olarak değil, gönderdiği kişileri sultanın hizmetine sokarak ona “yardımcı” olmaktı. Böylece, kendince suçlanmayı önlemiş, gerektiğinde uzak durma konusunda bir ilişkisi ve sorumluluğu olmadığını iddia edebilecek bir konum kazanmış oluyordu. Berlin Konferansı döneminde, askeri üstünlüğünden büyülenen acemi Sultan Hamid Almanya’ya, Rusya’ya karşı dengeyi sağlayacak bir güç olarak bakmaya başlamıştı. Bismarck’ın “Danışmanlarından Albay Dreysse, sultana Alman askeri misyonunu önermiş ve bu yöndeki bir başvuruyu da Bismarck ilk olarak kabul etmişti”. 1880’de yapılan anlaşma üzerine iki yıl sonra Osmanlı devletine ilk Alman askeri heyeti geldi. Ancak Bismarck bu süreçte, birçok alanda yapılacak anlaşmaları engellemiş, daha sıkı ilişkiler kurulmasına mani olmuştu.[93] Rusları ürkütmemek gerekiyordu.

Aslında Bismarck tarafından önlenen “dünyaya yayılma”, zaten geç kalmıştı. O yüzden Bismarck karşıtları sabırsızdılar. Daha fazla vakit kaybedilmemesi gerekiyordu. “Tarihin coğrafi ekseni (1904) adlı öncü yapıtında Oxford’un ilk coğrafya profesörü olan Hallford Mackinder (1861-1971), imparatorlukların [daha da] yayılabilmeleri için artık bakir toprak olmadığını işaret ediyordu.”[94]

Artık herkes aynı fikirde: “Bismarck’la olmaz!”

“Her tarihi dönemde, varolan ekonomik üretim ve değişim biçimi ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal örgütlenme, o dönemin siyasi ve düşünsel tarihinin üzerinde yükseldiği temeli oluşturur ve o dönemin siyasi ve düşünsel tarihi ancak bu temele dayanılarak açıklanabilir…”

F. Engels[95]

Pısırıklık olarak görülen bu “çekingen” politikalarla Bismarck’ın “Avrupalı” ve “Avrupa’yla sınırlı” Alman imparatorluğu, “olması gereken imparatorluk”, “gerçek bir imparatorluk”, bir “dünya imparatorluğu” değildi ve olamazdı. Ama gerçek imparatorluğun da zamanı çoktan gelmişti.

Bismarck’ın tutucu ve tutuk politikaları Almanya’nın düşlerine ters düştüğü, “Almanya’nın ihtiyaçları”yla örtüşmediği, daha doğrusu Almanya’ya kısa geldiği için, 28 yıllık iktidar döneminden sonra Bismarck’ın siyasi hayatı sona erdi. 1890 yılındaki ekonomik kriz bahane edilerek istifa ettirildi ve görevden uzaklaştırıldı. O da şöyle oldu: Daha önce istifayı hep tehdit olarak kullanmış Bismarck’ın (kendisine memnuniyetsizlik ima edildiği için verdiği) istifası derhal kabul edildi (18 Mart). Bu işe Bismarck dışında kimse şaşmadı! Plan yoktu ama yararlanmazlık da edilmemişti. O güne kadar hiç oyuna getirilmemiş, getirilememiş Bismarck gafil avlanmıştı!

İhtiyacı ve geleceği karşılamaya yönelik yeni politikaların sahibi olmaya istekli kendine güvenen Kayzerin “darbe”sine Bismarck’ın tutunmak istediği dal Reichstag’ın desteğiydi. Ama o meclis, iktidara geldiğinden beri hep zayıflatmaya çalıştığı ve üstelik yok saydığı kurumun ta kendisiydi. Parlamenterler için Bismarck’ın gitmesinde telaşlanacak olağanüstü bir durum yoktu, o zaten zamanını doldurmuştu, hem gitmesine de sevineceklerdi, meclis bütünüyle havalara baktı.

1888 yazında babasının yerine 29 yaşındaki ateşli, hırslı, kompleksli ve hesapsız II. Wilhelm imparator oldu. İmparator da Bismarck’la anlaşamadı.

Bu sefer Bismarck darbe tezgahlamaya kalktı. Bu son girişimi ve yaptığı entrikalar, daha da yalnızlaşmasından başka bir sonuç vermedi. Hatta bunlar, bütün kaynakların üzerinde anlaştığı bir berraklıkla, “istifası”na yönelik onayın güçlenmesini sağladı.

Friedrichsruh’a çekilip üç ciltlik anılarını[96] yazmaya başladığında Bismarck’ın çizgisiyle uyumlu olan bütün kadrolar tasfiye edilecekti. İmparator, yeni dönemin emperyalist politikalarına hizmet edecek, edebilecek insanları bulmakta da hiç zorluk çekmedi. Zaten bu günü beklemekte olanlar ‘göreve hazırız’ diyorlardı.

Adı darbe olmamakla birlikte Almanya, emperyalist yayılmacılığını hayata geçirebilmek için bir tezgah yapmak zorunda kalmıştı. Ama “darbe” başarılı oldu, sonuç alınmıştı.

Ve bu Bismarck için kabul edilemez, kaldırılamaz ve katlanılamaz bir durumdu. Çekilmek zorunda kalmış Bismarck’ın dengesi bozuldu, uyuyamaz oldu, “birçoklarına göre cezasını bulmuştu” ama o “disiplin abidesi adam” artık bir morfin bağımlısıydı.[97] Freud’un izleyicilerinden Harold D. Lasswelle’e göre, o zaten bir histeri hastasıydı.[98]

Bismarck’ın görevde kalmamasının, Almanların çoğunu görevde kalmasından daha mutlu edeceği (ve sonra da ettiği) çok açıktı. Anısı önemliydi ve önemli kalacaktı, ama savunduklarına Almanya’da bir yer bulmak mümkün değildi artık. Bir “ulusal kahraman” olarak adı elbette anlamlıydı, o dönemde henüz doğmamış Almanlarca da bilinmeliydi. Bu konu, Almanya’nın her kentinde bir sokağa ya da alana ama çok yere bu adın verilmesiyle çözüldü.[99] Okul tarih kitaplarında kapladığı yer, şükran duygularını karşılamaya fazlasıyla yeterdi.

Bismarck’ın gölgesi ve izleri, yalnız Almanya coğrafyası, yalnızca Avrupa’nın doğusu ve Avrupa’nın bütünü için değil, bütün dünya için de anlamlı ve kalıcı oldu.

Bir İngiliz gazetesinde Bismarck’ın düşüşünü betimleyen karikatür (Sir John Tenniel, 29 Mart 1890).

İmparator, saldırgan bir dış politika izleyeceği kesin olan Prusyalı Prens Bernhard von Bülow’u (1849-1929) önce dış politikadan sorumlu devlet bakanı (1897), sonra şansölye (1900) yaptı. Von Bülow’un babası Bismarck’ın dış politikadan sorumlu bakanıydı ama kendisi, babasının tersine, Bismarck’a ters düşmüştü ve “çoğunluğun istediği”ni yerine getirecekti. Yıllar önce parlamentoda “başka devletlerden geri kalmamak zorunda olduklarından” söz ettiği ateşli konuşmasında (6 Aralık 1897), hem saldırganlığın kışkırtıcısı, hem de bunu kendisinden başka kimsenin yapamayacağı izlenimini vermeye çalışarak yeni göreve aday olmuştu. “Almanya’nın [da] çıkarları Doğu Asya’da”ydı, “Alman girişimciler, Alman misyonerleri, Alman malları, Alman gemileri, Alman bayrağı başka devletlerden geride kalmamalı”ydı. “Almanya’nın da güneşte yerleri olmalı”ydı ve Almanya “güneşteki yerini almaya kararlı”ydı!

Ancak von Bülow -Çin’de ve Uzak Doğu’da topraklar ele geçirmek gibi- birçok “başarı”ya imza attıysa da yeterli bir kıvraklığa ve dirayetli bir kişiliğe sahip olmadığından dönemini bulanıklıklar içinde geçirdi. Bülow’dan esas istenen, düşüncesiz ve dengesiz davranışları yüzünden imparatorun küçük düşmesini önlemesiydi. Politika dışına itilmesi de bunu yapamamasından dolayı oldu; II. Wilhelm’in The Daily Telegraph’da yayımlanan söyleşisindeki gafları[100] onun sonunu getirecekti (1908). Çünkü yayımlanmasını engellememiş, önlem almamış ve imparatorun sözlerinin herkes tarafından öğrenilmesini “sağlamıştı”!

Eksik ve dayatmalı “birlik”, ne kadar birlik?

“… Alman birliğinin kendisi, tehlikeli bir ayrılık, anlaşmazlık ve hatta bazı durumlarda iç savaş sorunuydu”

                                   Engels[101]

“Alman Birliği” sağlanıyordu ve önemli ölçüde sağlanmıştı, ama birliğin içinde yer alanların çoğunluğu aslında bu birliğe ve böyle bir birleşmeye istekli değildi. Birliğin önemini ve yararını kabul edenlerin ve savunanların bile “birliğe” gönüllü olmaması, geleneksel despotik yöntemlere duyulan tepkiler ve “zor”un kullanımının yüceltilmesi ve pervasızca savunulmasındandı. “Birlik” rahatsız bir birlik olmuştu ve özgürlükler bakımından da hiç güven vermiyordu. Ancak bunlar birliğin “uygulayıcılarının” dikkat etmek ve görmek istemediği şeylerdi. Engels’in belirttiğine göre, Rusya’ya komşu bölgelerde, örneğin “yarı Alman bir kent olan Prag”da, “Rus kamçısı, Alman özgürlüğünden iyidir” sözü herkesin dilindeydi.[102] Bu huzursuzluğu, uç noktada olmakla birlikte gerçekçi bir şekilde, bir İngiliz tarihçi şöyle ifade ediyor: “1871 yılında ‘birleşme’ olarak gerçekleşen şey, Alman milliyetçiliğinin herhangi bir tomurcuklanmasının sonucu veya ifadesi değil, dışlanmış bir Avusturya’yla rekabet halindeki Prusya’nın yayılmacılığının ve Prusyalı olmayan Almanya’yı sömürgeleştirmesinin bir biçimiydi.”[103] “1850’lerde yaşanan ve Kırım Savaşı ile İtalya’daki sorunları da içeren bir dizi gelişme sonucunda güçsüzleşmiş Avusturya” istismar edilmişti, ediliyordu!

Birliğe vurulan Prusya damgası, Birlikteki Prusya ayrıcalıkları, Prusyalılar dışında herkesin tepkisini çekiyordu ve bu durumun değişme şansı yoktu. Birlik, demokrasi kurallarının ve anayasalcı anlayışların çiğnenmesiyle gerçekleşmiş, sonradan onaylanması söz konusu olmamıştı, hatta bu konuda onay istenmiş gibi bir tavra tenezzül bile edilmemişti. Sonuçta, “birleşenler” için eşitlik ve gönüllülükten söz edilemezdi.

Reichtag gerçekte göstermelik gibiydi. Yetkili ve inisiyatifli olması gereken bu kurum,  şansölyeyi, bakanları, devlet sekreterlerini ve atamaları, ne denetleyebiliyor, ne de -gerektiğinde- önleyebiliyordu.

İmparatorluğun ilanından yirmi yıl sonra kesinleşecek olan devletin bayrağı için önerilen, 19. yüzyıl başındaki ulusal cereyanın siyah-kırmızı-sarı olan bayrak renkleri değil -ki bu renkler 1848 Devriminin de bayrak renkleridir-, Prusya’nın siyah-beyaz olan kendi renkleridir (bu iki renge sonradan kırmızı da eklendi).

Ayrıca Güney Almanya, Bavyera ve Avusturya, kendileri aslında zora karşı olmadıkları, zorun kullanılmasını özünde yanlış bulmadıkları halde, “zorun sahipleri”yle uyuşamayacaklarını düşünüyorlardı. Zaten hiçbir zaman uyuşamamışlardı da.

Alman Birliği, “Avusturya ulusları” için ise “Almanlaştırma”dan başka bir şey değildi. Bu ülkelerdeki Almanlar Almanlıklarına dört elle sarılırlarken, Almanlaşmak istemeyen Macarlar, Çekler, Bohemyalılar, Slavlar, İtalyanlar, Birliğin içinde yer almak istemediklerini açıkça gösteriyorlar, Birliğe, Almanya’ya, Almanlaşmaya direniyorlardı. “Uluslar hapishanesi” sahibi Avusturya, Almanya’daki Birlikçilerle Avusturya’daki Almancıların eğilimlerine karşı olarak bu konuda kendi uluslarıyla uyum içindeydi. Bu yüzden Avusturyalı halkların ulusçuluğu, yükselen ve ürkütücü olan “Birlik” yüzünden, Avusturya hakimiyetini tercih ediyor, ondan yana oluyordu. Bu karmaşık ırkçı-ulusçu-baskıcı karşıtlıklar ve sarmaldan yararlı çıkan Avusturya’ydı, uyruğu altındaki halklar üzerinde kültürel ve siyasi hakimiyetini bu sayede bir süre daha sürdürebilecekti.

Ve işçi hareketi…

“Bismarck’ın SPD’ye karşı yürüttüğü kampanya sadece sosyalist zihniyeti tasfiye etme girişiminde başarısız olmakla kalmadı, aynı zamanda sosyalizmin 1913 itibarıyla en güçlü unsur olarak Reichsstag’daki nihai yükselişine de katkıda bulundu.”

S. J. Lee[104]

1848 Devrimlerinde yükselen işçi hareketinin karşıdevrim tarafından ezilmesi, Bismarck döneminde önemli bir işçi sınıfı direnişi ortaya çıkmasını önleyememiş, yaygın bir muhalefetin oluşmasını engelleyememişti. Baskılara direnme, Fransa ile savaş söz konusu olduğunda savaşa karşı çıkma, yeni yasalar tasarlandığında büyük eylemlere girişme; bunlar bu dönemde de hiç eksik olmadı. Sosyalistler Yasası (Ekim 1878) bu yükselmeye karşı bir önlem olsun diye gerekli görüldü. İmparatora karşı düzenlenen suikast bahane edilerek kotarılmış baskı yasası yüzünden birçok işçi önderi ve devrimci aydın Almanya’dan kaçmak zorunda kaldı.[105]

Yasaklar ve sansür sınır tanımaz bir pervasızlıkla uygulandı. Ülkede çıkan 47 gazeteden 45’i yasaklandı.

Marx ve Engels, Alman işçi hareketinin Avrupa’daki sosyalizme en yakın işçi hareketi olduğunu düşünüyorlardı.

Prusya aristokrasisinin temsilcilerinden Robert Viktor Puttkamer (1810-1900; Bismarck’ın karısının ailesindendi), başbakan yardımcısı ve içişleri bakanı olarak kitlesel davalar açılması için uğraştı.

Bismarck’a göre devlet, muhalefete karşı uygulamalarında “nefsi müdafaa” yapıyordu ve bunu yaparken kimse devleti “araçların seçimi dolayısıyla suçlayamaz”dı. Bütün sendikalar kapatıldı.

Bismarck’ın çare olarak düşündüğü önlemler, Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nde (SAP) bir bütün olarak disiplinin ve amaçlı direncin gelişmesine katkıda bulundu. Bu fark edildiği zaman da Bismarck baskıyı “devlet sosyalizmi” ile hafifleterek dengelemeye çalıştı. Buna rağmen, ilerlemeler ve kazanılan yeni mevziler, işçiler tarafından, Bismarck’ın cömertliğine ve iyi niyetine değil, SAP’ın yaptığı baskılara yoruluyordu.

Bismarck işçi mücadelelerine baskıyı bir iç sorun olarak ele almadı, bu konuda “uluslararası” ve devletlerarası bir ortak tutum da gerekiyordu. Devrim yalnız Almanya’yı değil, “herkesi” tehdit ediyordu. Devrime karşı olan devletlerle birlikte hareket etmeyi de planladı ve 1872’de Avusturya ve Rusya hükümetleriyle Dreikaiserbundu (“Üç İmparator Birliği”ni) kurdu. Buna göre, üç hükümet, sosyalizme ve benzer radikal akımlara karşı alınacak önlemlerde işbirliği yapmaya sorumlu kılınıyordu. Ayrıca bununla monarşiler arasında bir dayanışma ve dayanışmanın şartı olan barış da yaratılabilirdi.[106] “Kutsal ittifak” modeli üzerine kurulan bu birlik, dış politika açısından da bir anlam taşıyordu, hem Fransa’yı dışladığı ve tecrit ettiği için yararlıydı, hem de Rusya-Fransa yakınlaşmasının önünü kesmeye yarıyordu. (Almanya, 1879’da Avusturya ile yaptığı anlaşma ile Bismarck’ın “Avrupa sistemi”nin temelini kurmuştu. Rusya’nın uzaklaştırılması ve İtalya’nın çekilmesi, birliğin “Üçlü İttifak”a dönüşmesini sağlayacaktır.)

İşçilerin esinlerini H. Heine’den aldıkları Kilise karşıtı mücadele, ancak yüzyılın sonunda geniş etki yapacaktır.

İşçi sınıfının, Heine’nin heykelinin dikilmesi söz konusu olduğunda içine çekildiği çatışma Yahudi düşmanlığı ile ilgiliydi. İşçiler ve devrimciler doğal olarak Yahudi düşmanlığına karşıydılar ve Yahudi Heine’yi savunmak gerekince bu konuda ateşli bir hale geliyorlardı. Almanya böylece, “hem Yahudi, hem ayaktakımının şairi, hem bozguncu ve düzen bozucu, hem de Almanya düşmanı Heine” için ikiye ayrıldı.

Alman sosyal demokrat işçi hareketinin kurucularından “Prusyacı” Ferdinand Lasalle (1825-1864).

Heine’nin Kış Masalı, Enternasyonal’in kutsal kitabı gibiydi. Yöneticiler, kitle karşısındaki konuşmalarına Kış Masalı’ndan dizelerle başlarlar ya da konuşmalarını onlarla bitirirlerdi.

19. yüzyıl Almanya’sının devrimci gelişme açısından bir özelliği, Alman işçilerin kitle hareketlerine, Avrupa’da zaman bakımından aşağı yukarı en son katılanlardan olmalarıdır. Bunun esas nedeni, işçi sınıfının Almanya’da 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkmasıdır. 1830’da kırsal bölgelerde yaşayanların kentlerde yaşayanlara oranı 1:4 iken, 1860 itibarıyla bu oran 2:3, 1882’de 3:2, 1895’te 4:1 olmuştu.

Bu yüzden Büyük Fransız Devrimi dönemi ve hemen sonrasında Almanya’da işçi hareketleri olmamış, Almanya Devrimle, aynı zamanda, işçi sınıfının sayısal yetersizliği yüzünden birleşememişti. Ancak bu gecikmenin büyük yararları da olacaktır. Birincisi, işçi sınıfının kısa sürede sayıca artmasının sonucu olan hızlı politikleşme ve buna bağlı olarak ortaya çıkan çarpıcı siyasal gelişmelerdir. Köylük bölgelerden kentlere akan kitlelerin siyasetteki yansıması, devrimci partinin hem ortaya güçlü bir şekilde çıkmasında, hem de sürekli büyük artış gösteren oylarında görülmüştür. SAP’ın 1880’lerin sonunda (ilk girdiği seçimde, 1887) 500 bine yakın olan oyu, 90’da, dört kata yakın artıp 1,5 milyona yükseldi. İkincisi, Avrupa’da yüzyılın ortalarına doğru başlayan ve esas olarak yüzyılın ikinci yarısında etkisini gösteren işçi mücadelelerinin, özellikle İngiliz ve Fransız işçilerinin mücadelelerinin çok pahalı olan tecrübelerini değerlendirebilme ve kullanabilme ayrıcalığına Alman işçi hareketinin sahip olmasıdır. Çoğu kaçınılmaz olan Avrupa işçi mücadelelerindeki acemilikler, hatalar ve yanılgılardan kaçınma olanağı, başka hiçbir işçi hareketinde bulunmayan bir avantaja dönüşmüştür Almanya’da.

İşçi hareketlerinin geç ortaya çıkmasına karşın Avrupa’nın ilk sosyalist partisi[107] de 1885’te Almanya’da doğmuştu. Bismarck tarafından kapatılması, bu partinin yükselişini önleyemeyecekti. Bismarck’ın hesap edemediği, büyük sanayileşme hamlesinin hızla bir işçi sınıfı yaratacağı, bu sınıfın kendi siyasal örgütlenmesini kurabileceği ve bu örgütlenmenin baskılara karşın gelişebileceğiydi.

Hata ve öngörüsüzlük o derecedeydi ki, SAP’a baskılar, bırakalım partinin engellenmesini, 1891’de (Erfurt’ta) SPD adını almış partinin[108]1913’te Reichstag’da en büyük parti olmasına yol açacaktı. (Partinin 1912 seçimlerinde aldığı oy 4 milyonun, 1914’teki üye sayısı bir milyonun üstündeydi; seçimde oy oranı seçmenin üçte birinden, parlamentoda milletvekili sayısı ise yüzden fazlaydı.)[109]

Ayrıca Alman işçi hareketi, bu nicel gelişmenin yanı sıra, 19. yüzyılın sonunda Avrupa’daki bütün diğer işçi hareketlerine göre teorik ve kültürel bir üstünlüğe sahiptir. “Rusya hariç, bütün Avrupa sosyal demokrat hareketi içinde Marksizm ile görece en yakın teması kurmuş ve ondan görece en fazla etkilenmiş olanı, Alman sosyal demokrasisidir.”[110] Alman felsefesinin, bilimsel sosyalizmin kaynaklarından biri olmasının bir sonucudur bu üstünlük aynı zamanda.

Bu sayede, Alman işçi hareketi, teorik, siyasal ve ekonomik mücadeleleri birleştirebilme yeteneğine de sahip olmuştur. Bunların sonucu olarak SPD, diğer Avrupa devrimci partilerine oranla en etkili ve en gelişmiş hareketleri yönlendiren parti olarak II. Enternasyonal’de en fazla itibarı ve ağırlığı olan partiydi. Ayrıca Marksizmin II. Enternasyonal’deki etkinliği de Alman devrimcilerinin varlığı ve yönlendirmeleri sonucuydu.

Bütün bunlar yüzünden Marx ve Engels, Alman işçi hareketinin Avrupa’daki işçi hareketleri içinde sosyalizme en yakın işçi hareketi olduğunu ve Alman işçilerinin siyasi mücadelede Avrupa’da en başarılı olacak işçiler olacağını düşünüyorlardı.[111] Komünist Partisi Manifestosu’nda Almanya’nın, “17. yüzyıl İngiltere’si ve 18. yüzyıl Fransa’sındakinden çok daha gelişmiş bir proletarya” tarafından yapılacak devrimlerin eşiğinde olduğunu yazmışlardı.[112] Nitekim öyle de oldu, Alman sosyal demokrasisi 1875 ile 1914 arasındaki dönem boyunca dünya işçi hareketinin başını çekecekti.[113]

Bütün bunlara karşın Wilhelm Liebneckt’e göre Almanya’da tek tek işçiler “ekonomik ve siyasal eğitim bakımından İngiliz ve Fransız işçilerinden çok çok geri”ydi. Bunun, Bismarck’ın açıkça, okullarda “okuma-yazma ve biraz hesap dışında” başka bir şey öğretilmemesini buyurması ve uygulatmasıyla ilgisi vardı elbette. Bismarck müfredatlarda “tarih, coğrafya ve doğa bilimlerine hiç yer verilmemeli” diyordu.

19. yüzyıl sonunda parlayan ve Lenin’in önderliğinde ilerleyen Rus Devrimi, Alman devrimci hareketinden hem çok etkilenecek, hem de bu etkilenmeyle Alman devrimci mücadelesinden çok yararlanacaktır.

Alman işçi hareketi, sanayi ülkelerindeki işçi hareketlerine göre gecikmesini adeta telafi etmek istercesine köklü ve yaygın bir gelişme de göstermiş, bunun sonucu olarak etkileri büyük olmuştur. Almanya’nın temel özellikleri olan devletçi eğilimlerle Hıristiyanlık, hem işçi hareketlerinden etkilenmiş, hem de işçi hareketlerini etkilemiş ve işçi hareketleri içinde yansımalar göstermiştir. Devlet tarafından korunması öngörülen sosyalist çizgi ile Hıristiyan sosyalizmi olarak adlandırılan yeni akımlar ortaya çıkmıştır.

Alman sosyal demokrat işçi hareketinin kurucularından “Prusyacı” Ferdinand Lasalle (1825-1864), Marx’ın deyişiyle “Alman işçilerini on beş yıl süren uykularından uyandırmış” olduğu halde ve uyandırmış olmasına rağmen, sonradan işçi hareketi ve sosyalizmi devletle birleştirmeye çalışan ilke değişikliklerini gündeme getirmişti. İyi bir hatip ve etkili bir eylemci olan Lasalle yoksullara devletin yardım etmesini, bunun için de parlamentolarda işçilerin büyük çoğunluklar oluşturarak devleti buna zorlamasını, sonucunda da devletin yoksulların çıkarlarını savunan ve özgürlükleri uygulayan bir hale geleceğini savunuyordu. Ona göre devlet (Marx’tan farklı ve Marx’a ters olarak), egemen sınıfların baskı aracı değildi. Bu yüzden, devletçi olma temelinde Bismarck’la birleşmiş olduğu yorumlarıyla değerlendirilecekti.[114]

Burjuvalaşmış Prusyalı Junkerlerin ideologu Johann Karl Rodbertus (1805-1875), açıkça “Prusya devlet sosyalizmi” tanımını kullanarak çarpıcı görüşler ileri sürmüştü. Bismarck’ın Prusya hakimiyetindeki ve “zorla Birlik”ini çok olumlu bulan işçi hareketi önderlerinden Johann Baptist Schweitzer (1833-1875), “burjuva demokrasisine boş verelim”, “yukarıdan/tepeden sosyalizmi getirelim” diyordu.

Mainz başpiskoposu Wilhelm Emanuel Freiherr von Ketteler’in (1811-1877) öncülüğünü, sözcülüğünü ve teorisyenliğini yaptığı dinci akım ise, döneminde, hem Katolik Kilisesini ve hem de işçi hareketini büyük ölçüde etkiledi, sonradan gelişecek olan Kilisenin sosyal faaliyetlerinin de yaratıcısı ve başlatıcısı oldu.

Din adamı Adolf Stöcker’in kurduğu bir parti sosyalizme yönelen işçi kitlelerini Kilise çerçevesi içine hapsetmeyi amaçlıyordu.

Drang nach osten – “Drang nach nahosten”

“İmparatorluk Almanya’sı sıcak denizlere, etkisi altına aldığı Osmanlı ülkelerinden geçireceği demiryoluyla inmeyi planlıyordu. Politikacılar, kitle kuruluşları, tabii bu kârlı işin hesabını tutmuş olan işadamları ve ordu, yüzyılın teknik harikası saydıkları bu demiryolunun Almanya’nın candamarı olacağı düşüncesinde birleşiyorlardı.”

İ. Ortaylı[115]

1890 sonrası dönemdeki bütün sanşölyeler Bismarck çizgisinin dışında bir yol izlediler. Ordu komutanları yeni uygulamalardan umutluydular ama aynı zamanda da sabırsızdılar. Temeli Prusya’nın baskıcı anlayışlarıyla örülmüş monarşinin ve seçkin yöneticilerin otokratik gelenekleri, parlamenter demokrasinin hakkı olan tavizlerle bağdaşamazdı ve bağdaşamıyordu. Hakim sınıflar tabandan yükselen bir baskıyla karşı karşıyaydı ve devrim tedirginliği yaşıyorlardı. Reichstag’da insiyatifin ve kontrolün sosyalistlerin, ilericilerin ve liberallerin eline geçmesinden korkuluyordu. Büyük sanayi hamlesinin hızlı ve aşırı derecede büyüttüğü işçi sınıfı, feodal sınıf anlayışlarından, imkan olduğunda bir gerici darbenin yasama gücünü yok edeceğinden, oy haklarının ellerinden alınacağından vb. kaygı duyuyordu. Geniş orta sınıflar parlamenter demokrasiye bel bağlamışlardı ama kötümserdiler. Gerilimin siyasal ortamı tıkamaya başladığı bu şartlarda imparator, dış sorunları öne çıkararak iç baskıları gevşetmeyi doğru görmeye başladı. Bismarck’ın “düşmanlara” ve “milliyetçiliğe” dayanarak iç sorunları “çözme” anlayışı hortlamış, iç sorunların tartışılması tavsamıştı. Almanya kıtasal bir güç olmaktan çıkar ve bir dünya gücüne dönüşürken ülke ayrıntılar üzerinde oyalanamazdı.

Ancak sorunlu olan bir şey vardı, Almanya’nın bir dünya gücü olma, bir dünya gücü gibi davranma çabaları çok beceriksizce, kaba, fazla saldırgan, ölçüsüz ve aşırıydı. Bismarck, Almanya’nın ihtiyacı olan uzun menzilli yayılmacılığa uzak durmakla doğru yapmamıştı ama sonrasında “doğru” politikayı uygulayanlar ayarı tutturamayarak daha kötüsünü yapacaklardı.

Diğerleri gibi Almanya da emperyalistti ama batıcı ve ürkütücü şeylerden kaçınma yeteneği hiç yoktu. Kötü ve saldırgan görüntüsünü gizlemeye sanki ihtiyaç duymuyordu. Geç kalmış sömürgeci olarak Afrika’nın güneyinde yerli halklara, Herero ve Nama toplumlarına uyguladığı soykırım birkaç yıl içinde bu halkların nüfusunun yarıya inmesine yol açacaktı.[116] Engellere ve işini zorlaştıranlara karşı hiç görülmediği kadar sert ve acımasızdı.

Almanya Konfederasyonu’nun (1866-71) ve Alman İmparatorluğu’nun (1871–1918) bayrağı: Siyah-beyaz-kırmızı.

En büyük güç olmayı hedefleme, düşmanlar üretmişti. Dünyanın en büyük donanmasını ortaya çıkarmaya çalışırken kara ordusu ve birçok başka şey biraz ihmal edilmişti. Silahlanmaya, savaşa ve savaşmaya önem verme, diplomasinin bir kenara atılmasını getirmişti (zaten Bismarck’ın gidişiyle birlikte “diplomasi” de bitmişti). Aklın yerini çok zaman duygular almıştı. Yeterince hazırlık yapmak ve gerektiğinde geri çekilmek konularında zaaflar ortaya çıkmıştı. Çok cepheye bölünme, başarı şansını yok etmişti.

Emperyalist olarak girgindi, güçlüydü ama eksikliydi.

“Ölçülülük” Bismarck’tı, ondan sonrakiler ise biraz bile olsa ölçülü olamayacak kadar frenden yoksundular.

Giderilemeyen olumsuz özellikler, emperyalistler arası savaşlarda Almanların hep yenilmesini doğuracaktı.

Dipnotlar

[1] Bu çalışmanın ön yazıları denebilecek olan iki yazımız Bilim ve Gelecek dergisinde daha önce yayımlanmıştı. Birlikte okunması yararlı olacaktır. “1830 ve 1848 Devrimleri, Almanya’da Devrim ve Karşıdevrim”, sayı: 123, Mayıs 2014, s.44-54 ve “Almanya Nasıl Almanya Oldu? Ya da Bismarck ve Tarihte Zorun Rolü”, sayı: 124, Haziran 2014, s.46-53.

[2] Kurucusu hukukçu Friedrich Carl von Savigny (1779-1861) olan akım, Volksgeist’ı (“halk ruhu”nu) yüceltiyor, yasaların tarihten gelen kitle eğilimlerine uygun olması gerektiğini savunarak hukukta halk kuyrukçuluğu yapıyordu. Akımın öncüleri Prusya hukukunun yaratılmasında görev aldılar ve yetkinleştirilmesinde de önemli roller oynadılar.

[3] Sonradan Hitler’in kendine yakıştıracağı, “toplumun ulu önderi” anlamındaki “Führer” sözcüğü ve kavramını yaratanlar Alman romantikleriydi.

Alman İmparatorluğu’nun sınırları (1871–1918).

[4] Johann Gotlieb Fichte, Napoleon saldırganlığına ve Fransız işgaline karşı olduğu gibi, her türlü diktatörlüğe de karşıydı. Ancak Fichte, Cermen yayılmacılığı ve dağılmacılığı yüzünden Alman dilinin geniş bir coğrafyada konuşuluyor olmasına dayanarak sınırların dilsel olmasını bile savunmuştu. 1807-1808’de kaleme aldığı Alman Ulusuna Söylevler, Alman ulusçuluğunun ilk bildirisidir. Fichte burada, Almanların “ırk saflığı”nı en çok korumuş millet olduğunu da belirtiyordu.

[5] Shakespeare çevirileriyle tanınan August Wilhelm (1767-1845) ve Friedrich (1772-1829) von Schlegel Alman romantizminin seçkin adları arasında yer almışlardı. Üniversitede verdikleri dersler, aralarında Heinrich Heine (1797-1856) gibi sonraki dönemin ünlüleri olacaklar da bulunmak üzere aydınlar ve sanatçılar arasında çok ilgi görüyordu.

[6] Friedrich Wilhelm Schelling (1775-1854), üniversitelerde dersleri ilgiyle izlenen zamanının ünlü filozofuydu. Konularını siyasetle ilişkili olarak ele alması, Engels, Bakunin gibi siyasete ilgi duyan genç aydınların derslerine girmesini sağlıyordu. 1841’de Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm (1795-1861) tarafından Hegel felsefesinin etkisinin kırılması için Berlin’e çağrılmıştı. Orta Çağ özlemlisi, Alman romantizminin koruyucusu ve dinci kral, aydın özellikleriyle Alman düşün dünyasını biçimlendirmeye çalışıyordu.

[7] Egmond, aslında tarihsel olarak çekingen, korkak ve silik bir kişilik olmakla birlikte Goethe tarafından, İspanya’ya başkaldıran bağımsızlıkçı ve mücadeleci bir kahraman olarak yazılmıştır. Sonradan, 18. yüzyıl liberalizmini simgelediği, insan özgürlüğünü, insanın gelecekle ilgili girişimlerini karşılayan tipleme olduğu yorumlarının yapıldığı Egmond, Beethoven’ın önemli bir operasına da ad ve konu olmuştu.

[8] Otuz Yıl Savaşlarının dirayetsiz komutanı soyguncu ve yağmacı Wallerstein’ı Schiller bilge bir askere dönüştürmüştü (bkz. “Otuz Yıl Savaşları”, Bilim ve Gelecek, sayı 95, Ocak 2012, s.62). Marie Stuart ise monarşinin bir kurbanıydı.

[9] Romantizmin önemli adları arasında girecek Prof. Ernst Moritz Arndt’ın (1769-1860) üniversitedeki görevi 1820’den 40’a kadar elinden alınmıştı. Sonraları Fransız düşmanı olarak ünlendi. Hitler’in sarılacağı “Reich” kavramına özel anlamını yükleyen kişiydi.

[10] Prusyalı Johann Gottfried Herder (1744-1803), filozof, ilahiyatçı ve edebiyat eleştirmeniydi. Eski Alman diline ve mitolojiye ilgisiyle köklere yönelme konusunda aydınları etkiledi ve Alman kültürünün oluşumuna katkılarda bulundu. Geçmişteki “Alman Altın Çağı”nı ortaya atan Herder, yakın dönemlerde (21. yüzyıla doğru ve iki Almanya’nın birleşmesi günlerinde) tekrar önem kazanan “Volk” kavramının da yaratıcısıydı. Eğitime ve kültüre verdiği önem, geniş bir toplumsal paylaşım konusu oldu, onaylandı. Klasisizme düşmanlığına, aydınlanma akılcılığına uzaklığına ve Kant’a olumsuz eleştirel yaklaşımına karşın Avrupamerkezciliğin ilk eleştirisini yapan aydın olarak da bilinir (bu konuda bkz. Robert Bernasconi, “Herder’in Avrupa-Merkezcilik Eleştirisi”, Irk Kavramını Kim İcat Etti? / Felsefi Düşüncede Irk ve Irkçılık, Metis Yayınları, İstanbul 1999, s. 66-99).

[11] Heinrich von Kleist (1777-1811), oyun yazarı olarak tanındı, önemli öyküleri de vardır. Ünlü romanı Michael Kohlhaas dönemini çok etkilemiştir. Kahramanı, haksızlığa uğrayan ve hakkını aradığı için başına işler gelen ancak her şeye rağmen mücadelesine devam eden bir köylüdür. (Türkçesi için bkz. Cumhuriyet, İstanbul 1999)

[12] Eserlerinde Novalis adını kullanan ve bu adla bilinen Friedrich von Hardenberg (1772-1801), ilk romantiklerin şairidir. Evleneceği genç kızın zamansız ölümüyle hüzünlü, melankolik ve mistik bir ruh haline girmişti.

[13] Oyun yazarı Franz Grillparzer (1791-1872), Weh dem, der lügt! (“Yalan Söyleyenin Vay Haline”, 1838) adlı oyununda Hıristiyanlık öncesi Cermen soylarının kutsanması ve yüceltilmesiyle alay etmişti.

[14] Okültizm, simya ve büyü düşkünlüğü bu akımların idealist-metafizik özelliklerini gösterirken, bunların arasındaki “Coşkunluk” akımı (Sturm und Drang), Alman düşün ve sanat dünyasında çok uzun süre kalmamasına karşın, Almanlık ve gelenek-geçmiş üzerine kurulu Alman ulusalcılığını etkileyen en önemli akım olarak tarihe geçti.

[15] Davies, s.385.

[16] Burada Goethe, sanat eseri olarak etkilendiği katedral dolayısıyla “Gotik’in eskiden sahip olduğu kötü ünü değiştirmeye ve bunu [katedrali] ulusumuzun Alman mimarisi olarak savunmaya başladım” demişti. Bkz. Von deutscher Baukunst, 1782, 16 sayfalık kitapçık; akt. James, s.50.

[17] Sidney Finkelstein, Besteci ve Ulus / Müzikte Halk Mirası, Pencere Yayınları, İstanbul 1995, s.235-36.

[18] Sidney Finkelstein, Müzik Neyi Anlatır, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, s.66-69;

[19] Anatoli Lunaçarski, Sosyalizm ve Edebiyat, Yön Yayıncılık, İstanbul 1993, s.60.

[20] Örneğin, Alexander Dumas (pére), Michel Zévaco.

[21] Eric Hobsbawm, Haydutlar, Logos Yayıncılık, İstanbul 1990, s.115.

[22] Aynı eser, s.9. Geç Orta Çağda, düzenli ordulara geçişle silahlı güç olarak önemini, burjuvazinin ortaya çıkışıyla ekonomik temelini kaybeden şövalyelik kurumunun mensupları bütün Avrupa’da soyguncu ve haydut olmuşlardı.

[23] Tantrizm, insanla evren arasındaki ilişkiyi gizemli ve büyülü söylemle sunan öğreti; teozofizm ise insansı ve insan dışındaki ilahi hikmet öğretisi.

[24] En ünlü imparatorları I. Friedrich (Barbarossa), VI. Heinrich ve II. Friedrich olan Staufer Hanedanı (Hohenstaufen) döneminde imparatorluk İspanya ve Sicilya’dan Baltık’a kadar çok geniş topraklara hükmediyordu. İmparatorların gözü pek, yenilikçi ve kültürlü olmaları, Papalıkla çatışmaları, dönemin özellikleriyle ve şövalyelik kültürüyle birleşerek söylencelerin doğmasını sağlamıştı.

[25] Yunan mitolojisi düşkünü ve (Osmanlıya karşı) Yunan “bağımsızlık savaşı”nın fedaisi İngiliz şair Lord Byron (George Gordon Noel, 1788-1824), aydınların gözdesidir. Byron çevirmeni Elise von Hohenhausen’in (1789-1857) Berlin’deki “salon”u, gelmek isteyenleri içine alamayacak ve geri çevirecek kadar dolmaktadır. Cereyana kapılmış delikanlı Heine’nin o günlerde salondaki unvanı “Alman Byron’u”dur.

[26] Bu konuda bilgi için bkz. Carlo Ginzburg, “Cermen Mitolojisi ve Nazizm”, Efsaneler, Amblemler, İzler / Morfoloji ve Tarih, Kırmızı Yayınları, İstanbul 2007, s.253-288.

[27] Jacop (1785-1863) ve Wilhelm (1786-1859) Grimm kardeşler, sonradan Marchenstrasse adı verilecek olan 600 kilometrelik bir güzergâhta masal derlemeleri yapmışlardı. Derledikleri masallar, yalnızca Alman mitolojisinin öne çıkmasına hizmet etmekle kalmadı, Alman ulusçuluğunun biçimlenmesini de kolaylaştırdı. (Türkçesi için bkz. Grimm Masalları, Cilt 1 ve 2, Pinhan Yayınları, İstanbul 2012) Bu çalışmalarıyla Alman dilinin oluşmasına katkı sağlayan Grimm kardeşler -yarım kalmakla birlikte- Almancanın ilk büyük sözlüğünü hazırlamaya da girişmişlerdi. 1835’te Cermen Mitolojisi adlı ünlü ve önemli eserlerini yazdılar.

[28] Her ne kadar felsefi alanda ilk ırkçı düşüncelerin Locke, Kant, Hegel gibi düşünürlerin eserlerinde olduğu biliniyorsa da, bilimsel, toplumsal ve siyasal hayata yansımış haliyle ırkçılık esas olarak bu dönemde başlamıştır.

[29] Marx, Yahudi Sorunu, Sol Yayınları, Ankara, 1977, s.8.

[30] Marlis Steinert, Hitler, C.H. Verlag, München 1983, s.73 ve Martin Berndt ve Ernst Schulin, Die Juden als Minderheit in der Geschichte, München 1981, s.249-270; akt. Efgan Canşen, Hitler’den Torunlarına -Almanya’da Eski ve Yeni Sağ, Göçebe Yayınları, İstanbul 1997, s.84.

[31] Derneğin kurucuları arasında hukukçu Eduard Gans (1798-1839) ile şair Heine de vardır. Heine 1825’te vaftiz olduktan sonra hukuk doktoru olacaktır (Kaufmann, “Heine und seine Zeit”, s.XVIII)! Gans ise Hıristiyan olması sayesinde 1831’de Berlin Üniversitesi dekanıdır.

[32] Serdar Dinçer, Almanya. Bir Kış Masalı ve Diyalektiğin Şairi Heinrich Heine, Ankara 2006, s.74.

[33] Ren Nehri boylarındaki Yahudi köylerinin, Alman toplumundan tecrit edilmiş yaşantıları yüzünden veba salgınlarının dışında kalmış olması ve bu yüzden Yahudi yerleşimlerinde veba ölümlerinin bazen hiç görülmeyişi onların bu nedenle suçlanmalarını kolaylaştırıyordu. 1349’da, Ren Nehri boyunda yaşayan Yahudilerin Polonya ve daha doğuya kaçabilenleri dışında hepsi öldürülmüştü. Salgınlar, “Tanrının gazabı” veya Yahudiler gibi düşmanların “kötülükleri” olduğu için, bulaşıcı özellikleriyle düşünülmüyorlar ve bunun için hiç bir tedbir alınmıyordu.

[34] Oscar Karbach’tan akt. Arendt, 1998, s.208 not 54.

[35] 1890’da 65 milyonluk Almanya’da 500 bin Yahudi varken, Budapeşte’nin nüfusunun dörtte biri Yahudiydi, ama hiç bir zaman Macaristan’da antisemitik bir siyasi hareket ortaya çıkmadı.

[36] Bismarck sonrası dönemlerde de, “Yahudi halkına ve aydınlarına düşmanlık, Yahudi mali çevrelerine ve zenginlerine dostluk” şeklindeki “ikili tutum” hep sürdürülmüştür.

[37] Stefan Breuer, Milliyetçilikler ve Faşizmler / Fransa, İtalya ve Almanya Örnekleri, İletişim Yayınları, İstanbul 2010, s.231.

[38] Fulbrook, s.133.

[39] Marx, 1977, s.12.

[40] Örneğin, Heinrich von Treitschke (1834-1896) ve Eugen Dühring (1833-1923) bunlar arasındaydı. Tarihçi Treitschke, Yahudilerin “Almanların ve Almanya’nın şanssızlığı” olduğunu yazıyordu (bkz. Canşen, s.83-85). “Orta Çağda Yahudileri kuyuları zehirlemekle suçlayan akıl dışılık, bu iftiralar, şimdi ve yazın alanında doğru hale gelmiştir.”

“Yahudi Sorunu” konulu kitaplar çıkaran (Die Judenfrage als Frage der Rassenschädlichkeit für Existenz, Sitte und Kultur der Völker mit einer weltgeschichtlichen Antwort, 1880; Die Judenfrage als Rassen, Sitten und Kulturfrage, 1881) akademisyen Dühring, Engels tarafından “Anti-Dühring” adlı çalışmasında etraflıca eleştirilmişti (Friedrich Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, Ankara 2003).

[41] Arendt, 1996, s.86-87.

[42] Joseph Arthur Comte de Gobineau’nun (1816-1882), insan ırkları üzerine önemli bir kitabı vardır (İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Bir Deneme, 1853). Ancak ırkların “keşfi”, 18. yüzyılda bilimsel alanda yapılmıştı. İsveçli doğabilimci Carl von Linne (1707/-1778) 1735’te yayımladığı Doğa Sistemi adlı kitabında insan ırklarını onlara özellikler de atfederek tanımlamıştı. Ari ırkı üstün görüyordu.

[43] Besteci Richard Wagner (1813-1883), sosyalist hareketin bir eylemcisi olarak siyasal roller üstlenmiş, 1848 Devrimine aktif olarak katılmış, 1849 Nisanında Dresden’deki başarısızlıkla sonuçlanacak olan ayaklanmada Rus anarşist Bakunin’le birlikte silahlı çatışmalara girmiş, sonra da ülke dışına kaçmak zorunda kalmıştı. Çevresindeki devrimcilerden ve ilerici aydınlardan edindiklerini arayışlarında değerlendirmiş, örneğin, (bazı şiirlerini bestelediği ) Heine’den etkilenmesiyle operaya bakış açısını değiştirmiştir. Devrimciliği, müzikte de devrimci arayışlarla ve yaratılarla birleşmiş ve halka seslenen, kahramanlık temalı ve efsaneleri konu alan yenilikçi operalar yazmıştır. Hayatının son dönemlerini Bavyera kralının sarayında geçirmiş, devrimci fikirlerinden uzaklaşmıştır. Hitler döneminde, Alman tarihine yapmış olduğu göndermeler yüzünden baş tacı edilmişti.

[44] Bir İngiliz soylusu olan Houston Stewart Chamberlain Avusturya İmparatoru II. Wilhelm’in sarayına yerleşmiş, ona danışman ve R. Wagner’e damat olmuştu. “19. Yüzyılın Temelleri” adlı ırkçılığı kuramsallaştırdığı bir eseri olan ve Alman düşün hayatını çok etkileyen bu ırkçı İngiliz aydını 1923’te tanıştırılmak üzere yanına getirilen Hitler’e hayran olacak ve ona yol göstermek isteyecektir. Hitler, siyaset felsefesinin ırkçı özelliklerinin “bilimsel” temelleri konusunda Chamberlain’den yararlandığını birçok kez belirtmiştir.

[45] H. Heine’nin amcası Almanya’nın en zengin insanlarından biri olan banker Salomon Heine 1844’te öldüğü zaman vatandaş değildi. Bu yüzden kent senatosu hayatı boyunca ona itibarlı bir insana davranacağı gibi davranamamış, protokollerde yer verememiş, yaptığı olağanüstü bağışlar için bir teşekkür bile edememişti. Oysa S. Heine Hamburg kentinin kriz dönemlerinde ayakta kalmasında ve gelişmesinde çok önemli roller oynamıştı. O derecede saygındı ki, cenazesinde on binlerce insan vardı.

[46] Örneğin, “Yahudinin Zoru “ adlı masaldaki Yahudi hırsızdı ve asılarak idam ediliyordu (Grimm Masalları, Cilt 1, s. 323 vd.). Önemli olan, suçlama sürecinin nesnel bir anlatımı olmaması ve Yahudilerin kötülenmeye çalışılması, aşağılanmasıdır.

[47] Kleines Jahrbuch des Nützlichen und Angenehmen für Israel, 1847; akt. Arendt,1996, s.67.

[48] Olumsuz özellikleriyle kendisinden çok söz edilen IV. Friedrich Wilhelm (1795-1861), iyi eğitim görmüş olmasına rağmen başarısız ve inisiyatifsiz bir hükümdardı. Çok ve boş konuşan bir insan olarak alay konusu bile oldu. Hiç çocuğu olmamıştı. Alkolik olduğu herkesin dilindeydi.

[49] Tagebücher, II, 113, Leipzig 1861; akt. Arendt, 1996, s.70.

[50] Hitler döneminde hayatta kalmaya çalışan Mischlinglerden özel görevli birlikler oluşturulmuştu.

[51] Bu kayıtlar sonradan Hitler döneminde en iyi bir şekilde değerlendirilecek, bu konuda üretilen “özel” politikaların temeli olacaklardı. Ayrıntılı bilgi için bkz. Victor Klemperer, LTI / Lingua Tertii Imperii – Die Sprache des Dritten Reiches, Reclam Verlag, Leipzig 1991, s.203-211 ve 36-38.

Limpieza de la sangre kuralı, 15. yüzyılda İspanya’da Cordoba Başpiskoposluğunun, isterse katedralde en yüksek görevdeki din adamı olsun herkesin, Yahudi kökenli olmadığını, atalarının arasında da Yahudi bulunmadığını ispatlamasını şart koşmasıyla ortaya çıkmıştı. Birçok yerde uygulanacak ve sonradan Papalık tarafından onaylacak olan kural, uygulanmayan yerlerde de bilindi.

[52] Breuer, s.189.

[53] „Otokratik Prusya devleti hayranı Hegel” (Lenin).

[54] “Yahudilerin olduğu her yer gelişmiştir. İyi ile kötüyü onlardan daha iyi ayıran, onlardan daha iyi yorum yapabilen yoktur. Sade ve açık yazmayı bize onlar öğretti.” (Die fröhliche Wissenschaft / Güler Yüzlü Bilim, 1882) satırları, “bu kadar Alman yanında bir Yahudi kazançtır” sözü Nietzsche’nindir. Saldırılara uğrayan Yahudi Heine’ye sahip çıkan Nietzsche onu “Alman dilinin en büyük ustalarından biri” ilan ediyor ve ondan çok yararlandığını sürekli tekrarlıyor. Ayrıca Nietzsche’nin Wagner karşıtlığının Wagner’in Yahudi düşmanlığı yapması üzerine ortaya çıktığını ileri süren kaynaklar bulunmaktadır.

[55] Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin (1844-1900) bir Alman ırkçısıyla evli kızkardeşi, ölümünden sonra Nietzsche’nin düzensiz ve tamamlanmamış notlarını değişiklikler ve eklemeler de yaparak bu amaçla yayımlattı ve Nietzsche’yi Alman ırkçılığına alet etti. Sonraları daha da önem kazanan ve kullanılan bu tahrifatla başka çarpıtma ve yönlendirmeler, 1946’da başlatılarak yürütülen araştırmalarla ortaya çıkarıldı ve düşünürün “aklanması” sağlandı. Ancak bunlar Nietzsche’nin Hitler’e ve Nazizme öncüllük ettiği yollu yargıların ve çağrışımların ortadan kalkmasını hâlâ sağlayamamıştır. Nietzsche, gönüllü olarak katılmak istediği 1870 savaşının ertesinde gözlemlediği militarist-saldırgan eğilimlerden adeta faşizmin çıkacağını öngörmüşçesine alaycı ifadelerle dönemin özelliklerine karşı çıkıyordu. (“Nietzsche’nin yanlış anlaşılması onun suçu değil, bahtsızlığıdır. Nitekim Fransa’da da işler böyle olmuştu… Her iki dünya savaşı sırasında herkes Nietzsche düşmanı kesilmiş; savaşlar bitince, araştırmacılar Nietzsche’yi anlamaya çalışmışlardı.” Hikmet Gökalp, “Postmodern Çağda Ahlaksal İlişkiler Üzerine”, Teori, Sayı 95, Aralık 1997, s.57)

[56] Halk söylemleri derlemecisi şair ve yazar Friedrich Stoltze’nin (1816-1891) yerel ağızla söylediği dize “Dışarıdan gelen herkes yabancıdır” (“E Fremder is immer von ausserhalb”) şeklindeydi (Johannes Proelß / Günther Vogt, Friedrich Stoltze – Ein Bürger von Frankfurt, Societäts-Verlag, Frankfurt/M, 1978).

[57] Johann Rupert (Robert) Hammerling (1830-1889), Hitler’in ailesiyle akrabalığı olduğu sanılan yazar (geniş bilgi için bkz. Aytunç Altındal, Bilinmeyen Hitler, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara 2002, s.61-64).

[58] “Büyük Fransız Devrimi – 3 / ‘Almanya’daki Fransız Devrimi’”, Bilim ve Gelecek, sayı: 91, Eylül 2011, s.47.

[59] Bernal, s.301.

[60] Fransız Devriminden kaçmak ve Almanya’ya göçmek zorunda kalan Cermen-soylu aristokratlara böyle deniyordu. Bu göçmenler, Devrimin, Almanya’da Fransa düşmanlığı ile bağını, ilişkisini ilk kuranlar oldular. Arendt, Fransa’dan Almanya’ya giden Frankların, aynı zamanda, Almanya’daki ırkçılığın da ilk başlatıcıları olduğunu ima etmektedir (1998, s.78). Bu konuda geniş bilgi için bkz. “Büyük Fransız Devrimi – 1”, Bilim ve Gelecek, sayı: 89, Temmuz 2011, s.27-31.

[61] Bu sorun, Büyük Fransız Devriminden başlayarak bütün yüzyılı kapsayan bir sorun olmuştu. İki komşu ülke Ren bölgesi için hep çatıştılar. Başlangıcın bilgisi için bkz. aynı yerde, s.19 vd.

[62] Tendence akımı, Georg Herwegh (1817-1875), Hoffmann von Fallersleben (1798-1874) ile şair ve tiyatrocu Franz Dingelstedt’in (1814-1881) başını çektiği bir yazın grubuydu. Önceleri etkin oldularsa da sonra önem verilmeyen adlara dönüştüler.

[63] Emile Edouard Charles Antoine Zola (1840-1902) Fransız toplumunu sarsan romanlar yazdı. Dünya çapında tanındı. Tarihe “Dreyfus Davası” olarak geçen olayda haksız olarak suçlanan Yahudi subay yanında ve onu savunarak taraf oldu (bu konuda bilgi için bkz. Emile Zola, Dreyfus Olayı / Adalet İçin Bir Savaşın Öyküsü, Yalçın Yayınları, İstanbul 1998). Dreyfus sonraları aklandı ama Zola Fransa’dan kaçmak zorunda kaldı, bir süre İngiltere’de yaşadı.

[64] Bernal, s.301.

[65] James, s.37.

[66] James, s.41.

[67] Preussichen Jahrbücher, 1858; akt. James, s.39.

[68] H. Dippel, Germany and the American Revolution / 1770-1800, Chapel Hill, 1977, s.311; akt. James, 35.

[69] James, s.41.

[70] Brecht’in 1942 yılında yazdığı “Bir Alman Anasının Ağıtı” adlı bu önemli şiiri Türkçeye çevirenin kim olduğunu öğrenemedik. Almancası şöyle:

Mein Sohn, ich hörte dich reden
Von einem Heldengeschlecht.
Wußte nicht, ahnte nicht, sah nicht:
Du warst ihr Folterknecht.

(http://www.joergalbrecht.de/es/deutschedichter.de/werk.asp?ID=294)

[71] Rathmann, s.61

[72] Arendt, 1998, s.188-99.

[73] “Önsöz”, K. Marx, Fransa’da İç Savaş, Köz Yayınları, İstanbul 1970, s.8.

[74] Yahudilere yönelik 20. yüzyıl uygulamaları konusunda geniş bilgi için bkz. Daniel Jonah Goldhagen, Hitlers willige Vollstrecker / Ganz gewöhnliche Deutsche und der Holocaust, Siedler, Berlin 1998.

[75] Denemeler ve Bir Alman Dosta Mektuplar, Çan Yayınları, İstanbul 1965, s.122.

[76] Deutschlands Ansprüche an das türkische Erbe (Almanya’nın Türk Mirası Üzerindeki Hakları), München 1896, s.11; akt. Rathmann, s.55.

[77] Georg Friedrich List (1789-1846), ulusal sanayinin gelişmesi için gümrük duvarlarının koruyuculuğunu gerekli gören Alman iktisatçı. Siyasal olarak ilhakçılığın da savunucusuydu. Görüşleri bir dönemi etkiledi ve uygulamaya kondu. Alman emperyalizminin öncüsü, “ilk Alman emperyalisti” ve Alman burjuvazisinin teorisyeni List, Marx’a göre, “kol emeği yerine makineleri, ataerkil sanayi yerine modern sanayiyi yerleştirmek için, … burjuvazinin, özellikle büyük sanayici kapitalistlerin egemenliğini geliştirmek için” korumacılığın sözcüsü olmuştu. Gene iktisatçı olan Leipzig Üniversitesinden Wilhelm Roscher (1817-1894), Tarihsel Okul’un kurucularındandı. Osmanlı devleti parçalandığında ondan önemli bir pay kapmak gerektiğinin ateşli ve etkin bir savunucusu olmuştu.

[78] Paul Anton de Lagarde (1827-1891), oryantalist olması yanında kültür felsefecisiydi. Almanya’nın yayılma planlarına antisemitist bakış açısının hakim olmasını sağlayan en etkili akademisyenlerden biridir. Döneminde “ulusal Hıristiyanlık”ın, “ulusal-dini fundamentalizm”in de en önemli savunucusuydu (Benedict Anderson, Üç Bayrak Altında / Anarşizm ve Sömürgecilik Karşıtı Tahayyül, Metis Yayınları, İstanbul 2007, s.250-51).

[79] Cermenizmin savunucusu olmasa da Almanya’ya göçen Polonyalıların ateşli düşmanı olduğu için Pencermen Birliğe katılan “açık fikirli” düşünür Max Weber (1864-1920), “liberal emperyalizm” tezlerine kaynaklık eden görüşleriyle tartışmalar yarattı (1895). Dünyevi olmanın önemini ortaya çıkarmak için yazdığı ve kapitalizmin Protestanlık şartlarında gösterdiği gelişmeyi kanıt göstererek Protestanlığın kapitalizme geçişin şartı olduğunu savlamaya çalıştığı Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (1904-1905) adlı kitabıyla ünlendi. Kastı, esas olarak, kazanç ve mülkiyetin Katolik ahlakında meşru sayılmadığından hareketle, Katolisizmin kapitalizmin gelişmesini önlediği, Protestanlığın ise bu zorlukla karşı karşıya olmadığıydı. Yani Protestanlığın yarattığı insan (ve Protestanlığın yarattığı ahlak) ile kapitalizm arasında neden-sonuç ilişkisi vardı. Önemi, bugün, siyaset bilimciler arasında bile, modernlik, modernliğin siyasal görünümü olan “demokrasi” ve çoğulculuk ile Protestanlık, hatta yalnız Protestanlık da değil, (küresel olarak değerlendirme yapıldığında) Hıristiyanlık arasında bağlar olduğu savlarına temel oluşturmasıdır. Buna göre, Katolikler ya tam gelişmemişlerdir ya da sömürge olmuşlardır (Hıristiyan olmayan dünya ile aynı şekilde), “demokrasi”yi de yaşatamamışlardır. Gelişmiş dünya (ve “demokrasi dünyası”), Hıristiyan dünyadır, Hıristiyan dünyada da Protestan ülkelerdir.

[80] Bismarck 1874’te, bu güçlü ordunun ortaya çıkabilmesi için yedi yıllık zorunlu askerlik sistemini getirmişti. Bu kararın alınmasının yanı sıra silahlanmaya ayrılan pay her yıl artırılıyordu.

[81] Bazı kaynaklarda Alman deniz savaş gücünün İngiltere’den daha üstün hale getirildiği yazılıysa da dretnotların ve kruvazörlerin karşılaştırılmasında sonucun böyle olmadığı görülmektedir. Savaş gemilerinin adlarıyla sayılarının karşılaştırıldığı liste için bkz. Robert K. Massie, Dretnot / İngiltere, Almanya ve Yaklaşan Savaşın Ayak Sesleri, Sabah Kitapları, İstanbul 1995, s.731-34.

[82] Böyle olmakla birlikte Alman yayılmacılığı, “İngiltere gibi denizlerde hakimiyet kurma yolu” ile “Rusya gibi karada genişleme ve ilerleme yolu” arasındaki seçimini karadan yana yaptı. Almanya gerçekçiydi elbette, seçim doğruydu; birincisi, Almanya için kara tarih boyunca her zaman denize üstündü, ikincisi, Almanya denizcilik alanında İngiltere, İspanya gibi birikim ve tecrübeye sahip değildi, üçüncüsü, Almanya’nın Atlantik kıyılarını kullanma olanağı yoktu, kıta Avrupa’sının ortasında bulunuyordu (ama aynı zamanda, bu sayede, hem doğu Avrupa’nın geniş alanlarını elinde tutabilme kolaylığına sahipti ve hem de bu alanlardan ve güneyden ilerleyebilmesi mümkündü), dördüncüsü, Almanya’nın denizlerde başarılı olacağına inananların sayısı çok azdı.

[83] Pancermenizmin yayın organlarından olan Altdeutscher Blätter adlı gazetede ilk kez 1894 yılında Ernst Hasse (1846-1908) tarafından kullanılan bu terim, Alman emperyalizminin en temel sloganı olacaktı. Hasse, Almanya’da Osmanlı devletinin parçalanması ve paylaşılması planlarını hazırlayandır. Deutsche Weltpolitik adlı kitabı (München 1897), Almanya’nın emperyalist yayılma programı gibidir. Uygar ülkeler (Kulturstaaten) sömürge imparatorlukları kurmuşlardır, Almanya da kuracaktır ve Türkiye ile Çin gibi ülkeler Alman sanayisinin ürünleri için pazar olacaklardır.

Drang nach Osternin doğması ve hayata geçmesi, yeni büyük güç Almanya’nın, karayollarını elinde tutan Avusturya ile ittifak yapması sonucu olmuştu.

[84] Anderson, s.91-92.

Anlaşılacağı gibi bu adalar, Almanya için ulaşılması ve elde tutulması düş olacak ölçüde uzak bir bölgedeydi, Pasifik Okyanusu’ndaydı.

[85] G.V. Plehanov, Tarihte Bireyin Rolü, Kaynak Yayınları, İstanbul 1982, s.41.

[86] Taner Timur, Osmanlı Çalışmaları / İlkel Feodalizmden Yarı Sömürge Ekonomisine, İmge Kitabevi, Ankara 1998, s.330-331.

[87] Davies, s.808.

[88] Projelerin istenildiği gibi yürütülememesine rağmen Almanya’nın okyanuslar ötesindeki “sömürgecilik başarıları”nı, Bismarck’ın 1880’lerde “daha önceki politikalarını tersine çevirip Avrupa dışı emperyal maceralar”a girişmiş olduğunu belirlemiş olanlar da bulunmaktadır (Anderson, s.91), ancak bu değerlendirmeler, genel durumun ve sürecin karşılığı değildir ve büyük olasılıkla Bismarck’a rağmen yapılabilmiş olan şeylerdir.

[89] Bu olgu, aynı zamanda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun da eseriydi. Çünkü imparatorluğun en önemli “yaşama alanı” güneydoğu Avrupa ve Balkanlardı. Bölgeye ilgi siyasetle sınırlı değildi. Avusturya Jeoloji Kurumunun 1851’den başlayarak yayımladığı periyodikin bile özel ilgi alanı bu coğrafyaydı.

[90] Lee, s. 154 ve 156-157; ayrıca geniş bilgi için bkz. Uluslararası İlişkiler Tarihi / Diploması Tarihi, cilt 2, May Yayınları, İstanbul 1978, s.159.

[91] Bismarck ve sonrasındaki dönemde Almanya’nın II. Abdülhümid’le ilişkileri konusunda geniş bilgi için bkz. Alp Hamuroğlu, “Halife II. Abdülhamit’in Panislamizmi ve Batı”, Bilim ve Ütopya, Sayı: 233, Kasım 2013, s.26-40.

[92] “Pomeranyalı asker”le, hayatına hiç değer verilmeyecek ölçüde niteliksiz, donanımsız ve eğitimsiz asker kastedilmektedir. Pomeranya ise Polonya’nın kuzeybatısıdır.

[93] Timur, s.327.

[94] Davies, s.918.

[95] “1888 İngilizce Basımına Önsöz”, Karl Marx, Friedrich Engels, Komünist Partisi Manifestosu, Aydınlık Yayınları, İstanbul 1979, s.25.

[96] Otto von Bismarck, Gedanken und Erinnerungen.

[97] Davies, s.888.

[98] “Psychopathology and Politics”, The Political Writing of Harold D. Lasswell, Free Press, Glencoe – Illinois 1951, s.173; akt. Edward McNall Burns, Çağdaş Siyasal Düşünceler / 1850-1950, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara 1984, s.379.

[99] Almanya’da 721 cadde onun adını taşıyor. Ayrıca, Bismarck’ın 97 heykeli (Hamburg’da olanı 35 metre yüksekliğinde), 146 kulesi, Gelsenkirchen’de de onun adını taşıyan bir mahalle bulunuyor. Bütün dünyada 10 bin yer ise Bismarck’la ilişkiliymiş (Handelsblatt, 13 Şubat 2015; akt. Halit Çelikbudak, “Otto von Bismarck”, www.medyalens.com, Mayıs 2015).

[100] Boerlere karşı Güney Afrika’da yürütülen İngiliz stratejisini tasarlayanın aslında kendisi olduğunu söylemişti. Ancak bu, İngiltere açısından kabul edilemez bir uluslararası sorun yaratıyordu.

[101] Almanya’da Devrim ve Karşı-Devrim, s.36.

[102] Almanya’da Burjuva Demokratik Devrim, s.363.

[103] Fulbrook, s.126.

[104] Lee, s.139.

[105] Devrimci gazete der Volksstaat’ın yayın yönetmeni Karl Hirsch (1841-1900), işçi önderleri August Vogt (1812-1893), Friedrich Theodor Cuno (1846-1934), Siegfried Meyer (1840-1872), anarşist Johann Most (1846-1906), Lasalcı Karl Julius Vahlteich (1839-1915) bunlar arasındaydı.

[106] Bu birlik, aynı zamanda Fransa’ya karşı monarşilerin dayanışması, Fransa’nın tecrit edilmesi ve Fransız devrimciliğinin, cumhuriyetçiliğinin olumsuzlanması açılarından da anlamlıydı.

[107] Bu ilk sosyalist parti, siyasal çizgisine “sosyal demokrasi” kavramını koymuştu (Eisenach Kongresi, 1869). Bu kavram, “1880’lere kadar, bazen devrimci bazen reformcu içeriklerle yüklenmiş bir belirsizlik içinde kullanı”lacaktı. Ancak “1880’lerin başlarından Birinci Dünya Savaşı başlangıcına kadar, esas olarak Marksizmin etkisiyle proleter-devrimci anlamında kullanıldı”. “Bu dönemin sonunda ise modern anlamını kazanarak günümüze kadar geldi.” (Atakan Hatipoğlu, CHP’nin İdeolojik Dönüşümü / Kemalizmden Sosyal Demokrasiye, Kaynak Yayınları, İstanbul 2012, s.40)

[108] Sozialdemokratische Partei Deutschland’ın kısaltılmışıdır. 1869’da Bilimsel Sosyalizmi ilke edinen ilk parti olarak kurulmasına rağmen, 20. yüzyıl başında geçirdiği değişimle “sosyaldemokrasi”ye dönüş yaptı.

[109] SPD, 1878’de 478 bin, 1881’de 310 bin, 1884’te 550 bin, 1887’de 763 bin, 1890’da 1.477 bin oy almıştı. Bu gelişmede, Erfurt’ta yapılan kongrenin partiyi baskı şartlarına karşı ideolojik olarak güçlendirmiş ve bilemiş olmasının önemli bir payı bulunmaktadır. Ancak proletaryanın gelişmişliği belirleyicidir. “1985’te 269 bin işçiye sahip olan Almanya’da 1909’a gelindiğinde işçi sayısı 3 milyona çıkmıştı.” (Haluk Özdalga, Çağdaş Sosyal Demokrasinin Oluşumu, Hil Yayınları, İstanbul 1984, s.13 ve 45; akt. Hatipoğlu, s.45)

[110] Hatipoğlu, s.40.

[111] Aynı yerde, s.29-32.

[112] Karl Marx, Friedrich Engels, Komünist Partisi Manifestosu, Aydınlık Yayınları, İstanbul 1979, s.95.

[113] Max Beer, Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Tarihi, Dördüncü ve Beşinci Kitap, İstanbul 1965, s.479.

[114] Alman sosyalizm tarihinde etkisi ve önemi olan bu devletçi sosyalizm akımı için bkz. Karl Marx, Gotha Programının Eleştirisi, Sol Yayınları, Ankara 1972.

[115] Ortaylı, 1983, s.87.

[116] Jeremy Sarkin, Colonial Genocide and Reparations Claims in the 21st Century: The Socio-Legal Contex of Claim under International Law by the Herero agains Germany for Genocide in Namibia / 1904-1908, Praeger, Westport 2009, s.5-6; akt. Uluç Gürkan, Ermeni Sorunu’nu Anlamak / Önyargıları Aşmak ve Nefretten Arınmak, Destek Yayınevi, İstanbul 2011, s.231. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Sefa M. Yürükel, Soykırımlar Tarihi I / Batının İnsanlık Suçları, Near East Publishing, Nicosia 2005, s.96-127.

Seçilmiş Kaynaklar

– H. G. Adler, Die Juden in Deutschland / Von der Aufklärung bis zur Nationalsozialismus, München 1987.

– Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları – 1 / Antisemitizm, Seçme Eserler 3, İletişim Yayınları, İstanbul 1996.

– Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları – 2 / Emperyalizm, Seçme Eserler 4, İletişim Yayınları, İstanbul 1998.

– Gürsel Aytaç, Yeni Alman Edebiyatı Tarihi, Gündoğan Yayınları, Ankara 1992.

– Kemal Aytaç, Avrupa Eğitim Tarihi, M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 1992.

– Max Beer, Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Tarihi, İstanbul 1965.

– Isaiah Berlin, Romantikliğin Kökleri, YKY / Cogito, İstanbul 2004.

– Martin Bernal, Kara Atena – Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal edildi? / 1785-1985, Kaynak Yayınları, İstanbul 1998.

– H. Boockmann, H. Schilling, H. Schulze, M. Stürmer, Mitten in Europa – Deutsche Geschichte, Sammlung Siedler, Berlin 1992.

– Ulrich Bröckling, Disiplin / Askeri İtaat Üretiminin Sosyolojisi ve Tarihi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2001.

– Norman Davies, Avrupa Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara 2006.

– Yavuz Dedegil, “Güncel Türk Kültürü ve Alman-Batı Kültürüyle Karşılaştırma”, yayımlanmamış çalışma, 2002, 112 sayfa.

– R. L. M. Derolez, Götter und Mythen der Germanen, Verlag F. Englisch, Wiesbaden 1976.

– Friedrich Engels, Almanya’da Burjuva Demokratik Devrim, Sol Yayınları, Ankara 1975.

– Friedrich Engels, Almanya’da Devrim ve Karşı-Devrim, Sol Yayınları, Ankara 1992.

– Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Ankara 1979.

– Friedrich Engels, Tarihte Zorun Rolü – Bismarck’ın Kan ve Zulüm Politikası Üzerine Bir Çalışma, Sol Yayınları, Ankara 1979.

– Mary Fulbrook, Almanya’nın Kısa Tarihi, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2014.

– Lothar Gall, Bismarck / Der weisse Revolutionär, Propyläen, Frankfurt/M-Berlin-Wien 1980.

– “Die Geschichte der Deutschen – Von den Germanen bis zum Mauerfall”, Stern, Nr. 45-52, 2.11.2006 – 11.11.2006.

Geschichte des deutschen Parlamentarismus, Deutscher Bundestag, Bonn 1999.

– Carlo Ginzburg, “Cermen Mitolojisi ve Nazizm”, Efsaneler Amblemler İzler / Morfoloji ve Tarih, Kırmızı Yayınları, İstanbul 2007, s. 253-288.

– Graudenz/Schindler, Die deutschen Kolonien / 100 Jahre Geschichte in Wort, Bild und Karte, Wilhelm Heyne Verlag, München 1985.

– Ricarda Huch, Alman Romantizmi, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2005.

– Harold James, Deutsche Identität, 1770-1990, Campus Verlag, Frankfurt/Main 1991.

– Hans Kaufmann, Heine / Ein Lesebuch für Unsere Zeit, Aufbau Verlag, Berlin und Weimar 1983.

– Deniz Kavukçuoğlu, Karl Marx’tan Günümüze Almanya’da Sosyal Demokrasi, Ümit Yayıncılık, Ankara 1997.

– Jürgen Kuczynski, Geschichte des Alltags des deutschen Volkes [5 Bände], 3. cilt (1810-1870) ve 4. cilt (1871-1918), Pahl-Rugenstein Verlag, Köln 1981-1982.

– Stephen J. Lee, Avrupa Tarihinden Kesitler / 1789-1980, Dost Kitabevi, Ankara 2004.

– K. Marx – F. Engels, Politika ve Felsefe, Öncü Kitabevi, İstanbul 1971.

– W. H. McNeill, Dünya Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul 1985.

– Susanna Miller / Heinrich Potthoff, Kleine Geschichte der SPD – Darstellung und Dokumentation / 1848-1990, Verlag J.H.W. Dietz Nachf., Bonn 1991.

– Barrington Moore Jr., Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri / Çağdaş Dünyanın Yaratılmasında Soylunun ve Köylünün Rolü, Verso Yayınları, Ankara 1989.

– Burhan Oğuz, Yüzyıllar Boyunca Alman Gerçeği ve Türkler, AAV Yayınları, İstanbul 2007.

– İlber Ortaylı, “Osmanlı İmparatorluğu ve Alman Diplomasisi: Drang Nach Osten”, Batılılaşma Yolunda, Merkez Kitaplar, İstanbul 2007, s. 104-110.

– İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu, Kaynak Yayınları, İstanbul 1983.

– “Preussens wirkliche Gloria”, Der Spiegel, Nr. 33, 13.8.2007.

– Hüseyin Salihoğlu, Alman Kültür Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara 1993.

– Bruno Schumacher, Geschichte Ost- und Westpreußens, Weltbild Verlag, Augsburg 1993.

– Hans-Joachim Schoeps, Preussen / Geschichte eines Staaten – Bilder und Zeugnisse, Propyläen Verlag, Berlin 1995.

– Klaus Schulz, Alman Kültür Tarihi, Orient Yayınları, Ankara 2006.

– Werner Stein (Hrsg.), Die wichtigsten Daten der Weltgeschichte / Der Kultur Fahrplan, Herbig Verlagsbuchhandlung, München 1998.

– Friedrich Stieve, Geschichte des Deutshen Volkes, Verlag von R. Oldenbourg, München und Berlin 1941.

– Hüner Tuncer, Osmanlı Devleti ve Büyük Güçler (1815-1878), Kaynak Yayınları, İstanbul 2009.

– Veit Valentin, Knaurs Deutsche Geschichte, Droemersche Verlagsanstalt Th. Knaur Nachf., München-Zürich 1960.

– Wilfried Westphal, Geschichte der deutschen Kolonien, Gondrom Verlag, Bindlach 1991.