Ana sayfa 46. Sayı Modern bilime yönelik eleştiriler bağlamında din-bilim ilişkisi

Modern bilime yönelik eleştiriler bağlamında din-bilim ilişkisi

Kapak Dosyası

564
PAYLAŞ
Yaratılış
Ortaçağ düşüncesinde bilgi ve değerler, evrenin ve evrendeki varlık, nesne ve olayların yaratıcısı olarak görülen Tanrıya dayandırılmıştır. Michelangelo’nun Yaratılış adlı ünlü tablosu.

Modern bilim paradigmasının kimi öğeleri elbette eleştiriye açıktır. Ne var ki, postmodern bilim anlayışını savunanlar, öyle görünüyor ki, neoliberal dünyanın sloganı olan “her şey gider” anlayışına odaklı görünmekteler. Bu durumda, metafizik olanı bilimin dışında bırakmaya olanak kalmayacağı gibi, metafizik veya dinsel olan açıklamaların bilimsel açıklamalarla eş değerde toplumun kabulüne sunulmak isteneceği ortadadır. Din-bilim ilişkisi açısından, modern çağın aşıldığı söylenirken, modernin aştığı ortaçağ geri mi getirilmek isteniyor?

Modern bilim, tarihsel açıdan 16. yüzyıla değin geriye gider. Nitekim bilim felsefesi ya da bilim tarihine ilişkin yapıtlara bakıldığında modern bilim deyişinin, Batı’da Rönesans ile başlayıp 18. yüzyılda Aydınlanma çağıyla gelişen, 19. yüzyıl pozitivizmi sayesinde yaygınlaşarak tüm dünyada etkisini hissettiren, 20. yüzyıla gelindiğinde bu yüzyılın egemen felsefî akımı mantıkçı pozitivizmle zirve noktasına ulaşan belli bir bilim paradigmasını ifade etmek için kullanıldığı görülür (1). Ortaçağın Tanrı odaklı bakış açısıyla, onunla diyalektik içerisinde, onun anti tezi olarak doğan ve belli bir çatışmadan sonra ayrışan modern bilim paradigması, 1960’lı yıllardan itibaren köklü eleştirilere uğramış (2); bu eleştiriler ışığında, insanların evrene bakışında, buna bağlı olarak din, bilim, felsefe gibi etkinlikler arasındaki ilişkileri kavrayışında köklü değişimler meydana gelmiştir (3).

Biz bu makalede, temel sorun olarak, kimi çevrelerce seküler nitelikli modern bilime yöneltilen eleştirilere odaklanmakla birlikte, gerek modern bilimin doğup yaygınlaştığı dönemlerde, gerekse son dönemlerde gittikçe artan modern bilime yönelik eleştiriler bağlamında, din-bilim ilişkisinin nasıl bir biçim aldığı konusunda kimi noktalara dikkat çekmeyi ve modern bilime yönelik eleştirilerin değeri sorunsalını ana hatlarıyla ele almayı amaçlamaktayız. Kuşkusuz böylesi bir çaba, günümüz insanının düşünsel serüveninin yönünü, düşünsel akışın hangi tarafa yöneldiğini belirlemek açısından da oldukça önemlidir. Amacımıza ulaşmak için, öncelikle seküler nitelikli modern bilimin oluşumu ve temel dayanaklarını ele almak, ardından bu dayanaklara yönelik eleştirilerin neler olduğunu analitik bir biçimde ortaya koymak ve eleştiriler ışığında din-bilim ilişkisinin hangi yöne kaydığı konusuna işaret etmek gerekmektedir.

Tanrı odaklı düşünceden seküler düşünceye:

Modern bilimin ortaya çıkışı ve temel nitelikleri

Tarihsel verilere bakılırsa seküler nitelikli modern bilim paradigması, ortaçağın Tanrı odaklı düşüncesiyle diyalektik bir ilişki içerisinde gelişmiştir. Ortaçağ düşüncesinde bilgi ve değerler, evrenin ve evrendeki varlık, nesne ve olayların yaratıcısı olarak görülen Tanrı’ya dayandırılmıştır. Bu paradigmaya göre Tanrı, insanlara kendisini peygamberler aracılığıyla açmakta, tanrısal bir temele oturan bilgi ve değerler kutsal kitaplarda varlık kazanmaktadır (4). Bu açıdan varlık nesne ve olaylar ile değerleri, daha genel bir deyişle evreni, yani her şeyi kavramanın anahtarı, kutsal kitapları anlamak ve yorumlamaktan geçmektedir. Zira bilginin ve değerlerin doğruluğunun göstergesi kutsal kitaptır.

Şöyle bir akıl yürütme temel alınmıştır: Tanrı saltık bilgi, irade ve kudret sahibidir. Evreni yaratan odur, dolayısıyla onu en iyi o bilmektedir.  Biz insanlar ise bilgikuramsal (epistemolojik) yetenekler açısından sınırlı varlıklarız. Sınırlı varlığın, sınırsız olanın yaratısının ürünü olan evreni tam olarak kavraması olanaksızdır. Şu halde saltık doğruluğu, tanrısal bir temele dayanan kutsal kitaplarda aramak gerekir.

Bu uslamlamanın doğurduğu iki önemli sorun olmuştur: İlki, “kutsal kitapları herkes anlayabilir mi” sorusu; ikincisi ise, “kutsal kitaplarda yer almayan kimi konuların bilgisinin nasıl elde edileceği”. İlk soruya, Batı ortaçağında verilen yanıt, yorumu kiliseye, bir diğer deyişle seçkinlere özgü kılmaktır. İslam ortaçağında kilise örgütlenmesi türünden bir ruhban sınıfı kabul edilmemekle birlikte (5), orada da insanlar, halk (avam) ve seçkin (has) olarak ikiye ayrılmış ve hakikati sınırlı da olsa bilenlerin seçkinler olduğu ileri sürülmüştür. Bu anlayış, özellikle Batı’da, din adamlarının ve onlardan beslenen feodal beylerin egemenliklerini perçinlemeleri için önemli bir araç sağlamıştır.

İkinci sorun ise, Aristoteles’in tümdengelim ve kıyas yöntemiyle çözülmüştür. Tümdengelim dinde ortaya konan özlü hakikatin açıklanmasında; kıyas ise, benzerliklerden yola çıkarak kutsal metinlerde açıkça dile getirilmeyen hususlarda bilgi sahibi olmak için kullanılmıştır. Yine bu bağlamda, yeni hakikatlere ulaşmada, seçkinlere özgü kılınan tanrısal esine ayrıcalıklı bir yer verilmiştir. Aynı anlayışın, Batı ortaçağına paralel olarak İslam ortaçağında da egemen olduğu gözlenir (6). Kuşkusuz ortaçağda dinsel paradigmayı zorlayan ve hatta onu örtük bir biçimde eleştiren düşünürler de çıkmıştır; ancak bunların belli başarılarından söz etmek olası değildir; çünkü genel hava dinseldir (7).

İşte modern bilim, Batı’da, söz konusu ettiğimiz düşünceyle diyalektik bir ilişki içerisinde ortaya çıkmıştır. Özellikle Doğu İslam dünyasından yapılan çevirilerle belli bir gelişme gösteren Rönesans’ın (8) sonlarından itibaren, Galile, Bruno, Kepler, Newton gibi bilimci ve düşünürlerin elinde, düşünce dinselin egemenliğinden kurtarılmaya çalışılmıştır. Bu kurtarma işleminde en temel dayanak, dinle bilimi ayırma ve bu ayrıma olanak sağlayan yöntembilimsel bulgular ortaya koymak olmuştur.

Her şeyden önce yöntembilimsel tartışmalarla bilimin seküler bir etkinlik olduğu gösterilmek istenmiştir. Bacon’dan itibaren modern bilimin en temel yöntemi olarak karşımıza çıkan tümevarım, bilimin sekülerleştirilmesinde önemli bir işlev yüklenmiştir (9). Çünkü skolastik düşüncenin kullandığı tümdengelim, Tanrı’nın insan doğasına yerleştirdiği düşünülen a priori bilgilerden ve kutsal metinlerdeki ana öncüllerden sonuç çıkarmaya temel oluşturmaktaydı. Bu açıdan temel öncüllerde var olanın ötesinde yeni bir bilgi vermek yerine, öncüllerdeki bilgilerin tikel durumlara uyarlanmasında işlevseldi. Bu açıdan tümdengelimin döngüsel (totolojik) bir karaktere sahip olduğu, temel öncüllerde yer alanı aşan yeni bilgiler vermediği ileri sürülmüş ve bu özelliğinden dolayı güçlü eleştirilere uğramıştır. Oysa tümevarım, gözlem ve deney yapmaya, diğer bir deyişle bilim insanlarının yüzlerini a priori ve tanrısal olana değil, nesneler dünyasına, deneysel olana döndürmesi için zemin hazırlıyordu.

Modern bilimin, tümevarımsal yapısı ve deney odaklılığı, onun ortaya koyduğu bilgilerin genel geçerliliğini sağlamak için yeterli midir? Zira kilisenin ortaya koyduğu bilgilerin gerisinde Tanrı’nın saltık bilgi ve kudretinin yattığı ileri sürülmekte ve bu yüzden o, gücünü ve otoritesini Tanrı’dan almaktaydı. Sofistler ile Pyrrhon, Timon, Sekstus Emprikus gibi kuşkucu geleneğe bağlı düşünürler arasında, deneyim ve gözlemlerdeki yanılgılı durumlara dikkatlerin çekildiği (10) ve duyu yanılmalarının gündelik yaşamda sık sık meydana gelmesi yüzünden her insan tarafından bilindiği düşünülürse, deneyimsel temelde elde edilen bilginin doğruluğundan nasıl emin olacağız? İşte bu soru, modern bilimin, en temel sorunlarından birisi olmuştur.

Bacon’ın idoller kuramıyla irdelediği (11) ve Descartes’ın kendisinden kuşku duyulamayacak bir bilginin olup olmadığını sorduğunda karşısına çıkan (12) anılan soruna, gelişen süreç içerisinde, genel olarak, “ussallık” ve “nesnellik” kavramına gönderme yapılarak yanıt verilmiştir. Ussallık duyu verilerini düzenlemede ve yanlışları ayıklamada, gözlem ve deney sonuçlarını genelleştirmede bir araç rolü üstlenmişken; nesnellik anılan sonuçları tahkik etme sürecinde işlevsel bir rol yüklenmiştir.

Ancak modern bilimde esas olan nesnelliğin içeriği, bununla sınırlı değildir. Modern bilimde kullanıldığı biçimiyle nesnelliğe bakıldığında, ona en az üç temel anlamın yüklendiği görülür: İlki, nesneye bağlılık anlamına gelmektedir ve bu anlamıyla bilimde metafizik düşüncelerin elenmesini amaçlamaktadır. Bu açıdan o, bilgiyle inanç kavramını, diğer bir deyişle bilimle metafiziği ayırmaya ve bilimin konu alanını nesneler dünyasıyla sınırlamaya dönüktür. Kuşkusuz bu bakış açısı dini, deneysel olarak bilinebilir alanın dışına itmektedir. İkincisi, duyguların, öznel düşüncelerin, inançların, önyargıların ve özlemsel düşünüşlerin bilimsel araştırma sürecinde ötelenmesi anlamına gelmektedir ve araştırıcının, araştırma sürecine, bir diğer deyişle, deney ve gözlem sürecine öznel kabullerini, inanç ve beklentilerini yansıtmasına engel olmayı amaçlamakta ve bilimin dinsel sistemler ve ideolojiler tarafından çarpıtılmasını engellemeye çalışmaktadır. Üçüncüsü ise, akılcılığa vurgu anlamına gelmekte ve insan olarak zaaflarımızı görmemize ve bu zaafları elimine edip, önyargısız çalışmalarla deneysel temelli aklın egemenliğinde evrensel nitelikli bilgiler elde etmemiz anlamını içermektedir. Bir diğer deyişle, nesneye uygun bilgiler elde etmeyi ereklemektedir.

Bu açıdan nesnellik, hem dinle bilimi, bilimle ideolojileri ayırmada, dinin ve ideolojilerin bilimin alanına müdahalesini engellemede, hem de sınanabilirlik anlayışıyla aklın ve deneyin ön plana çıkarılıp pekiştirilmesinde önemli bir işlev yüklenmiştir. Yani bilimin seküler bir zemine oturtulmasında ve bilimsel bilginin geçerliliğinin sağlanmasında, onun genel kabulün onayına sunulmasında araç rolü görmüştür. Bu işlev, anılan yolla elde edilen bilgilerin tek doğru bilgi olduğu ve bu bilginin evrensel geçerliliğe sahip bulunduğu düşüncesini pekiştirmiştir. Bu bir anlamda hakikatin tekliği ve onu elde etmenin biricik yolunun, bilimsel yöntemi kullanan bilim olduğu anlamına gelmektedir.

Ancak burada nesnelliğin ve ondan destek alan deneyimin ve sınanabilirliğin işlevselleştirilmesi için belli bir mekanik evren kurgusu gerekmektedir. Çünkü ortaçağdaki gibi evren, tanrısal iradenin sürekli müdahale ettiği ve her an ya da din adamlarınca sık sık belirttikleri gibi mucizeler bağlamında değişebilir bir evren olacaksa, nesnelliğin, deneyimin ve sınanabilirliğin işlemesi olası değildir. Bu açıdan bakıldığında modern bilimin evren imgesi mekaniktir ve bu evren, deneyimleri sınamaya, hatta genellemelerden geleceğe ilişkin öndeyilerde bulunmaya oldukça elverişlidir. Mekanik işleyen evrene ilişkin elde edilen nesnel bilgiler birikimli olarak ilerleyerek, sistematik bilimsel bilgileri oluştururlar.

Modern bilimin, seküler bir düzlemde tümevarım, nesnellik, deney, sistematik gözlem, sınanabilirlilik ve mekanik evren kurgusu, birikimli ilerleme gibi kavramlara dayanarak elde ettiği başarılar, modern bilimin doğuşunda etkili olan burjuva sınıfının elini güçlendirmiş; bilimin bulguları, Bacon’ın “bilgi güçtür” deyişinde ifadesini bulan anlayışı pratiğe geçirmiştir. Bu güç, kısa sürede, teknik buluşlar (13) ve onların sonucu olan coğrafî keşiflerle feodal sistemlerin yıkılmasına, yeni bir toplumsal yapının oluşmasına neden olmuş, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi’yle birlikte insanlığı bambaşka bir uygarlıkla yüz yüze getirmiştir. Bu uygarlık, biricik bilgi örneği olarak seküler bilimi gören, her şeye bilimsel bir paradigmayla bakmanın gerekliliğini savunan, hatta 19. yüzyıla gelindiğinde, doğa bilimin metodolojisini sosyal bilimlere uygulayarak, sosyal bilimlerden elde edilen bilgiler doğrultusunda toplumu yeniden düzenlemeyi hedefleyen bir uygarlıktır. 18-19. yüzyıllardaki toplumsal devrimlerde bu düşüncenin izlerini açıkça bulmak olasıdır. Öte yandan S. Simon’un fiziko-teolojisi, O. Comte’un pozitivist felsefesi, bu anlayışın yalın örneklerini sunar (14). Aynı anlayışın izlerini, farklı bir zemine dayanmakla birlikte, bilimi temele oturtan K. Marks’ın düşüncesinde de bulmak olasıdır (15).

İster birikerek isterse diyalektik bir şekilde olsun, ilerlemeyi temel olan bu düşünceler, tarihsel bir zeminde, teolojik aşamadan metafiziğe, oradan da bilime ulaşıldığını, her aşamanın kendine özgü bir toplumsal yapısının bulunduğunu, bu açıdan bilime dayalı bir toplumsal yapının kurulmasının zorunluluğunu ima etmişlerdir. Bilimin her şeyi anlama ve açıklamada tek araç olduğunu ileri süren bu düşünce biçimi, mantıkçı pozitivistlerin elinde o denli ileriye götürülmüştür ki, analitik ve sentetik önermeye indirgenemeyen her önermenin anlamsız olduğu savının ileri sürülmesine neden olmuştur. Bu sav, ne analitik ne de sentetik önermelere indirgenebilen, sanatsal, dinsel, ahlaksal ve aynı zamanda felsefî söylemlerin anlamsız olduğu sonucunu doğurmuştur (16).

Modern bilim sanık sandalyesinde:

Felsefî temelleri ışığında modern bilime yönelik kimi eleştiriler

1960’lı yıllardan itibaren pozitivist ve mantıkçı pozitivist anlayışların eleştirisiyle yeni bir aşamaya girildiği görülmektedir. Bu aşamanın ortaya çıkışında, kimi olaylar etkili olmuştur. Bunların en önemlisi, 20. yüzyılın başında modern fizikte köklü dönüşümlerin yaşanmasıdır. Newton’un mutlak zaman ve mekan anlayışının yerine Einstein’in zaman ve mekanı görecelileştiren rölativite kuramının, Newton mekaniğinin yerine ise atom altı parçacıklara odaklanan M. Planck’ın kuantum mekaniğinin temele oturması; Heisenberg’in kuarkların aynı anda hem hızının hem de konumunun belirlenemeyeceğini ileri süren belirsizlik ilkesi (17), bu dönüşümde önemli bir işlev görmüştür (18).

Fizik biliminde yaşanan gelişmelere (kimileri bu gelişmeleri fizikte yaşanan bir tür bunalım olarak görmektedir) ek olarak, modern bilim ve teknolojinin ortaya çıkardığı istenmeyen olumsuz sonuçlarının, özellikle çevre kirliliğinin, yine sömürgeciliğin ve silahlanmanın sonucu olan iki büyük dünya savaşının tartışmaya açılması; özellikle Hint ve Çin’in kapıları aralanınca, Doğu düşüncesi ve mistisizmiyle karşılaşılması sonucu, Batı kökenli modern bilimden en azından kimi unsurlarıyla ayrışan ve mistisizme olanak veren bir bilim anlayışının varlığının gözlemlenmesi; Marksizm’in ekonomik öngörülerinin gerçekleşmemesi yüzünden, kimi Marksistlerin Marks’ın yapıtlarını farklı bir perspektifle okumaya çalışmaları; modern bilimin tarihsel olarak ortaya çıkışı ve bugünkü kullanılış biçimi açısından toplumsal çelişkilerden ve bu çelişkilerin kurumsal üretiminden bağımsız olmadığını vurgulayan eleştirel ya da radikal teori yandaşlarının ortaya çıkışı; din adamlarının geçmişten beri modern bilimin seküler temeline yönelttiği eleştiriler ve modernizmin bir sonucu olan feminist hareketlerin erkek egemenliğine duydukları tepki ile bu tepkiyi modern bilimle ilişkilendirmeleri (19); modern bilimin eleştirel bir düzlemde ele alınmasını hızlandırmıştır. Tüm bunlara yeşiller hareketinin ve barış yanlılarının eleştirel söylemlerini de dahil etmek gerekmektedir.

Anılan nedenlerden beslenen ve bu nedenlerin bilim felsefesi alanında sonuçlarının neler olabileceğini göstermeye yönelen tartışmalarda, modern bilimin masaya yatırıldığını, özellikle feministlerin, anti-bilimci akımların, din adamlarının, postmodernistlerin ve pozitivizmi eleştirmeyi odağa alan kimi felsefecilerin yeni bir bilim imgesi ortaya koymaya yöneldiklerini söylemek olasıdır (20). Kuşkusuz bu sürecin ortaya çıkmasında, klasik liberalizmin revize edilme gereği ve bunun sonucu olarak oluşan neoliberal politik süreçlerin de güçlü bir rolü olmuştur. Özellikle aydınlanmayla ulus devletler inşa eden burjuvazinin, hammadde kaynakları yüzünden yaptığı iki büyük dünya savaşı sonrası yeni bir aşamaya gelinmiş, bu aşamada, savaşsız bir biçimde sermayenin yer değiştirmesini ve yayılmasını sağlayan neoliberal politikalar ve toplumsal yapılanmalar geliştirilmiştir (21).

Yukarıda söz konusu ettiğimiz durumlardan beslenen felsefî gelenek içerisinde, bu süreçte, varlığı algıya indirgeyen Berkeley’in (22); nedensellik tartışmasına bağlı olarak tümevarımın ve tümevarımsal bir temele dayanan doğa yasalarının temellendirilemezliğini ileri süren David Hume’un (23); bilişin bilginin oluşumundaki işlevlerine dikkatleri çeken Kant’ın (24); tüm insansal bilginin öznel bir perspektifin ürünü olduğunu söyleyen ve Apollon-Dianyosus benzetmesine başvurarak modern bilimin nesnelliğe vurgusuyla duyguları öldürdüğünü söyleyen F. W. Nietzsche’nin (25); bilimin birliği ilkesini eleştiren ve kültürün bilginin oluşumundaki işlevine dikkatleri çeken Dilthey’ın (26); tümevarımın temellendirilemezliğine dayanarak, bilimi deneme yanılma yöntemine indirgeyip pozitivist doğrulama ilkesinin karşısına yanlışlamacılığı yerleştiren ve bilgiyi eleştiriye açık savlar toplamı olarak niteleyen Karl Popper’ın (27); bilimin birikerek değil, devrimlerle, paradigmal dönüşümler aracılığıyla ilerlediğini ve paradigmaların eş ölçülemezliğini ileri süren Thomas S. Kuhn’un (28); dil oyunları kuramıyla Wittgenstein’in (29); bilimin nesnellik savıyla geçmişte dinin üstlendiği totaliter işlevi yüklendiği ve diğer bilgi iddialarını anti demokrat tutumla yok ettiği ve eş ölçülemezlik ilkesi gereği tüm kuramsal yapıların eşit ölçüde geçerli olduğunu ileri süren Feyerabend’in (30); kuram yüklü gözlem savıyla, nesnel gözlemlerin olamayacağını savunan Pierre Duhem ve N. R. Hanson’un (31) ve Descartes’tan beri Batı felsefesine egemen olan özne-nesne ikilemini yadsıyan, eylemselliği ön plana çıkarıp, doğrunun yararlı olanda olduğunu söyleyen John Dewey’’in (32); zihnin ve dilin gerçekliği yansıtan bir ayna olmadığı ve uygunluğa dayalı doğruluk kuramının geçersiz olduğunu göstermeye yönelen pragmatist eğilimli Rorty’nin (33) vb. düşünürlerin düşüncelerinin etkin bir biçimde kullanıldığı gözlenir. Bu düşünürlerce filizlendirilen ya da bu düşünürlerin modern bilime yönelttiği eleştirilerden beslenen yeni anlayış, önce Kıta Avrupası’nda, ardından Amerika ve Anglo Sakson dünyada iyiden iyiye yaygınlaşmış ve belli çevrelerce kabullenilmiştir. Bu anlayışın yaygınlaşmasında postmodernizm hareketi önemli işlevler yüklenmiştir.

Modern ve modern sonrası (Postmodern) bilim:

Bir karşılaştırma taslağı

20. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra gittikçe yükselen, ikinci yarsından itibaren zirveye ulaşan modern bilime yönelik eleştirileri karşılaştırmalı bir bağlamda görmek aydınlatıcı olabilir (34). Böylesi bir karşılaştırma, analitik ve eleştirel sonuçlara ulaşmak açısından da işlevseldir. Çünkü tezin anti tezini, bütüncül bir biçimde görmeye olanak sağlamaktadır. Karşılaştırma tablosu incelendiğinde de görüleceği gibi, eleştirilerin odak noktası, modern bilimin gerçeklik, bilgi ve doğruluk anlayışına yönelmekte, özellikle modern bilimin nesnellik ve evrensellik savı eleştirilere uğramaktadır.

MODERN BİLİMİN DAYANAKLARIMODERN BİLİME YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER
Gerçeklik:

Bilimin araştırma konusu, insanın dışında, orada duran, keşfedilmeyi bekleyen nesnel gerçekliktir. Bilimin incelediği nesnel gerçeklik, öznel olan bireyin iç dünyasından bütünüyle ayrıdır. Dolayısıyla, dışsal-içsel, nesnel-öznel ayrımı söz konusudur.

 

 

Bireyden, kültürden ve dilden bağımsız bir gerçeklikten söz edilemez. Gerçeklik, aynı sosyal ortam içinde bulunan bireylerin kendi dünya algılarını tanımlamak için oluşturduğu zihinsel anlamlardan ibarettir. Bu yüzden, bireylerin zihinsel yapıları, toplumsal nitelikli kültür ve dilin dışında orada duran, keşfedilmeyi bekleyen nesnel bir gerçeklikten söz edilemez. Dışsal-içsel, nesnel-öznel gibi ayrımlar geçersizidir. Her şey özne, kültür ve dil temelinde yapılanır.

Bilgi:

Gerçekliğe ilişkin bilgi nesneldir. Öznel inançların, beklentilerin, yerel-kültürel değerlerin onda yeri yoktur. Çünkü bilgi ve değer farklı şeylerdir. Bu bilgi, nesnel gerçekliğin, sağın yöntemlerle araştırılması ile elde edilir ve dış dünyanın bilişe yansımasının bir ürünüdür. Olağan dilin dışına çıkan, sağın, sınanabilir, matematikselleştirilebilen bir dille ifade edilir.

 

 

Bilişin, dilin ve kültürün dışında var olan, bireyden bağımsız bir bilgiden söz edilemez. Bilgi, duruma özgüdür, bağlamsaldır ve bireysel anlamların bir tür dışa vurumudur. Bireylerin nesnelerle etkileşimleri sonucu oluşur.  Bu yüzden, onun oluşumunda, kullanılan dil, sosyal etkileşim ve bireysel anlamların yaşamsallığını değerlendirme önemli bir işlev yüklenir.

 

Doğruluk:

Deneysel süreçlerle elde edilir ve bireyden bağımsızdır; bu yüzden sınanabilirdir. Sınanabilir olana ilişkin olan nesnel doğruluk, doğal olarak tektir ve evrenseldir. Bu açıdan doğruluğun ölçütü, nesneye uygunluktur. Nesnesine uygun bilgi, doğru bilgidir.

 

Doğruluk özde, bireysel ve toplumsal bir temele dayanır. Bu açıdan onun özünü, bireyin kendi anlamlarıyla diğer bireylerin anlamlarının çelişmemesi oluşturur. Doğruluğa yönelik uygunluk kuramı doğru değildir; çünkü bireyin zihni nesnel gerçekliği olduğu gibi yansıtan bir ayna değildir. İnsanla gerçeklik arasına, zihin, kültür ve dil gibi öğeler girdiği için doğruluk tek olamaz; ona çoklu bir bakış açısıyla yaklaşmak gerekir. Yaşamsallığa bağlı doğruluk, diğerlerinin anlamalarına karşı bireyin kendi anlamalarını sınamasını gerektirir.

 

 Nesnellik:

Bilim insanları, nesnel gözlemcilerdir; bu yüzden onlar, doğa üzerinde doğrudan ya da dolaylı gözlem veya kontrol edilmiş deneylerle evrene özgü dışsal yasaları saptamaya çalışırlar.

Gözlem, ne anlama geldiğini dışa vuramaz; kuramsız o, kördür. Çünkü tüm gözlemler kuram yüklüdür. Zira gözlemler, zihin, belli kişilerin ya da grupların eğilimleri, inançları aracılığıyla yorumlanır ve onların deneyimleri tarafından güdümlenir. Aynı zamanda, kültür ve dil tarafından biçimlendirilen zihinlerce tartışılır ve şeylerin gerçek doğası, anılan nedenlerden dolayı gözlemle fiilen bilinemez.

 

 Bilimsel ilerleme:

Bilimin ereği, evrene ilişkin nesnel doğruları araştırmaktır. Bunu görmezden gelen, nesnel geçekliği ve doğruluğu yadsıyan kişi, kendi değer yargılarını, inançlarını ve beklentilerini ortaya koyuyor demektir. Bilim, nesnel verilerin birikimiyle ilerler.

Bilim aslında, nesnel doğruları elde edemez; sadece sosyal güçlere karşılık olarak içeriden ya da dışarıdan bilimsel topluluğun kendi doğrularına ulaşmalarına olanak sağlar. Bilimsel bilgide meydan gelen periyodik değişimler, bilim insanlarının bir kısmının etkisiyle irrasyonel bir şekilde, devrimlerle gerçekleşir, sistematik araştırmalarla değil.
 Bilimsel ussallık ve yöntem:

Bilim, ussal bir etkinliktir. Bu, bilim insanlarının kullandığı tümevarımsal ve tümdengelimsel çıkarımda açıkça bellidir. Bilimsel bir araştırma yapılırken,

– problem ya da sorunun çerçevesi belirlenir,

– soruna yönelik hipotezler geliştirilir,

– hipotezlerin mantıksal sonuçları belirlenir,

– hipotezler sınanır.

– hipotezlere ilişkin gözlemler ve deneyler yapılır ve yorumlanır,

– yanlış olan hipotezler ayıklanır.

Bu şekilde işleyen, bilimsel yöntem bir ve tektir.

Bilimin ussal bir etkinlik olmadığı tartışmalıdır; çünkü ussal olma, nesneler dünyasının nesnel olarak algılanmasını ön koşul olarak varsayar. Oysa nesneler dünyası, zihin, dil ve kültür aracılığıyla kavranmaktadır. Bu yüzden kimi kültürlerde, Avrupalıların evren sözcüğünü kullandıkları anlamda nesnel şeyler ve nedenler söz konusu değildir. Farklı kültürlerde nesneler dünyasına uygulanan mantık, dilsel yapıların farklılaşması yüzünden değişmektedir. Bu nedenlerden dolayı tek bir bilimsel yöntemden söz edilemez; yöntemsel çoğulculuk esastır.
Hipotezlerin sınanması:

Hipotez, bir soruna yönelik olası bir açıklamadır. İleri sürülen bir hipotez, yanlış çıkmasını olası kılan koşullar altında test edilebilir. Ayrıca değerli olan hipotez deneyimlerin ötesine yönelik bir öndeyide bulunmalıdır.

Bilim insanları, hipotez oluştururken nesnelliğini kaybeder; imgelem gücüne, beklentilerine, inançlarına dayanır. Bu yüzden, kimi durumlarda bilim insanı, fiilen var olan anlayışıyla çelişen verileri görmeyi yadsır.
Verileri işleme:

Bilim insanı, verileri kendi hipotezini doğrulayan olgu ve olaylardan seçerek, taraflı ve seçmeci davranamaz. Onlar, kendi hipotezlerinin gerçekten kabul edilen şeylerle örtüşüp örtüşmediğini keşfetmeye çalışmalıdırlar.

Hipotezler basit bir biçimde ham veriden doğmazlar. Aksine onlar, gözlemcinin zihninin ürünüdürler ve verileri düzenlerken onun tarafından ona yüklenir. Bilim insanı, hangi bilginin yararlı hangisinin yararlı olmadığına aksi halde nasıl karar verir?
 

Temel varsayımlar:

Bilimin temel varsayımlar, yani hareket noktaları, bilimsel yöntemce kanıtlanabilir olmasalar da, mantıksal bir çıkış yolu olarak kabul edilmelidirler. Bilim insanı bunları yadsıyarak kendi ön kabulleriyle hareket edemez.

Modern bilim açık bir biçimde, herkesçe doğru kabul edilemez; çünkü pek çok birey ve kültür onu yadsır. Modern bilimde temele alınan hareket noktalarının seçilmesi kendi başına özneldir ve Batılı perspektifi yansıtır. Bu yüzden farklı kültürler ve farklı bilim insanları, farklı hareket noktaları seçebilir. Bu yöntemsel çoğulculuğun olmazsa olmaz koşuludur.
Bilimin sonuçları:

Bilim insanın dış dünya üzerindeki egemenliğini artırmalı, doğayı denetim altına alarak insan yararına sunmalı ve dönüştürmelidir. Bütün insanların yararına kullanılmalıdır.

 

Modern bilim, doğaya zarar vermiş, ekolojik dengeyi bozmuş, yarardan çok zarar getirmiş, silahlanma yarışında ve savaşlarda önemli bir rol üstlenmiştir. Öte yandan, kapitalizme hizmet etmiş, tüketim kültürünü tetiklemiştir.
Bilimin seküler temeli:

Bilim, seküler bir etkinliktir, maddeyi ve maddî süreçleri temel alır. Mistik ve metafizik unsurları işin içine karıştırmaz.

 

Modern bilim, dini, nesneler dünyasının dışına itmiş, materyalizmin yaygınlaşmasına hizmet etmiştir. Ruhsal olayları bile maddî süreçlere indirgemiştir. Bugün yaşanan ahlaksal yozlaşmaların gerisinde, bilimin pompaladığı materyalist dünya görüşü yatmaktadır.
Kuantum Fiziği:

Kuantum fiziği atom altı parçacıkların hareketlerini anlama konusunda yararlı bir model sunmuştur. Bununla birlikte bu alanda araştırmalar ve tartışmalar hâlâ devam etmektedir; bu yüzden kesin bir şey söylemek, nihai bir yargıda bulunmak olanaksızdır.

 

Kuantum fiziği, evrene ilişkin doğu mistik dünya görüşünün doğruluğunu kanıtlamakta ve evrenin içsel bağlantısının akıl-ötesi ve ruhsal olduğunu göstermektedir.

Modern bilimden modern sonrası (postmodern) bilime:

Ehlileştirilmiş yeni bilim anlayışı ve felsefî temelleri

Modern fizikte ortaya çıkan kimi gelişmeler, onun sonuçlarına yöneltilen eleştiriler ve neoliberal ekonomik yapılanmanın doğurduğu yeni durumlara koşut olarak, modern bilime ve temel dayanaklarına yönelik kuşkulara dayanılarak, yeni bir bilim paradigmasının geliştirilmeye çalışıldığı görülür. Bu bilim, aydınlanmacı ve devrimci kimliğinden önemli ölçüde soyutlanmış, bir parça ehlileştirilmiş, kabuğuna çekilmiş, haddini öğrenmiş, iddiası oldukça sınırlı, alternatif bakış açılarına demokratik bir tutumla yaklaşan, diğer düşünsel etkinliklerin de hakikat içerebileceğini ima eden bir bilim anlayışıdır. Bu açıdan, yeni bilimin dogmatizm ve metafizikle mücadele eden, evrenselin peşine düşen, değiştirmeyi ve dönüştürmeyi amaçlayan bir yapısı bulunmamaktadır. Yeni bilim paradigmasının dayandığı ilkleri ortaya koyan iki örnek saptamaya değinmek aydınlatıcı olabilir. İlki, ünlü felsefecimiz Doğan Özlem’e aittir ve şu ilkeleri ön plana çıkarmaktadır:

1) Gerçeklik karmaşıktır; onda çeşitlilik, karşılıklı etkileşim, özgüllük ağır basar.

2) Gerçeklik hiyerarşik değil heterarşiktir; onda birbirine bağlı olmayan birden fazla düzen olabilir.

3) Gerçekliğin holistik ve harmonik bir yapısı yoktur.

4) Gerçekliğe mekanizm hakim değildir; o mekanik bir bütünlük halinde ele alınamaz.

5) Gelecek belirsizdir; dolayısıyla bilim önceden bilme, önceden söyleme imkânına sahip değildir.

6) Doğrudan nedensellik, yani her nedenin bir sonuç doğurduğunu ifade eden tek yönlü bir nedensellik yoktur. Sadece karşılıklı etkileşim vardır.

7) Gözlemci belli bir perspektife sahiptir; dolayısıyla o, incelediği olaya veya olguya filen katılır; gözlemciyi gözlenenden ayıran bir mesafe yoktur.

8) Nesnellik diye bir şey yoktur; sadece perspektife bağımlı nesneler hakkında söz etme diye bir şey vardır; bir şey yalnızca, ona bakılan yerden görüldüğü kadarıyla bilinebilir.

9) Tümel/mükemmel/saltık bilgi yoktur.

10) Özne-merkezcilik terk edilmelidir; çünkü öznenin kendisi esasında özneler arsası bir ortamda var olabilir.

11) Bilgi gerçekliğe tekabül eden, öznenin bireysel çabasıyla ortaya çıkarılan bir şey değildir; o öznelerarasılık ortamında birlikte oluşturulan ve tarihsel olarak hep değişen bir şeydir.

12) Tarih ve toplum dünyasından bağımsız değişken yoktur; her şey birbirine bağımlıdır; tüm değişkenler bağımlıdır.

13) Sosyal hayatın bilgisi, zorunlu olarak öznelerarasıdır.

14) Sosyal hayatın bilgisi, belirtilen tüm bu hususlara bağlı olarak, ancak ve sadece yorumdur. (35)

İkinci örneğimiz, bir eğitimbilimciye aittir. Pozitivist bilim ve eğitim anlayışını eleştiren Yüksel Özden, yeni bilim paradigmasını eğitimin de temeline oturtmakta, şu ilkeleri ön plana çıkarmaktadır:

1) Evrende karmaşa ve çoğulculuk egemendir.

2) Bilimsel süreç devrimseldir.

3) Gerçek özneldir.

4) Gelecek kestirilemez.

5) Bilgi oluşturulur.

6) Bilgi içinde üretildiği tarihsel ve sosyal süreçlerden izler taşır.

7) Bilgi geçicidir ve çoğulcu anlayış egemendir.

8) Duruma özgü bulgular üzerinde durulur.

9) Bilgi yeni bilgiler elde etmek için edinilir. (36)

Sonuç ve değerlendirme:

Modern bilimin aşılması mı, yoksa ortaçağın geri dönüşü mü?

İlk bakışta oldukça ılımlı görünen bu bilim paradigmasının, modern bilim paradigmasının aşılması olarak görülemeyeceğini kaydetmek gerekir. Çünkü bizi metafizik çağa, din odaklı mistik düşünceye ve bu türden bir evren kurgusuna geri çekebilecek kimi özellikler içermekte ve modern bilimin tüm kazanımlarını altüst eden çok radikal sonuçlara yol açabilecek bir nitelikte taşımaktadır.

Aslında modern bilim paradigmasının kimi öğeleri elbette eleştiriye açıktır ve üzerinde eleştirel açıdan düşünmeyi gerektirmektedir. Ancak bu eleştirel düşünme, dogmatizme kapı aralamamalı, geriye gidişin önüne engeller koymayı başaracak alt yapı ve üst yapıları hesaba katmalıdır. Ne var ki, yeni bilim paradigmasını savunanlar, öyle görünüyor ki, bu türden bir duyarlılıkla hareket etmemektedir. Onların tutumu neoliberal dünyanın sloganı olan “her şey gider” anlayışına odaklı görünmektedir. Bunu görebilmek için, yeni diye sunulan bilim paradigmasının sonucuna gönderme yapan, gerçekliğin bütüncül-nesnel bir resminin ortaya konamayacağı, nesnelliğin olmadığı, bu yüzden her türden inancın ve sanının bilime dahil edilebileceği ya da en az bilimle aynı statüde konumlandırılabileceği, bilimin öznelerarasılıkla kültüre gömülü olduğu, bilginin gerçeklikle doğrudan test edilebilir bir bağının olmadığı, mekanik evren kurgusunun işlemediği ve bu yüzden geleceğin kestirilemeyeceği, sosyal bilimlerin öznel yorumlara indirgenebileceği, nesneler dünyasının karmaşık yapısına vurgu yaparak bilinemezciliği ima etmesi, özne-nesne ayrımını yok sayması gibi durumlar üzerinde bir parça düşünmek yeterlidir.

Daha da vahim olan, yeni bilim paradigmasının, gerçekliği ve doğruluğu öznelleştirmesi ve göreceli bir perspektifin savunuculuğunu yapmasıdır. Kuşkusuz böylesi bir bilim anlayışı, bilgiyle değeri, bilgiyle inancı birbirine karıştırmakta, bilim, felsefe, sanat, din gibi etkinlikler arasında önemli bir fark bırakmamaktadır. Ayrıca bilgideki sınanabilirlik niteliğini örselediği, özne-nesne ayrımını yadsıyarak hipotezleri sınamada temel oluşturan uygunluk kuramını bir kenara ittiği için, doğrular çokluğu paradoksuna yol açmaktadır. Aynı durum kuramların eşölçülemezliği savı için de geçerlidir. Bu durumda, metafizik olanı bilimin dışında bırakmaya olanak kalmayacağı gibi, metafizik olan, dinsel olan açıklamaların bilimsel açıklamalarla eş değerde toplumun kabulüne sunulmak isteneceği ortadadır. Çünkü, çoğulcu ve göreceli perspektif gereği, hepsi hakikat içermektedir. Bu durum, modern bilimle biçimlenen din-bilim ilişkisini tersine döndürmekte, kuantum fiziğinden destek alan kimi düşünürlerin, bilimi dinin hizmetine sokma çabası içerisine girmelerine yol açmaktadır. Ya da son yıllarda sık sık yapıldığı gibi, belli bir konuda dinin ve bilimin anlayışları çeliştiğinde, bilimin sonuçları zaten mutlak değil denilerek, mutlak olduğu savlanan din lehine bir otorite kurulmaya çalışılmaktadır. Bu bilim anlayışına yakın savları savunan Paul Feyerabend’in, bir toplumda, demokrasinin zorunlu bir sonucu olarak, din, bilim, büyü, akupunktur, sihir ve benzerinin eşit düzeyde yaşama hakkının olduğunu, hatta okullarda, hepsinin eşit düzeyde öğretilmesi gerektiğini savunması (37), yeni bilim paradigmasının ne türden sonuçlar doğuracağını göstermesi açısından oldukça anlamlı olsa gerektir. Bu durumda insan kendi kendine sormadan edemiyor: Din-bilim ilişkisi açısından, modern çağın aşıldığı söylenirken, modernin aştığı ortaçağ geri mi getirilmek isteniyor?

DİPNOTLAR

1) Modern bilimin oluşumu ve gelişimi için bkz. R. S. Westfall, Modern Bilimin Oluşumu, çev.: İ. H. Duru, Tübitak Yayınları, Ankara 1997, s.1 vd.; Cemal Yıldırım, Bilim Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1994, s.78 vd.; Ramazan Ertürk, “Modern ve Postmodern Düşüncelerde Bilim”, Felsefe Dünyası, sayı: 40, 2004/2, s.65-66.

2) Bkz. Hasan Aydın, “Postmodernizm, Dayandığı İlkeler ve Bilim Felsefesi”, İnsancıl, sayı: 188, İstanbul 2006, s.16-28.

3) Bkz. İbrahim Özdemir, “Postmodern Süreçte Din-Bilim İlişkisi”, Köprü Dergisi, Kış 96, Sayı: 53, http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=251

4) Ortaçağda felsefi düşünce için bkz. Alain de Libera, Ortaçağ Felsefesi, çev.: A. Meral, Litera yayıncılık, İstanbul 2005, s.15 vd.; ortaçağda bilimsel düşünce için bkz. A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, Remzi Kitabevi, İstanbul 1994, s.69-118.Cemal Yıldırım, age., s.54-77;

5) İslam ortaçağında kilise teşkilatında olduğu gibi bir ruhban sınıfından söz etmek mümkün olmamasına karşın, onun işlevini gören alimler zümresinin olmadığı söylenemez. Özellikle fıkıhçı ve kelâmcıların halk üzerindeki nüfuzları, hatta Gazzâlî örneğinde olduğu gibi kimilerinin siyaset üzerindeki yoğun etkileri, ciddi bir baskı ve denetim aracı işlevi görmüş gibidir. Kimi kelâmcı ve fıkıhçıların ve bu arada Gazzâlî’nin kimi grupları ya da düşünürleri dinsizlikle suçlamaları, bu bağlamda oldukça ilgiye değerdir. Bu türden bir suçlama, kilisenin aforozları kadar etkili olmasalar da, genel kanının dışına çıkan pek çok düşünürün başını belaya sokmuş, hatta kimilerinin sindirilmesine ve  öldürülmesine neden olmuştur.

6) İslam dünyasında bilim anlayışıyla ilgili bkz. Hasan Aydın, İslam Düşünce Geleneğinde Din, Felsefe ve Bilim, Naturel Yayınları, Anakara 2005, s.157-190.

7) Aynı duruma, nadir olmakla birlikte hem Hıristiyan ortaçağında hem de İslam ortaçağında karşılaşmak olasıdır. Krş. J. F. Haris, Against Relativism: A Philosophical Defence of Method, Open Court Publishing Company, LaSalle 1993, s.19 vd.; J. Le Goff, Ortaçağda Entelektüeller, çev.: M. A. Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1994, s.7 vd.; Hasan Aydın, İslam Düşünce Geleneğinde Din, Felsefe ve Bilim, s.146-150.

8) Bkz. Hasan Aydın, “İslam, Rönesans ve Aydınlanma (İslam Dünyasındaki Akıl Tutulması Üzerine Eleştirel Bir Çözümleme)”, sayı: 157, İstanbul 2007, s.11-23.

9) Bkz. Ömer Demir, Bilim Felsefesi, Ağaç Yayıncılık, İstanbul 1992, s.25-27.

10) Bkz. Alan Musgrave, Sağduyu, Bilim ve Kuşkuculuk (Bilgi Kuramına Tarihsel Bir Giriş), çev.: P. Uzay, Göçebe Yayınları, İstanbul 1997, s.50-68; Ahmet Cevizci, Felsefe, Sentez Yayıncılık, Bursa 2007, s.70-73.

11) Bkz. Francis Bacon, The New Organon or True Directions Concerning the Interpretation of  Nature, 1620, http://www.constitution.org/bacon/nov_org.txt

12) Bkz. Descartes, Felsefenin İlkeleri, çev. M. Akın, Say Yayınları, İstanbul 1995, s.51 vd. Benzer bir sorgulama İslam dünyasında Descartes’tan önce yapılmıştır. Neredeyse Gazzâlî’nin sorgulaması Descartes’ta aynan yinelenmektedir. Tek fark, Descartes’ın sonunda varlığından kuşku duyulmayan ben’e (özneye), Gazzâlî’nin ise Tanrı’ya ya da tanrısal esinde  ulaşmasıdır. Bkz. Gazzâlî, el-Munkiz min ed-Dalal,Hakikat Yayınları, İstanbul 1984, s.4 vd.

13) Bilim sayesinde yaygınlaşan keşif ve buluşlar için bkz. D. J. Boorstin, Keşif ve Buluşlar, çev.: F. Filber, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1994, s.146 vd.

14) Bkz. Şafak Ural, Pozitivist Felsefe (Bilimde ve Felsefede Doğrulama), Remzi Kitabevi, İstanbul 1986, s.21 vd.

15) Bkz. Bertrand Russel, Batı Felsefe Tarihi (Yeni Çağ), cilt: 3, çev.: M. Sencer, Yaylacılık Matbaası, İstanbul 1970, s.300 vd.

16) Bkz. Şafak Ural, age., s.17 vd.

17) Bkz. M. Planck, Modern Doğa Anlayışı ve Kuantum Teorisine Giriş, çev.: Y. Öner, Spartaküs yayınları, İstanbul 1996, s.105.

18) Bkz. Hasan Aydın, “Postmodernizm, Dayandığı İlkeler ve Bilim Felsefesi”, s.16-28.

19) Krş. Ömer Demir, age., s.96 vd.

20) Bu gelişmeler için bkz. Ömer Demir, age., s.29-107.

21) Bkz. Hasan Aydın, “Bilim (evrim)-Din (yaratılış) Çatışması Üzerine Kimi Düşünceler”, Bilim ve Gelecek Dergisi, sayı: 39, İstanbul 2007.

22) Bkz. G.  Berkeley, Tree Dialogues Between Hylas and Philonous, The Open Court Publishing Company, LaSalle 1958, s.1 vd.

23) Bkz. Hasan Aydın, “Gazalî ve David Hune’da Nedensellik Kuramı (Karşılaştırmalı Bir İnceleme)”, OMÜİF Dergisi, sayı: 16, Samsun 2003, s.325-348.

24) Bkz. Hasan Aydın, Felsefi Temelleri Işığında Yapılandırmacılık, Nobel Yayınları, Ankara 2007, s. 6.

25) Bkz. Hasan Aydın, Felsefi Temelleri Işığında Yapılandırmacılık, s.23-24.

26) Bkz. W. Diltey, “Tinsel Bilimlere Giriş”, Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi içinde, çev.; Doğan Özlem, Remzi Kitabevi İstanbul 1986, s.99 vd.

27) Bkz. K. R. Popper, “Bilim Felsefesi: Kişisel Bir Bildirir”, çev.: Cemal Yıldırım, Bilim Felsefesi içinde, Remzi Kitabevi, İstanbul 1991, s.186-189.

28) Bkz. T. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev.: N. Kuyaş, Alan Yayıncılık, İstanbul 1995, s.46 vd.

29) Bkz. Ö. N. Soykan, Felsefe ve Dil (Wittgenstein Üzerine Bir Araştırma), Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1995, s.87 vd.

30) Bkz. Paul Feyerabend, Özgür Bir Toplumda Bilim, çev.: A. Kardam, Ayrıntı yayınları, İstanbul 1991, s.15 vd.

31) Bkz. Sedat Yazıcı, Felsefeye Giriş, Alfa Yayınları, İstanbul 1999, s.74-77.

32) Bkz. John Dewey, Democracy and Education, Macmillan Company, 1916, kısım: 25. http://www.ilt.columbia.edu/publications/dewey.html

33) Bkz. R. Rorty, Felsefe ve Doğanın Aynası, çev.: F. Günsoy, Paradigma Yayınları, İstanbul 2006.

34) Bizim belli ölçülerde yararlandığımız bir karşılaştırma, D. McCallum’un The Death of Truth adlı yapıtında da bulunmaktadır. Karşılaştırmak için bkz. http://www.xenos.org/classes/papers/pomosci.htm

35) Doğan Özlem, “Evrenselcilik Mitosu ve Sosyal Bilimler”, Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek, Metis Yayınları, İstanbul 2001, s.61.

36) Yüksel Özden, Eğitimde Yeni Değerler, PegemA Yayıncılık, Ankara 2005, s.59.

37) Bkz. Paul Feyerabend, age., s.107-108.

Fotoaltları

1) Ortaçağ düşüncesinde bilgi ve değerler, evrenin ve evrendeki varlık, nesne ve olayların yaratıcısı olarak görülen Tanrı’ya dayandırılmıştır. Yukarıda Michelangelo’nun “Yaratılış” adlı ünlü tablosu.

2) Rönesans’ın sonlarından itibaren, Galile, Bruno, Kepler, Newton gibi bilimci ve düşünürlerin elinde, düşünce dinselin egemenliğinden kurtarılmaya çalışıldı. Yukarıda William Blake’in Newton’u tasvir ettiği ünlü tablosu.

3) Francis Bacon’dan itibaren modern bilimin en temel yöntemi olarak karşımıza çıkan tümevarım, bilimin sekülerleştirilmesinde önemli bir işlev yüklendi. Yukarıda Bacon’un Trinity College’deki (Cambridge-İngiltere) heykeli.

4) Postmodern bilim anlayışını etkileyen Paul Feyerabend, bir toplumda, demokrasinin zorunlu bir sonucu olarak, din, bilim, büyü, akupunktur, sihir ve benzerinin eşit düzeyde yaşama hakkının olduğunu, hatta okullarda, hepsinin eşit düzeyde öğretilmesi gerektiğini savunmuştu.

5) Modern bilimin nesnelliğe vurgusuyla duyguları öldürdüğünü söyleyen F. W. Nietzsche.

6) Din-bilim ilişkisi açısından, modern çağın aşıldığı söylenirken, modernin aştığı ortaçağ geri mi getirilmek isteniyor? (Yukarıda Bosch’un bir tablosu)