Ana sayfa 142. Sayı Fizikten sinirbilime uzay ve zamanın doğası

Fizikten sinirbilime uzay ve zamanın doğası

320
PAYLAŞ

Necmi Buğdaycı

Nesne insandan bağımsız olarak vardır, ama bu varlığı bir yerde bulunma şeklinde algılayan, insan zihnidir. Dolayısıyla, nesneyi algılayan zihinden bağımsız olarak, nesnenin bir yerde bulunmasının gerçekliğinin olmadığını söylemek, nesnenin fiziksel varlığını inkâr etmek anlamına gelmez. Nesne dış dünyada, onu algılayan bir zihinden bağımsız olarak vardır; ama bu varlığın özgün biçiminin ne olduğuna ilişkin bir şey söylenemez.

Bir anekdota göre, ünlü fizikçi Paul Dirac, yıl boyu kuantum kuramı anlattığı öğrencilerine, son ders geldiğinde, arkalarına yaslanıp bir elektronu küçük renkli bir top şeklinde hayal etmelerini söyler. “Ettiniz mi?” diye sorar; “ Evet, ettik” yanıtını alınca da şöyle der: “Öyleyse bu dersten bir şey anlamamışsınız, yıl boyunca size bunun olanaksız olduğunu anlatmaya çalıştım.”

“Eğer elektronu küçük renkli bir top şeklinde hayal edebiliyorsanız”, bu kuantum kuramınını anlamadığınıza delalettir.

Kuantum mekaniğinin gerçekliğe ilişkin yarattığı soru işaretlerinin belki de can alıcı noktası bu sözlerde gizlidir: Atom ya da atoma ait herhangi bir parçacığı kafamızda canlandırmak olanaksızdır. Dalga-parçacık ikiliği ve belirsizlik ilkesi gibi kuantum kuramına özgü gariplikler bu durumla ilişkilidir. Parçacığı zihinde canlandıramamanın fizik dilindeki ifadesi, onun uzay-zaman sürekliliği içerisinde tanımlanamamasıdır. Parçacık, her an için uzayda belirli bir yer kaplıyor olsaydı, onu zihinde canlandırmak mümkün olurdu.

Atomların varlığı mı kuşkulu, uzay ve zamanınki mi?

Kuantum fiziği de diğer fizik kuramları gibi, bütün fiziksel gerçekliği betimlerken uzay ve zaman kavramlarını kullanır. Ancak, kuantum mekaniğinde bir parçacığın ne şekilde var olacağı, onun nasıl gözlendiğine bağlıdır. Üzerinde deney yapılmayan, yani gözlenmeyen bir parçacığın uzay-zamanda nasıl bir varlığa sahip olacağı insan hayal gücünün sınırlarını aşar.

Çevremizdeki, atomlardan oluşan cisimleri görmekte ya da hayal etmekte hiçbir sorun yaşamayız. Ancak, aynı şeyi atomlar için yapamamak anlaşılması güç bir durumdur. Yine de fiziğin bugün geldiği noktada, bu durumu bir olgu olarak kabul etmekten başka çare yoktur. Gözlemlerle uyumlu bir bilimsel kuram bize inanılmaz geliyorsa, inandığımız şeyleri ve sağduyumuzu sorgulamalıyız.

Kuantum kuramına göre, atomların varlıkları uzay ve zamanda betimlenemiyorsa, ya kuantum mekaniğinden, ya atomik parçacıklardan, ya da uzay ve zamandan şüphelenmek gerekir. Elbette ilk şüpheli kuantum mekaniğidir. Başta Einstein olmak üzere, pek çok fizikçi kuantum mekaniğinin eksik ya da yanlış olduğunu, zamanla bu sorunlardan arınmış, daha yetkin bir kuramın, kuantum kuramının yerini alacağını düşündü. Ne var ki öyle olmadı; tersine yeni deneyler kararlı bir şekilde kuantum kuramının öngörülerini doğruladı. Bu durumda, geriye kalan iki seçenek düşünüldüğünde, atomların varlığından şüphelenmektense, uzay ve zamandan şüphelenmek daha akılcı görünmektedir.

Uzay ve zamandan şüphelenmek, uzay ve zamanın atom-altı parçacıkları betimlemek için uygun araçlar olmadığını düşünmektir. Oysa nesneleri uzay olmadan algılamak mümkün değildir. Uzay nesnel bir gerçeklik olsaydı, uzayı ve onun içindeki nesneleri kavrama yeteneğine sahip olan insanın, atomları da kavramakta bir sorun yaşamaması gerekirdi. Bunun tersine, uzay; nesnel bir gerçekliktense insanın nesnel gerçekliği algılamak için evrimsel süreçte geliştirmiş olduğu zihinsel bir kurgu ise, bu kurgunun sınırlarının olması doğaldır. Bu varsayım doğruysa, günlük hayatta düzgün bir şekilde işleyen uzay-zaman kurgusu, atomik düzeyde işlemez hale gelmelidir.

Uzay, Kant’ın söylediği gibi zihnin bir fonksiyonu mu?

Uzayın dış dünyada insandan bağımsız bir şekilde var olmadığı, tersine zihnin bir fonksiyonu olduğu fikri Kant’ın felsefesiyle örtüşmektedir. Ancak Kant’ın uzay ve zamanın “a priori görüler” (a priori intuitions) olduğu fikri, insanın evrimi ile birlikte düşünülmezse, bilimsel temellerden yoksun kalır. Evrim kuramının ortaya çıkmasıyla bu görülerin kökenine ilişkin metafizik olmayan bir açıklama, kendiliğinden mümkün hale geldi. Buna göre; uzay ve zamana ilişkin a priori görüler, yani canlının çevresini uzay-zaman kurgusu içinde algılama yetileri, kuşaklar boyu çevresi ile etkileşimin bir ürünü olarak evrim sürecinde ortaya çıkmış olmalıdır.

Darwin, insanın zihinsel yeteneklerinin de biyolojik süreçlerde evrimleştiğini, dolayısıyla insanın diğer hayvanlarla ortak bilişsel mekanizmaları paylaştığını söyler.

Charles Darwin, Türlerin Kökeni kitabını yayınlamadan daha 21 yıl önce şöyle demişti: “Bir Habeş maymununu anlayabilen kişi metafiziğe Lock’tan daha büyük bir katkıda bulunmuş olur.” Darwin bu sözleriyle, insanın zihinsel yeteneklerinin biyolojik süreçlerde evrimleştiğini, dolayısıyla insanın diğer hayvanlarla ortak bilişsel mekanizmaları paylaştığını ima ediyordu.

İnsan zihni, aynen insan bedeni gibi, milyarlarca yıl süren uzun bir evrim sürecinin ürünüdür. Sıradan bir kemirgenin kalp ya da ciğer gibi pek çok organı, hem görünüş hem de işlevsel olarak insanınki ile büyük benzerlikler taşır. Çünkü ortak bir kökenden gelmişlerdir. Aynı şey beyin ve sinir sistemi için de geçerlidir. Zihinsel fonksiyonların sinir sisteminin bir ürünü olduğunu göz önünde tutarsak, zihinsel olarak da diğer hayvanlarla büyük ortaklıklarımızın olduğunu düşünmek gerekir. İnsan zihnini anlamak için hayvanların beyinleri üzerinde yapılan çalışmalardan da yararlanılması, bu ortaklığı açıkça ortaya sermektedir.

Diğer hayvanlar, insan gibi matematik, bilim ve teknoloji geliştiremeseler ve dil yeteneğine sahip olmasalar da, insanın zihinsel yetenekleri ile onlarınki arasında gerçek bir uçurum yoktur. Aslında insan diğer hayvanlardan yalnızca bir adım ileridedir. Birçok hayvan görür, duyar, anımsar, yön bulur, nerede olduğunu bilir, zaman sürelerini aklında tutabilir, hatta belirli bir düzeyde de olsa sayı sayabilir ve mantık yürütebilir. İnsan beyni diğer hayvanlarınkine göre oransal olarak (yani vücuduna oranla) belirgin şekilde daha büyüktür. Bu olgu, insanın zihinsel fonksiyonlarının daha gelişmiş olmasıyla paraleldir. Ancak bu konuda da diğer hayvanlardan insana doğru bir süreklilik vardır. Evrimsel olarak insanın en yakın akrabalarının beyni, uzak olanlara göre daha büyüktür. Bu süreklilik zihinsel fonksiyonlarda da kendini gösterir. Örneğin, şempanzelerin zihinsel becerileri şaşırtıcı derecede gelişmiştir. Gramer bilgisi olmasa da, ilkel düzeyde dil öğrenmekten sosyal hayatta kurnazlıklara başvurmaya, basit mantık problemleri çözmekten sayılarla işlem yapmaya kadar pek çok yeteneğe sahiptirler.

Uzay ve zaman algımız, evrimsel mirasımız mı?

İnsan bilgisinin kaynağını araştıran epistemoloji, felsefenin önemli alanlarından biridir. Bu alandaki başlıca akımlardan ampirizm, bilginin temel kaynağının duyu organlarından gelen veriler olduğunu ileri sürer. Buna göre insan zihni, doğduğunda bir tabula rasa (boş bir tahta) gibidir. Bu boş tahta, doğumdan itibaren duyu organları ve deneyimler sayesinde bilgilerle dolar. Locke’un ampirizmin önde gelen temsilcisi olması, Darwin’in yukarıdaki alıntıladığımız sözlerinde Locke’u örnek vermesinin bir tesadüf olmadığını düşündürüyor. Çünkü Darwin’in önermesi, insan zihninin sahip olduğu tüm bilgiyi yaşamı boyunca deneyimlerden öğrenmek yerine, evrimsel kökenlerinden miras aldığı doğuştan gelen bazı çekirdek bilgiler aracılığıyla dış dünyayı kavradığı fikrine kapı aralamaktadır. Uzay ve zaman algısı da bu çekirdek bilginin bir parçası olabilir.

Sinirbilim ve psikoloji alanında son yıllarda yapılan çok sayıda araştırma, ampirizmin iddiasının aksine, bilginin doğuştan gelen (innate) bir bileşeninin olduğuna ilişkin kuvvetli veriler sunmaktadır. Ontogenez (bireyoluş), bir organizmanın döllendiği andaki ilk hücreden başlayıp yetişkin bir birey olmasına ve ölümüne kadar geçirdiği evrimi tanımlar. Filogenez (soyoluş) ise o türün ilk ortaya çıkışından itibaren evrim sürecindeki tarihini tanımlar. Birey, ontogenez süresince yaşamı boyunca içinde bulunduğu koşullardan ve deneyimlerinden bilgi dağarcığını oluşturduğu gibi, filogenez açısından da, üyesi olduğu türün tarihi boyunca, on milyonlarca yıl içinde geçirdiği evrelerde, çevresiyle etkileşiminden edinip genetik koduna kazıdığı bilgileri taşıyor olabilir. Örneğin birçok hayvanın yuva yapma, göç etme gibi içgüdüsel davranışlarının, bu tür doğuştan gelen genetik kökenli bir bilgiye dayandığı şüphe götürmez. İnsanda bu tür doğuştan gelen bilginin sınırlarının nereye kadar dayandığı sorusu ise epistemolojik tartışmalara ışık tutar.

Sayı, uzay ve zaman algılarının nöral mekanizması ortak mı?

Uzay ve zaman, sayı ile derinden ilişkili kavramlardır. Fiziksel uzay ve zaman sayılarla temsil edilir. Uzayda mesafeler ve zamanda süreler birer gerçel sayı ile ifade edilir. Uzayda bir noktanın konumu ise bir vektörle, yani 3 tane gerçel sayı ile temsil edilir. Tüm niceliklerin sayılarla temsil edildiği düşünüldüğünde, uzay ve zaman için de bunun geçerli olması çok şaşırtıcı olmayabilir. Ancak nörolojik olarak da uzay, zaman ve sayının ortak nöral mekanizmaları paylaştığına ilişkin bulgular gittikçe artmaktadır. Sayı, uzay ve zaman algılarının ortak bir kökene sahip oldukları söylenebilir. Sayının kökenine ilişkin elde edilecek bulgular, uzay ve zamanın kökeni hakkında da fikir verecektir.

Sayma becerilerinin, daha bebekken varolduğuna ilişkin davranışsal veriler de bulunmaktadır.

Sayı; soyut, matematiksel bir kavramdır. Matematiğin kuralları, doğabilimlerinin aksine, doğadan deney yoluyla elde edilmez. Matematiğin temelinde bireyin kişisel deneyimlerinin yattığı fikrini savunmak da çok zordur. O zaman matematiğin kökeni nerededir? Bu durumda, ünlü “Matematik icat mıdır, yoksa keşif midir?” sorusunun yanıtını sinirbilim ve evrimsel biyolojide aramak gerekir. Sayı algısının temelleri hayvanlarda da mevcuttur. Son yıllarda yapılan araştırmalar, temel matematik yeteneğinin sayı kavramının bireylerde doğuştan var olduğunu göstermektedir. Aritmetik ve geometriye ilişkin temel sezgilerimiz evrimsel geçmişimizden gelmektedir; insan daha bebekken bile bu sezgilere sahiptir.

Buna göre, fiziksel çevre ile organizmanın milyonlarca yıllık etkileşiminden süzülüp kuşaklar boyunca birikerek gelen ve doğal ayıklanma yoluyla genetik koda gömülerek içselleşen birtakım ilkeler, uzay, zaman ve sayı algısının temellerini oluştururlar. Bu şekilde, organizma yaşadığı çevreyi temsil etme araçlarını geliştirir. Bu temsil, yaşanılan çevrenin uzay, zaman ve sayılar cinsinden ifade edilmesiyle gerçekleşir. Kant’ın a priori görülerinin kökeni de evrimsel biyolojik süreçtir.

İnsanda ve diğer hayvanlarda sayı nöronları

Yukarıda ifade edilen görüşlere temel oluşturabilecek sinirbilimsel verilerden biri, özel olarak sayıları temsil eden nöronların keşfidir. Primatlarda, beynin belirli bölgelerinde sayılara tepki veren sinir hücreleri bulunmaktadır. Örneğin, hayvan ekranda 1 nesne gördüğünde belirli nöronlar ateşlenirken, 2 nesne göründüğünde aynı bölgedeki başka nöronlar ateşlenmektedir. Bu şekilde farklı sayılara farklı nöron grupları tepki verir. Ancak bu nöronların seçiciliği, sayı arttıkça azalır. Örneğin 4’e tepki veren nöron, şiddeti biraz daha az olmak üzere, 3’e ve 5’e de tepki vermektedir. Çok sayıda nesneye bakıldığında, saymadan kaç tane olduklarını tahmin ederken yanılma payının fazla olması bundandır. Yani, sayı nöronları yalnızca insanlarda değil, başta primatlar olmak üzere, diğer hayvanlarda da bulunmaktadır. Dolayısıyla, sayıyı algılama yeteneği yalnızca insana özgü değildir.

Sayma becerilerinin, deneyimle ya da eğitimle elde edilmeyip daha bebekken var olduğuna ilişkin davranışsal veriler de bulunmaktadır. Örneğin, 6 aylık bebeklerde yapılan bir deneyde, bebeklerin duyulan zil sesi sayısı ile görülen nesne sayısının eşit olduğunu algılayabildikleri görülmüştür. Ses ve görüntü gibi, iki ayrı somut duyusal veride ortak olan soyut kavramı, yani sayıyı fark edebilmek önemli bir zihinsel beceridir. Aynı deney maymunlarla yapıldığında da yine aynı sonuçlara ulaşılmıştır. Böylece, bebekler gibi maymunların da nesnelerden sayıyı soyutlama becerisine sahip oldukları görülmüştür. Hayvanlar, toplama-çıkarma gibi temel aritmetik becerilerine de sahiptir. Yapılan deneylerde, yalnızca primatların değil, yumurtadan yeni çıkmış ve henüz çevresinden bir şey öğrenme şansına sahip olmamış civcivlerin de toplama ve çıkarma yapabildikleri, hatta temel geometri bilgisine sahip oldukları anlaşılmıştır.

Sıfırın keşfi, kimilerine göre matematik tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. İnsan dışındaki hayvanların da boş kümeyi kavrayabildiğine ilişkin bazı veriler mevcuttur. Elbette sıfırın keşfinin matematik tarihindeki önemi, onu içsel olarak algılamanın ötesine geçip sembolleştirme ve kavramlaştırmakta yatar. İnsanın, diğer hayvanlarda bulunmayan, eşsiz matematiksel zihninin derinlerde yatan temelinde, içinde yaşadığı dünyayı niceliklerle ifade etme kapasitesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu kapasitenin diğer hayvanlarda da olduğu görülmektedir. İnsanı diğerlerinden ayıran, beki de bu temel matematiksel becerileri dil ve sembolize etme yeteneğiyle bir üst boyuta taşıyabilmesidir.

Uzay algısının insan ve diğer hayvanlardaki sinirsel temelleri

Uzay algısına ilişkin bulgular ise daha da ilginçtir. Yakın zamanda keşfedilen “yer hücreleri”, “ kafa doğrultusu hücreleri”, “sınır hücreleri” ve “ızgara (grid) hücreleri” hep birlikte organizmanın, bulunduğu mekândaki konumunu bilmesine yarar. Beynin hipokampus bölgesi civarında yoğunlaşan bu sinir hücreleri, hem insanlarda hem de diğer hayvanlarda bulunur. Aynen sayı algısında olduğu gibi, uzay algısı da insanda ve diğer hayvanlarda benzer sinirsel yapılar tarafından gerçekleştirilir.

Yer hücreleri, organizmanın o an bulunduğu çevredeki konumuna göre tepki verirler. Her yer hücresinin aktive olduğu bir konum bölgesi vardır. Organizma bu bölgenin içinde olduğunda o hücre ateşlenir. Izgara hücreleri ise ilginç bir şekilde, organizmanın bulunduğu çevrede çizilen hayali ızgara çizgilerinin köşelerinde ateşlenirler. Yani her ızgara hücresi, yer hücrelerinin aksine, tek bir konumda değil, bulunduğu çevreyi kaplayacak şekilde periyodik olarak dizilmiş birçok noktada aktive olur. Bunun ne işe yarayacağını anlamak ilk bakışta zordur. Yer hücreleri, ızgara hücrelerinin çıkışından gelen veriyi girdi olarak kullanır. Bu nedenle, ızgara hücrelerinin periyodik ızgara yapısının yer tayininde kullanıldığını düşündürmektedir. Izgara hücrelerinin periyodik yapısına karşılık yer hücrelerinin tek bölgeye lokalize olması, aralarında bir Fourier dönüşümü ilişkisi olduğunu akla getirmektedir. Yani beyin, içinde bulunduğu çevredeki konumunu, yalnızca duyu organlarından elde ettiği verileri kullanarak değil, karmaşık hesaplamalar sonucunda saptamaktadır.

Eğer konum belirlemek üzerine özelleşmiş bu sinir hücrelerinin fonksiyonu, organizmanın “nesnel uzayda” bulunduğu konumu pasif bir şekilde algılamak olsaydı, duyu organlarından gelen bilgiyi işlemesi yeterli olurdu. Gerçekte ise durum böyle değilmiş gibi görünmektedir. Bu hücreler, beyindeki diğer mekanizmalarla birlikte, organizmanın içinde bulunduğu fiziksel çevreyi temsil eden bir kurgu oluşturuyor olabilirler. Uzay, organizmanın içinde yaşadığı fiziksel gerçekliğin kendisi olmayabilir. Bunun yerine organizma, içinde yaşadığı çevre hakkında evrimsel süreçte deneme-yanılma yoluyla edinip içselleştirdiği bilgilerle onun bir temsilini yaratıyor olabilir.

Kafa doğrultusu hücreleri ve yön tayini

Kafa doğrultusu hücrelerinin gelişimi de yukarıdaki varsayımı destekler. Bu hücreler egosantrik değil, allosantriktir; yani organizmanın kendi vücudunu referans almazlar, organizmanın bulunduğu dış çevreye göre kafanın yönünü bildirirler. Ayrıca daha organizma dış dünya ile ilişkiye geçmeden önce de mevcutturlar. Genellikle farelerle yapılan bu deneylerde, fare doğduktan sonra henüz daha gözünü açıp çevresiyle tanışmadığı dönemde bile, kafa doğrultusu hücrelerinin var olduğu ve iş görmeye başladıkları saptanmıştır. Bu sinir hücreleri, fare gözünü açıp çevreyi tanıdığı süreçte pek bir değişim göstermeden varlıklarını devam ettirir. Bu da, organizmanın yön tayin sisteminin gelişmesinde, “dış dünyadan” duyular aracılığı ile gelen verilerin rol oynamadığını göstermektedir. Yer hücreleri ile ızgara hücreleri, hayvan gözünü açmadan önce de var olmakla birlikte, zamanla hem sayıca artar hem de daha hassas hale gelirler. Bu durum, farenin uzaydaki konumuna ilişkin algının henüz dışarıdan duyusal veri almadan beyinde mevcut olduğunu, ama zamanla duyusal verilerle ince ayar yapıldığını düşündürmektedir.

Organizma, daha gözünü açıp çevresini tanımaya başlamadan, kafasının çevreye göre hangi doğrultuda olduğunu nasıl bilmektedir? Doğrultuyu dış dünyadan çıkartmak yerine, bu kavramı kendi zihninde yaratıyor olmalıdır. Yön, uzayın temel bileşenlerinden biridir. Zihin, daha doğuştan sahip olduğu yön kavramının üzerine, konum ve uzay kavramlarını inşa ediyor olabilir. Buna göre sinir sistemi, dış dünyadan gelen duyusal verileri bu yapının içinde kullanarak çevresine dair, dış dünyada var olmayan, insan zihninin kurguladığı bir görsel algı oluşturmaktadır. Uzay algısından ayrı düşünülemeyecek olan zaman algısı da aynı şekilde bu zihinsel inşanın bir parçası olmalıdır.

Evrimsel süreçler, içinde bulunulan çevreye adapte olmaya yöneliktir. Bu süreçte ortaya çıkmış olan insan zihninin uzay ve zaman algıları, içinde geliştiği koşulların izlerini taşıyacaktır. Fotoğraf: Steve McCurry.

Evrimsel süreçler klasik fiziğin geçerli olduğu koşullarda gerçekleşti

Evrimsel süreçler, içinde bulunulan çevreye adapte olmaya yöneliktir. Bu süreçte ortaya çıkmış olan insan zihninin uzay ve zaman algıları, içinde geliştiği koşulların izlerini taşıyacaktır. Klasik fiziğin geçerli olduğu koşullar, Dünya üzerinde canlıların yaşadığı koşullarla örtüşür. Bu nedenle insan, klasik fiziğin betimlediği evreni kavramakta ve zihinde canlandırmakta bir sorun yaşamaz. Klasik fizik sağduyu ile çelişmez. Öte yandan, bilim ve teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan görelilik ve kuantum kuramları, günlük hayatta karşılaşılan koşulların dışına çıkarlar. Görelilik kuramının konusu olan etkiler, ancak ışık hızına yaklaşıldığında ya da yıldızlararası ölçekte gözlem yapıldığında görünür hale gelir. Kuantum kuramı ise duyu organlarıyla algılanması mümkün olmayacak kadar küçük nesnelerin yasalarını ortaya serer. Bu nedenle insan, evrimsel geçmişi boyunca, kuantum kuramına ya da görelilik kuramına özgü olan olgularla karşı karşıya kalmamış olmalıdır. Dış dünyayı algılamak için evrimsel geçmişi boyunca adım adım geliştirdiği dış dünya algısının, bu yeni kuramlarla karşı karşıya kalındığında yetersiz kalması şaşırtıcı değildir.

Uzay ve zamanın, insan zihnine ait ve evrimsel süreçte gelişmiş yapılar olduğu varsayımı, hem yazının başında değindiğimiz kuantum mekaniğinde atomlarla ilgili karşı karşıya kalınan açmazı, hem de görelilik kuramının sağduyuya sığmayan sonuçlarını açıklama kapasitesine sahiptir. Görelilik kuramı, uzay ve zamanı “uzay-zaman” adı altında tek bir kavramda birleştirir. Uzay-zaman 4 boyutludur ve eğridir. Oysa insanın uzay algısı ne 4 boyutu ne de bu boyutta eğri bir uzayı kavramaya yeterlidir. Görelilik kuramı, uzay ve zaman kavrayışlarının sağduyumuza aykırı bir şekilde yeniden düzenlenmesini gerektirir.

Görelilik kuramına göre düzeltilmiş bu uzay-zaman kavrayışı, görsel olarak canlandırılamasa da, mantıksal olarak kavranabilir. Ancak, fizik mikro-evrene inip maddenin yapıtaşlarını keşfetmeye başladığında, yeni bir kriz ortaya çıkar. Kuantum kuramının klasik gerçeklik anlayışına bir türlü uyuşturulamamasıyla ortaya çıkan bu kriz daha derindir. Çünkü mikro-evreni uzay-zaman sürekliliği içinde formüle edecek herhangi bir uzay-zaman modeli işlememektedir. Dolayısıyla mikro-evrenin tahayyül edilebilir bir şey olduğunu düşünmekten ve atom-altı parçacıkların neye benzediklerini merak etmekten vazgeçmemizi gerektirmektedir.

Gözlerimizin önündeki dış dünya imgesi, tamamen zihinsel bir kurgu mu?

Dış dünya imgemiz zihinsel bir kurgu mu?

Kant’ın fikirleriyle paralel olan bu görüş, ilk bakışta göründüğünden daha radikaldir. Buna göre, gözlerimizin önündeki dış dünya imgesinin tamamen zihinsel bir kurgu olduğunu kabul etmek gerekir. Nesnelere rengini veren şeyin insan zihni olduğu, dışarıda renk diye bir olgu olmadığı zaten bilinmektedir. Renk, göze ulaşan ışık taneciklerinin tetiklemesiyle zihinde üretilir. Ses, koku, tat ve dokunma duyuları için de aynı şey geçerlidir. Bunlar da duyu organlarına ulaşan titreşimler ya da çeşitli moleküllerin tetiklemesiyle yine zihinde üretilir. Bütün bu duyusal özelliklerden arındırıldığında, nesneden geriye tek bir şey kalır: Uzaydaki varlığı ve zamandaki sürekliliği. Nesneleri algılamaya aracılık eden duyusal özellikler gibi, nesnelerin uzaydaki varlıklarının da zihnin ürünü olduğu kabul edildiğinde, nesnel dünya ile insan arasındaki son dolaysız bağ da kopmuş olur.

Nesnenin rengi ve kokusu, onu algılayan bir zihin olmadığı sürece var olmasa da, nesnenin uzayda varlığı için aynı şeyin doğru olmadığı düşünülür. İnsan gözünü kapatsa da önündeki nesne yok olmaz; orada duruyor olmalıdır. Ancak, uzay ve zamanın Kant’ın ileri sürdüğü gibi birer “görü” (intuition) olması, “orada bulunma” durumunun da nesnel bir gerçekliğinin olmadığı sonucunu doğurur. Çünkü “orası”, ancak insan zihninde kurgulanmış bir şeydir. Nesne insandan bağımsız olarak vardır, ama bu varlığı bir yerde bulunma şeklinde algılayan, insan zihnidir. Dolayısıyla, nesneyi algılayan zihinden bağımsız olarak, nesnenin bir yerde bulunmasının gerçekliğinin olmadığını söylemek, nesnenin fiziksel varlığını inkâr etmek anlamına gelmez. Nesne, dış dünyada, onu algılayan bir zihinden bağımsız olarak vardır; ama bu varlığın özgün biçiminin ne olduğuna ilişkin bir şey söylenemez. Bu durum, kuantum mekaniğinde, atomun var olduğunu bilmemize karşın, şeklinin nasıl olduğu ya da neye benzediği hakkında hiçbir şey söyleyemememizle neredeyse tıpatıp aynıdır.