Ana sayfa 144. Sayı Cuma namazı genelgesi ile dinci darbe!

Cuma namazı genelgesi ile dinci darbe!

266
PAYLAŞ

Ömer Faruk Eminağaoğlu

Bir genelge ile Anayasa’nın değiştirilemez laiklik hükmü devre dışı bırakılıyorsa, kuşkusuz bu bir darbedir. Dinci bir darbe. Yaşanılan, yeni bir laiklik yorumu değil, laikliğin vazgeçilmez olmaktan çıkartılması, İslami bir rejim uygulamasıdır. Kamu işlerinin dine göre biçimlendirilmesi uygulamasıdır.

Demokrasi ve hukuk devleti gelinen aşamada o kadar korumasız ki…

Anayasa’nın üstelik değiştirilemez nitelikteki maddesi, bir genelge ile devre dışı bırakılabiliyor. Anayasa, artık iktidardaki güç için, hiçbir sınırlama veya bağlılık ifade etmiyor. Demokrasinin vazgeçilmezi olan siyasi partiler de, bu duruma sessiz kalabiliyor. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü için var olan yargı, zamanında ve etkin bir denetim gerçekleştirmekten, basın ise gerçekleri topluma aktarmaktan uzak duruyor. Yasama organında, iktidara rağmen bir işlem gerçekleştirilemiyor. Hükümet, etkin bir hukuksal denetime tabi tutulamıyor.

Böyle olunca, topa, tanka, tüfeğe, askere ya da dipçik gibi kullanılan yargıya bile gerek olmadan, artık etkin bir hukuksal ve demokratik direnç de ortaya çıkmayınca, bir genelge ile darbe yapıldı ki, AKP’nin hazırlanıp attığı bu adım, alanında da bir ilk!

Başbakan Davutoğlu imzası ile bir genelge yayımlandı. Cuma namazı saatinin, çalışma saatlerine denk gelmesi durumunda, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanlardan isteyenlerin, çalışma kaybına neden olmaksızın izinli sayılacakları belirtildi.

Ömer Faruk Eminağaoğlu kimdir?

Ömer Faruk Eminağaoğlu, 1967 yılında Artvin’in ilçesi Şavşat’da doğdu. Yükseköğrenimini AÜ Hukuk Fakültesi’nde yaptı. 1989’da Ankara’da adli yargı yargıç adayı olarak mesleğe başladı. Bandırma Cumhuriyet Savcısı, Kırıkkale Delice Hâkimliği’nin ardından, Yargıtay 2. Ceza Dairesi’nde tetkik hâkimi olduktan sonra 2001 yılında Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı’na atandı. 26 Haziran 2006 tarihinde kurulan Yargıçlar ve Savcılar Birliği’nin (YARSAV) kurucu başkanı oldu. YARSAV’ın ilk kongresinde de genel başkanlığa seçildi. 19 Kasım 2009 tarihindeki 2. Olağan Genel Kurulu’na kadar bu görevini sürdürdü.

Osmanlı’ya dönüş adımı

Osmanlı döneminde, çalışma saatleri ezani saat sistemine tabi idi. Bunu değiştirmek için 1909 yılında Meclis-i Mebusan’da yapılan tartışmadan sonuç çıkmadı. Cumhuriyet döneminde 1925 yılında çıkartılan bir yasa ile ülkede uygulama birliği de yaratan modern saat sistemi benimsendi. Şimdi yapılan düzenleme ile din ve inanç özgürlüğü sömürülerek, cuma namazı konusu kalkan yapılarak, modern saat sisteminde delik açıldı. Osmanlı’nın bile terk etme tartışmaları yaptığı ezani saat sistemine, cuma namazı sömürüsüyle, şimdilik çalışma saatleri boyutu yönünden cuma günlerinde geçildi.

Modern saat sistemine açılan bu delik sonrasında, oruç ibadetinin de, beş vakit namaz ibadetinin de, kamuda çalışırken yaşanması isteği gelecektir. Geçmişte yaşananlara bakınca hep böyle oldu. Bu da kartopu gibi, hafta tatiline, takvim sistemine kadar gidebilecek.

Genelge, laikliğin ötesine, Cumhuriyet ve öncesine, Osmanlı dönemine yönelik bir adım.

Genelgeyle, cuma günleri yönünden, kamuda, ezani saat sisteminin uygulandığı, laikliğin olmadığı, Osmanlı dönemine dönüldü. Osmanlı döneminde, din ve inanç özgürlüğü evrensel anlamda korunuyor muydu?

Bu genelge ile laikliğin, modern saat sisteminin kabul edildiği Cumhuriyet dönemindeki bugüne kadar süren cuma günlerine yönelik uygulama değiştirildi. Cumhuriyet, modern saat sistemi ve laiklik, evrensel düzenlemelerin ötesinde, laik hukukun ötesinde, din ve inanç özgürlüğüne, bir sınırlama mı getirmişti? Bugüne kadar böyle bir sınırlama mı vardı? Sanki Cumhuriyet hukuk düzeni ve laik sistem sınırlama yaratmış da, şimdi o sınırlamalar kaldırılıyor anlayışı öne çıkartıldı.

Çalışma saatleri konusundaki uygulama birliği ortadan kaldırılıyor

Artık cuma günlerindeki çalışma saati, ülkenin her yerinde her hafta farklı saatte. Ülkenin doğusu ile batısı arasında 76 dakika zaman farkı olduğuna, namaz saatleri de bu şekilde değiştiğine göre, çalışma saatleri konusunda cuma günleri için eski saat sistemine geçilmiş olmadı mı?

Cuma günleri, ülkenin neresinde nasıl bir çalışma sistemi ve saati olacak? Cuma günleri ülkenin her yerinde çalışma saatleri nasıl aynı olacak? Çözüm ya çok uzun öğle tatilinde ya da cuma günleri ezani saat sisteminde ya da cuma tatilinde görülecek.

İller yönünden bakıldığında bile örneğin Antalya’nın bir başından bir başına kendi içinde 20 dakika, Ankara’nın bir başından bir başına kendi içinde 16 dakika, Amasya’nın bir başından bir başına kendi içinde 12 dakika, Artvin’in bir başından bir başına kendi içinde 8 dakika zaman farkı olduğuna ve bu örnekleri de artırabileceğimize göre, illerin kendi içlerindeki uygulama nasıl olacak?

Cuma namazının gözetilmesi, bu nedenle ezani saat sistemine uyulması nedeniyle, artık çalışma saatine nerede saat kaçta ara verileceği her yerde her hafta farklı olmayacak mı?

Ve ülkenin her tarafında farklılık doğmayacak mı?

Görüldüğü üzere cuma günleri çalışma saatleri konusundaki uygulama birliği ortadan kalkmış durumda. Bu genelge, cuma günlerindeki çalışma saatlerinin, 1925’teki Yasa ile kaldırılan eski saat sistemine göre düzenlenmesi demek!

Genelge, laik hukuk sistemine aykırı

Genelge, bir kere, yöntem yönünden hukuka aykırı. Cuma genelgesi, Devlet Memurları Yasası uyarınca, Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılması gerekirken, Başbakan tarafından çıkarıldı. Bu durum kuşkusuz ayrı bir aykırılık. Ya da Başbakan’ın kendisini hükümetin yerine tek adam olarak görmesinin ifadesi!

Genelge inanç özgürlüğünün ötesinde, laik hukuk sistemine çok açık aykırılıklar içeriyor. İnanç özgürlüğü adı altında, laik hukuk sistemi delinmiştir. Laik hukuk sisteminin varlığı koşullarında söz konusu olamayacak durumların, yani geçerli olan yasakların tek tek sıralanması düşünülemez.

Laik hukuk sisteminin varlığı demek, bunun karşıtı tüm durumların söz konusu olamaması demektir, onların da listelenmesine gerek bulunmamaktadır. Aksi halde neler laik hukuk sistemiyle bağdaşmaz diye listeleme yaratılmasının düşünülmesi, bu listelerin sonunun gelmemesi demek olduğu gibi, tek tek her şeyin o listeye yazılabilmesi de zaten öngörülemez ve düşünülemez. Örneğin kamu kurumlarında çarşaf giyilmesinin yazılmasına gerek bulunmamaktadır.

Şeri hukuka göre olanaklı konuların yasak diye listelenmesinin tamamlanıp başarılması, bitirilebilmesi düşünülemeyeceği gibi, inanç özgürlüğünün korunduğu laiklikte, din ile ilgili her konunun da inanç özgürlüğü dolanılarak, açık bir yasak konmadığı yerlerde, serbestinin geçerli olduğu takiyyesi kabul edilemez.

İnanç özgürlüğü içinde kalan konularda, bu özgürlük alanı, sadece evrensel ilkelere uygun olarak yapılan sınırlamalarla daraltılabilir. Laik bir hukuk sisteminde inanç özgürlüğü içinde kalmayan bir konu ise, din ile ilgili olsa da, ayrıca sınırlama yapılmadığı için serbesttir denilemez. İşte bu genelge de, din ile ilgili olsa da, laik sistemde, inanç özgürlüğü içinde kalmadığından, bu konuda açık bir sınırlama olmadığı ve sınırlama içinde kalmadığı düşüncesiyle, asla hukuka uygun kabul edilemez.

Laiklikle bağdaşmayan, ancak şeri sistemde geçerli olan her şeyin tek tek yasak olduğunun öngörüldüğü bir listeleme yapılmadıkça, bunlar da mevzuata eklenmedikçe, serbesti esastır denilemez. Yukarıda da belirtildiği gibi, laik hukukun varlığı, laik olmayan hukuktaki her şeyin, yani bu yolun önünü zaten doğal olarak kapatmaktadır. Kapatılan o sistemdeki, nelerin kapatıldığının mutlaka tek tek listelenmesi, aksi halde o durumda serbestinin geçerli olduğu gibi bir anlayış, sadece ve sadece laik hukuktan kaçış için gerekçe aramaktır.

Laik hukuk sistemi içinde yer alabilecek konularda ise, düzenleme yapılırken kural olarak serbesti geçerli olup, yasakların ve sınırlamaların kuşkusuz açıkça düzenlenmesi gerekmektedir. Din ve inanç özgürlüğü mevzuatta korunmakta olup, sınırlamalar Anayasa’da ifade edilmiştir. Burada sınırlama içinde yazılmayan her şey serbesttir demek, laik hukuk sistemini dolanmak demektir. Laik hukuk sisteminin dışında kaldığı için yasak olan veya varlığı düşünülemeyecek bir konunun, yukarıda belirtildiği üzere, ayrıca burada yasaklar içinde düzenlenmesine gerek bulunmamaktadır. Yukarıda da ifade edildiği üzere, aksi düşünülürse laik hukuk sisteminde asla düşünülemeyecek konuların oturulup listelenmesine girişilmesi gerekmektedir ki, böyle bir durum, akla, mantığa, hukuka aykırıdır.

Bu nedenle mevzuatta inanç özgürlüğü bağlamında çalışma saatleri konusunda bir sınırlama öngörülmediğinden bahisle, sınırlama olmayan her konu serbesttir gibi bir düşünceyle, genelgeye geçerlilik tanınamaz.

Din sömürülüyor, ayrımcılık yaratılıyor

Namaz saatleriyle çakışan çalışma saatleri içerisinde, iş talebinde bulunan iş sahibi, namaza gitmediği için ortada kalmakta, cezalandırılmaktadır. Ya da bu zaman diliminde kimin namaza gittiği, kimin gitmediği açıkça ifşa edilmekte, bu durum da namaz dönüşünde, namaza gitmeyen ilgili iş sahiplerinin farklı işlemlere muhatap olmalarına, bu durum nedeniyle de namaza gitmedikleri için ayrımcılığa uğramalarına zemin yaratmaktadır. İnanç özgürlüğü denirken, bir inanç dayatılmaktadır, ayrımcılık yaratılmaktadır. Diğer durumda da aynı inanç ve tutum sahibi kişinin kollanacağı bir yapı ortaya çıkarılmaktadır.

Namaza giden çalışan ile namaza gitmeyen çalışan, yine namaza giden iş sahibi ile namaza gitmeyen iş sahibinin kimler olduğu ortaya konularak, namaza gidenler karşısında, sonuçta, onların işlemine muhatap olan herkes ezan ve namaz sistemine tabi tutulmaktadır. Bu yolla, din boyutuyla fiilen bir fişleme yaratılmaktadır. Kimin ne derece ibadet ettiği hususu deşifre edilmektedir. İzin kullananlar karşısında da, diğer herkesin görevliyi bekleme durumu nedeniyle, bekleyenleri de bir yönüyle aynı yola zorlama ve yönlendirme durumu da ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, inanç ve din, çok açıkça kullanılmakta, açıkça sömürülmekte, siyasi çıkar konusu yapılmaktadır. Düzenleme ile inanç özgürlüğü korunmamakta, tam aksine bu kapsama sokulan kişiler için ayrımcılık yaratılmakta, eşitlik kuralları terk edilmekte, din sömürülmektedir. Devlet, din karşısındaki tarafsızlığını bırakmakta, devlet hizmetleri din ve inanç kurallarına göre biçimlenmektedir. Bu da inanç özgürlüğü adı altında, sunulmakta, dayatılmaktadır.

İsteyenin yararlanacağı ifadesi kullanılması, yararlanan ve yararlanmayanın özel durumlarını da ortaya çıkaran ve ortaya koyan yönüyle, fiilen herkesin bu kapsamda ve yararlanma yolunda irade ortaya koymasına yol açacaktır.

Laik Cumhuriyete aykırı nitelik taşıdığı Anayasa Mahkemesi kararına konu olmuş bir siyasi parti hükümet başkanınca bu işlem gerçekleştirilmektedir. Bu durum anılan nitelikteki eylemlerin aynı karalılıkla yürütüldüğünü göstermektedir. Böyle bir iktidar kamu gücünü de elinde tutunca, bu durum, o kamu otoritesine tabi olan memurun, otoritenin bu niteliğinin etkisi altında kalmasına yol açacaktır. Bu bir din sömürüsü, bir karşı devrimdir.

Dini bayramların tatil olması bu konuda gerekçe gösterilemez. Dini bayramların tatil olmasıyla, sosyal boyut da gözetilerek herkesi kapsamına alan, bir ayrım veya takip gibi durum da yaratmayan uygulama söz konusu olmuştur.

Kamu hizmetinin genelliği bozuluyor

Eğitim kurumlarında bu süreler nereye ve nasıl eklenecektir? Eğitim sürerken, ders ve eğitime ara verilerek, dini ibadet öne çekilmekte, eğitim sistemi de felç edilmekte, bu yolla ortada kalan öğrenciler veya diğer kişiler de ibadete yönlendirilmektedir.

Kamu kurumlarında, sunulan kamu hizmetinin genelliği esas olup, kişi kendi bireysel dini inancını ileri sürerek bu hizmeti aksatma yoluna gidemez. Hizmet dışlanarak, çalışanlar için böyle bir durum yaratılamaz.

İşin ilginci, genelgede, işten uzak kalınan süre çalışma saatine eklenir de denmemiş. “Çalışma kaybına yol açmayacak biçimde cuma namazı izin verilmesi” ifadesi kullanılmış. Çalışma kaybının telafisi, zaman olarak da, yapılan iş kapasitesi, boyutu olarak da söz konusu olabilir.

Bu düzenleme her iki türlü de yorumlanabilir. Adeta cuma günleri çalışma konusunda, “götürü usule” geçilerek, eldeki işin yapıp bitirilmesi yeterli görülmüş.

Yine namaz saati kavramı ve kapsamı ne demek? Belli olan bir şey yok. Düzenlemeler yapılırken, evrensel ilkelere göre, belirlilik, bilinebilirlik esas alınır. Burada bu ilkelerin esas alınmadığı, daha çok kafa karıştırıldığı da ayrıca ortada.

Yasa, hatta Anayasa değişikliğiyle bile olmaz!

Anayasa ve yasalarda değişen bir düzenleme olmadı. O halde, bir genelge ile bu düzenleme nasıl yapılabildi? Genelge için, Anayasa ve yasa değişikliğine gerek yok deniyorsa, o zaman şu sorulmaz mı: Anayasa ve yasa değişikliğine gidilmeden, genelge ile bu düzenleme yapılabiliyorsa ve bu adım atılabiliyorsa, demek ki şimdiye kadar AKP dahil bütün hükümetler, bu adımı atmayıp herkese hak ihlali mi yaratmışlar? AKP genelge ile giderebileceği bu hak ihlali için niye 13 yıl uyumuş!

Bu durum, kuşkusuz uyumak değil. AKP’nin giderek sergilediği ve ortaya koymaktan geri durmadığı, dayatmacı, baskıcı anayasa dışı uygulaması!

Anayasa ve yasalarda değişiklik olmadan atılan bu adım, kuşkusuz hukuksuz bir adım. Kaldı ki, böyle bir konu, değil yasa değişikliği Anayasa değişikliği ile bile aşılamaz. Çünkü bu konu Anayasa’nın değişmez maddeleri (Anayasa’nın 2. Maddesi) kapsamında kalmaktadır. Hukuksal durum böyledir. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, İHAM kararlarında da bu bakış açısı açıkça ortaya konulmuştur.

Muhalefete ne demeli?

CHP, MHP, HDP’nin bu konuda AKP’den farkı ortaya çıkıyor mu? Din sömürüsü, iktidar partisini aşıp bu partileri de kuşatmış ve bu partiler de din sömürüsüne yönelmiş durumda.

CHP ve MHP yönetimleri, yeni Anayasa için, Anayasa’nın ilk dört maddesine dokundurtmayız diyorlar. Oysa bir genelge ile Anayasa’nın değiştirilemez maddesinin devre dışı bırakıldığını görmüyorlar!

AKP, 2001-2008 yılları arasındaki eylemleri nedeniyle, 2008 yılında hakkında, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırılığın odağı olduğu tespiti yapılmış bir siyasi parti. 2008 yılındaki bu karara konu eylemlerini, anılan karar sonrasında da tekrarlamış, hatta çeşitlendirerek artırmış, bu haliyle iktidar ve kamu gücü de kullanmış ve halen de kullanmakta olan bir siyasi parti.

Genelge yayınlanmadan önce de, yayınlandıktan sonra da, akademik dünyadan, hukuk dünyasından, demokratik kitle örgütlerinden, basından, etkin bir ses ortaya çıkmadı.

Türkiye Barolar Birliği’nin, kendisini sadece avukatların meslek sorunlarına hapseden bir kurumun da gerisine düşürmeden, hukukun üstünlüğünü ifade için öne çıkması, sesini eylemlerle duyurması hâlâ bekleniyor.

Dünyanın en büyük barosu nitelemesini çalışmalarında övünç kaynağı olarak ortaya koyan ve bu nedenle ayrı bir konumda olduğunu ifade eden İstanbul Barosu, üstelik böyle bir konuda suskun kalmamalı.

Üniversitelerde, nerde, kim, nasıl bir ses ortaya çıkarıyor? Bu da bilimsel özgürlüğün ve akademik duruşun düzeyini gösteriyor.

Basın ne derecede, özgürce, gerçekleri halka anlatma iradesi sergiliyor?

Demokratik kitle örgütlerinde, hele hele sendikalarda kimin sesi duyuluyor? 1970’lerin Türk-İş’i bile, o dönemde 1. MC hükümetinin din sömürüsü ile yaptığı benzer işlemde hareketsiz kalmayıp söz söylerken, dava açıp böyle bir adımı engellerken, bugün bırakın Türk-İş’i, devrimci sendikalardan ne kadar ses çıkıyor?

Hukuka aykırılık yargı kararları ile de sabit

Karayolları Genel Müdürlüğü çalışanları için cuma namazlarına denk gelen saatlerde izinli sayılmaları yolunda 1975 yılında, 1. MC Hükümeti olan 4. Demirel Hükümeti döneminde yapılan bir işlem var. Danıştay, Anayasa’daki, laiklik ve de din ve inanç özgürlüğüne yönelik düzenlemelere aykırı gördüğü bu işlemi 1977 yılında iptal etmiştir. Daha önce çıkartılan o cuma genelgesinin anlamı ve akıbeti bugün görmezden gelindi.

Refah Partisi iktidarında Bakanlar Kurulu kararı ile 1997 yılında çalışma saatleri, iftar saatlerine göre ayarlandı. Danıştay, 1997 yılında, laiklik ve de din ve inanç özgürlüğüne aykırı gördüğü bu işlemin yürütmesini durdurdu ve 2000 yılında da aynı gerekçelerle iptal kararı verdi.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, RP’nin anılan işlemini laikliğe aykırı eylem olarak niteleyerek 1997 yılında kapatma davası açtı. Anayasa Mahkemesi, söz konusu eylemi 1998 tarihinde verdiği kapatma kararında, laikliğe aykırı eylem olarak niteledi.

İHAM, 2001 yılında verdiği kararında, bir siyasi parti kapatma davasında ilk kez Türkiye’yi haklı buldu. İHAM 3. Dairesi, bu eylemin de konu edildiği Refah Partisi/Türkiye davasında, şeriata dayalı düzen kurma isteğini, çok taraflı hukuk sitemi önerilerini değerlendirerek, temel hak ve özgürlükler yönünden ihlal bulunmadığından red kararı verdi. Bu karar, İHAM Büyük Dairesi’nce de 2003 tarihinde uygun bulundu.

Dinci darbe ve İslami rejim uygulaması

Anayasada laiklik hükmünün yer alması bir yana, bu hükmün değiştirilemezliği de yazıyor. Ama gördük ki, bir genelge ile Anayasa’nın bu hükümleri devre dışı bırakıldı. Bunu daha önce de yaşamadık mı?

12 Eylül dönemi faşist darbe konseyi, aldıkları her kararın 1961 Anayasası ile çatışan hükümlerinin Anayasa değişikliği sayılacağını belirtmişlerdi!

Şimdi de bir genelge ile Anayasanın değiştirilemez laiklik hükmü devre dışı bırakılıyorsa, kuşkusuz bu da bir darbedir. Hem de dinci bir darbe.

Yaşanılan, yeni bir laiklik yorumu değil, laikliğin vazgeçilmez olmaktan çıkartılması, İslami bir rejim uygulamasıdır. Kamu işlerinin dine göre biçimlendirilmesi uygulamasıdır